RSS / XML
24-05-2018
Bizi Takip Edin!

SEÇİMDEN ÖNCE İTTİFAK MI? SEÇİMDEN SONRA KOALİSYON MU?


2018-02-24 21:35:58
Prof. Dr. Hakkı UYAR

Çok partili yaşama geçtiğimiz 1946’dan 1961 yılına kadar uygulanan seçim sistemi, çoğunluk sistemiydi. Dürüstlük açısından –Cumhuriyet dönemi için- en önemli dönüm noktası 1950 seçimleriydi. Bu seçimler ile Türkiye’nin demokrasi devrimi gerçekleşti. İsmet İnönü’nün liderliğindeki tek parti CHP’si seçimle iktidarı rakibine bıraktı. Bu dünyada benzeri görülmemiş bir eylemdi. Kaynağı ise Cumhuriyetin kurucu kültürüydü. 1950 seçimleri ve onu getiren seçim kanunu, dürüst bir seçime imkan sağladı; Yüksek Seçim Kurulu kuruldu, seçimler hakim denetimi altında yapıldı. Bu seçimlerin en büyük kusuru temsilde adaleti sağlamayacak olan çoğunluk sistemini benimsemesiydi. Çoğunluk sistemi iktidar partisine yarayan bir uygulama olarak 1950’li yıllar boyunca yürürlükte kaldı. Üstelik seçim sisteminin dürüstlüğüne gölge düşüren 1957 seçimleri de yaşandı.

2 Mayıs 1954 tarihinde yapılan genel seçimlerden sonraki seçimlerin normal koşullarda 1958 yılının Nisan ayı sonlarında ya da Mayıs ayının ilk günlerinde yapılması gerekiyordu. Ancak ülkedeki siyasal ve ekonomik atmosfer, seçimlerin 1957 yılı bitmeden yapılacağının işaretleri vermekteydi.

20 Mayıs’ta Kırşehir’in yeniden il yapılması için İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan kanun tasarısı Başbakan’ın onayından geçerek TBMM’ye verildi. 1954 seçimlerinden sonra DP’ye oy vermediği için cezalandırılan Kırşehir’in tekrar il yapılması seçimlerin yaklaştığının habercisiydi ve yaklaşan seçimlerde DP’ye oy vermesi umulmaktaydı.

CHP örgütü, seçimler konusunda umutluydu. Partinin bir önceki seçimlere göre daha başarılı olacağı konusunda genel bir fikir birliği vardı. Partinin taşra örgütü, seçilme şansının yükseldiği bu dönemde, eski isimlerle değil, yeni ve genç isimlerle seçime girmekte ısrar etmekteydi. Bu, partinin 1950 sonrasındaki değişiminin bir ürünüydü, partinin kadrolarının gençleştiğinin bir göstergesiydi.    

DP ile CHP arasındaki bahar havasının seçim sürecinin başlamasıyla sona ermesi beklenebilirdi. Ancak bu, daha erken bir tarihte oldu. 1954 seçimleri öncesinde Ödemiş vaizi Fevzi Bayar, camide vaaz verirken “DP’nin yarınki mitingine gitmeyenler ve muhalefet partisi mensupları kafirdirler” dediği ve bu nedenle de dini siyasete alet ettiği için 10 ay hapse mahkum olmuştu. Bayar’ın cezası üzerinden zaman geçmesine rağmen infaz edilmemiş ve üstelik mahkumiyetinin affedilmesi, Adalet Komisyonu aracılığı ile TBMM’ye önerilmişti. İşte bu af önerisi TBMM’de görüşülürken laiklikle ilgili hassasiyeti bilinen İnönü, sert bir konuşma yaptı:

“Bizim mevzuatımıza dini siyasete alet etmeyi men eden hüküm nereden ve niçin gelmiştir? Bunun menbaı Milli Mücadele’ye gider. Milli Mücadele’de galip devletler Türkiye Devleti’nin yeryüzünden kalkmasına karar verdi ve bunun için halifeyi, padişahı ve ulemasını vasıta ittihaz ettiler. Anadolu’da yalnız başına kalan Türk milleti eline ne geçerse, sopa, balta, yumruk, tırnak, bununla hayatını ve istiklalini kurtarmaya çalışıyordu. Buna halife en tesirli mukabele ve mani olarak şu tedbiri buldu: Ulema toplandı. Şeyh Ül İslam bunların başına geçti. ‘Anadolu’da mücadele edenler kafirdir’ fetvasını verdi. Huzurunuzda konuşmak şerefine nail bulunan bu arkadaşınız onların içinden seçilen beş altı idam mahkumundan biridir. Halifenin Şeyh Ül İslam Dürri Efendinin fetvası ile.

Anadolu büyük bir harbden çıkmış, yorgun, vasıtasız, Türk milleti mücadelenin neticesinin ne olacağını zaten endişe ile düşünürken, bütün gayretini vatanperverliğinde toplamış iken, Yunan tayyareleri her gün avuç avuç Şeyh Ül İslam Dürri Efendinin fetvasını bizim saflarımıza atardı. Ne derlerdi bunlar? ‘Anadolu’da memleketi kurtaracağız diye mücadele edenler münafıktırlar. Bu adamlar kafirdirler’ derlerdi. Tıpkı Fevzi Bayar’ın dediği gibi, tıpkı Fevzi Bayar’ı müdafaa edenin dediği gibi. 

Şimdi arkadaşlar dini siyasete alet etmeyi ve bundan fayda beklemeyi demokratik hayatımızda bazı politikacılar dalalete kapılarak, bunu bir vasıta zannetmektedirler. Bu, mesela ikinci defa Büyük Millet Meclisi’nin huzuruna geldi. Dini siyasete alet etmemek emeli ile ceza ve usul hükümleri şiddetlendirildi. Adliye Bakanı gene dinliyor. Kendisi, bütün bu hadiselerinin cereyanından mesul bir şahıs olarak takip edenlerden biridir. Günlerden beri konuşuluyor. Hüküm giymiş olan şahıs, vatandaşları birbirine katlettirmek için dini vasıta ittihaz etmeğe çalışan şerir ve deni mahluk hakkındaki hüküm giymeden bahsediliyor. Bir buçuk seneden beri, hüküm giydiği halde, infaz olunmuyor.

Nasıl? Arkadaşlar insaf ile düşünün. Osmanlı tarihinde, Türk tarihinde böyle adalet cihazı ve böyle Büyük Millet Meclisi karşısında, milleti temsil eden Büyük Millet Meclisi karşısında mesuliyetten bu kadar uzak ve azade bir Adalet Bakanı görülmemiştir.

Arkadaşlar emin olunuz Boncuklu İbrahim’in Kadısı bu adamdan, bu Fevzi Bayar’dan, onu müdafaa edenlerden daha değerli idi”.

İnönü’nün yaptığı konuşma DP’lilerin tepkisini çektiği kadar desteğini de aldı. DP içerisindeki Yaylacılar olarak nitelenen 10 kadar muhalif milletvekili İnönü’yü alkışladı.  

İnönü’nün konuşmasında eleştiri sadece Fevzi Bayar’a yönelik değildi. Bayar’ın affını isteyen DP milletvekili ve eski vaiz Ömer Bilen ile dönemin Adalet Bakanı Hüseyin Avni Göktürk de eleştiriden nasibini aldı. İnönü’nün sözünü ettiği Boncuklu İbrahim ise Osmanlı Padişahı Deli İbrahim’di.

Fevzi Bayar’ın affı meselesi 10 Haziran tarihinde de TBMM’de görüşülmeye devam etti. Seçim sürecinde yapılan konuşmalar nedeniyle verilen cezaların ağır olduğunu ve bu konuda adalet istediklerini söyledi. Çorum’da CHP’li bir yöneticinin yaptığı konuşma nedeniyle 1 yıl 5 gün ceza aldığını ve cezasını yatıp çıktığını belirtti. Bir yıldan 5 gün fazla ceza aldığı için avukatlık mesleğini yapmaktan men edildiğini, seçim sürecinde yaptığı bir konuşma nedeniyle mesleğinin, geleceğinin elinden alındığına dikkat çeken İnönü, Bayar’ın 10 aylık cezasını çekmemesi için harcanan çabanın adaletsizliğe yol açtığını vurguladı. Dini vazifesini yaparken yaptığı konuşma nedeniyle affedilmesini talep eden DP milletvekiline de, muhalefete münafık ve kafir demenin dini görev sayılamayacağını hatırlattı. 

Adalet Bakanı’nın hâkimleri baskı altına aldığına, hâkimlerin Adalet Bakanı’nın imzasıyla emekliye sevk edilmelerine yönelik itirazlarını yenileyen İnönü, “Hâkimlerin vicdanını tesir altında, tehdit altında tutan, şerefleri tehlikeye sokan ekmek ve istikballerini tehlikeye koyan adam, irticaın ta kendisidir” dedi. İnönü’nün hedefinde yine Adalet Bakanı Göktürk vardı. Göktürk’e yönelik eleştirileri nedeniyle sık sık sözü kesilen İnönü, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Arkadaşlar naçizane bir şey söyleyeyim. Benim zayıf yerim, kolay hakim olunacak yerim güler yüz ve tatlı dildir. Zıttıma gittiğiniz zaman yapmayacağım yoktur. Ben kendimi haksız büyük kütlelerin taarruzu karşısında müdafaa etmeğe muktedir adamım”. 

Dini politikaya alet edenlerin iki yüzlülüklerine dikkat çeken İnönü, konuşmasını şöyle tamamladı:     

“Siyaset adamları Ankara barında çıplak kadın seyrinden zevk alarak eğlendikten sonra, Konya'ya gider Müslümanlık iddiasında bulunursa, buna çok esef etmek lazımdır”. 

“Zıttıma gittiğiniz zaman yapmayacağım yoktur” diyen İnönü’ye Samet Ağaoğlu, “Ordularınıza emir mi verirsiniz?” diye sordu. 

Yapılan oylama sonucunda DP milletvekillerinin de oylarıyla Bayar’ın affına ilişkin talep reddedildi. 

10 Haziran 1957 tarihinde Kırşehir’in yeniden il yapılmasına ilişkin kanun tasarısı TBMM’de görüşülmeye başlandı. CHP adına kürsüye gelen İnönü, iktidarın kanun tasarısı için 25 Şubat’ta TBMM’de yeşil ışık yaktığını ama tasarının TBMM Genel Kurulu’na gelebilmesi için üç buçuk ay geçmesi gerektiğini söyledi. Tasarının bir “tamir layihası” olduğunu belirten İnönü, geçmişte yapılanın ilkel bir zihniyetin ürünü olduğunu vurguladı ve seçim yüzünden vatandaşa şiddet göstermenin yanlış olduğunu söyledi. Tasarı, bunları düzeltmekteydi. Benzer şekilde cezalandırılarak ilçe olmaktan çıkarılan Abana’nın tekrar ilçe yapılmasını istedi. DP’nin il olmaktan çıkardığı ve ilçe yaptığı Kırşehir’i kendi eliyle tekrar il yapmasını demokrasinin geleceği için ileri bir adım olarak niteledi. Ayrıca rejim meselesi olarak tanımladığı antidemokratik kanunlardan geri adım atılmasını ve öncelikle seçimleri de yönetecek olan hâkimlerin teminatının sağlanmasını istedi. 

Yeni vilayetin sınırını belirleyen madde görüşülürken söz alan ve Kırşehir’den milletvekili seçilmiş olan Osman Bölükbaşı, “Bir çiçekle yaz olmaz, bu kanunun diğer anti-demokratik kanunların değiştirilmesine bir başlangıç olmasını temenni etmekteyim” dedi. Kırşehir il iken oraya bağlı olan Hacıbektaş ve Kozaklı ilçelerinin yeniden il yapılacak olan Kırşehir’e bağlanmamasına itiraz etti. Bu iki ilçenin Kırşehir’e bağlanmasını istedi. Yüz yıldır il olduğu halde ilçe haline getirilen ve yıllardan beri acı çeken Kırşehir’in hakkının verilmesi gerektiğini söyledi. Bölükbaşı’nın belirttiğine göre bu ilçeler her yönden Kırşehir’e bağlıydı; Nevşehir’e uzaktı ve hatta Nevşehir ile aralarında yol bile yoktu. Bu ilçelerin Nevşehir’e bağlı kalması durumunda yapılan iş yarım kalırdı, halkın üzüntüsü devam ederdi ve yapılan işin asaleti uçup giderdi.

Bölükbaşı’nın eleştirilerine “Bahar havasını bozma” diye laf atarak müdahale eden DP Zonguldak milletvekili Suat Başol’a Bölükbaşı “Hakiki baharı, vereceğiniz reylerle getiriniz. Bu memleket sahte baharlardan çok çekti” yanıtı verdi. 

Kanun tasarısının görüşülmesine 12 Haziran’da devam edildi. Bölükbaşı, yine iktidara yönelik sert eleştirilerde bulundu ve Kırşehir’in 2 Mayıs 1954 seçimlerinden sonra ilçe yapılmasını Celal Bayar’ın istediğini ileri sürdü. Bu konuda da tanık olarak eski DP’li Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu’nu gösterdi. Bölükbaşı’nın belirttiğine göre Hacıbektaş ve Kozaklı halkı Kırşehir’e bağlanmak istiyordu. Hatta buranın DP’li muhtarları da aynı fikirdeydi. Ancak bu istekler dikkate alınmamaktaydı. DP’li milletvekillerine ellerini vicdanlarına koyarak karar vermeleri için seslenen Bölükbaşı, hatanın tam tamir edilmesi önerisinde bulundu:

“Anadan evlatlarını ayırmayın. Halka hizmet etmek isteyen bir Hükümet böyle mi yapar?”

Kozaklı ve Hacıbektaş’ın tekrar Kırşehir’e bağlanması talebini tekrarlayan Bölükbaşı’na muhalefet partilerine mensup milletvekillerinin yanı sıra 20 DP milletvekili de destek verdi. Ancak öneri kabul edilmedi. Kozaklı ve Hacıbektaş dahil edilmeden Kırşehir’in yeniden il yapılmasına dair kanun tasarısı, oturuma katılan 273 milletvekilinin 272’sinin oyuyla kabul edildi. Tasarının görüşmeleri devam ederken Bölükbaşı’na Meclis’e hakaret ettiği gerekçesiyle 3 celse Meclis’ten uzaklaştırma cezası verildi.  

Türkiye’nin yeniden seçim sürecine girmesi, sendikaların grev hakkı isteğini tekrar gündeme taşıdı. Haziran ayında toplanan Türk-İş Üçüncü Genel Kurulu’na sunulan icra heyeti raporunda grev hakkı ve kapatılan sendikalar konularına değinilerek Çalışma Bakanlığı eleştirildi. 1946’da başlayan 10 yıllık Türkiye sendikacılık tarihinin altın devri olarak, 1950-1954 yılları arasındaki dönem tanımlanmaktaydı. Rapora göre, bundan sonraki dönemde ise ümitsiz bir aşama başlamıştı:

“Sendikalar Kanununun yeni anlayış ve tatbikatı birlik ve federasyonların kapatılmasına yol açmıştır. Çalışma Vekaleti, Sendikalar Kanununun 8 inci maddesini bilinenden farklı bir şekilde anlamak yolunu tutmuş ve meşrulukları bizzat Vekalet tarafından tescil edilmiş bulunan birlik ve federasyonlar hakkında dava açılması Adliye Vekaletinden talep olunmuştur. Bu takibatın bir neticesi olarak 7 birlik ve federasyon kapatılmış bulunmaktadır. Bu maddenin Çalışma Vekaleti tarafından yeni tatbik şekli memleketimizde sendikacılığın gelişmesi ve sendikaların memleket için faydalı birer müessese oldukları hususunun samimi olarak kabul edilmediğinin ifadesidir. Daha demokratik prensipleri ihtiva eden yeni bir sendikalar kanununun hazırlanması, arzularımızın başında gelir”.

Grev hakkının tanınmasını sosyal adaletin sağlanması ve ulusal gelirin daha adil bir şekilde dağıtılmasını sağlayan bir araç olduğunu belirten Türk-İş raporunda sermayenin haklarını bildikleri ve tanıdıkları da ifade edilmekteydi. Ayrıca rapor, sınıf mücadelesini geçmişte istemediklerini ve hâlâ da istemediklerini söylemekteydi. Ancak rapor grev hakkı olmadan sendikacılığın gelişemeyeceğini ve bu koşullar altında işçilerin yaşama ve çalışma şartlarının iyileştirilemeyeceğini de ileri sürmekteydi. Çalışma Bakanlığı’nın sendikaların sınıf mücadelesine yöneldiği iddiasını reddeden rapor, “Hür Dünya İşçileri Konfederasyonu”na üye olmak için 1952’de Bakanlar Kurulu’na yaptıkları başvuruya da cevap alamadıklarını vurgulamaktaydı. 104.230 üyesi bulunan Türk-İş Konfederasyonu geleceğe dair endişe duymaktaydı.   

Seçim sürecine girilmesinin bir başka göstergesi de Kırşehir’in yeniden il yapılması sırasında CMP Genel Başkanı Osman Bölükbaşı’na verilen 3 oturum cezasıyla yetinilmeyip Bölükbaşı’nın dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik atılan adım oldu. Meclis’e hakaret ettiği iddiasıyla hakkında zabıt tutulan Bölükbaşı, tali komisyonun çektiği yıldırım telgraf üzerine 20 Haziran’da ifade vermek üzere Ankara’ya geldi. Dokunulmazlığının acilen kaldırılmak istenmesinin nedeni, Meclis’in tatile girmeden bunun gerçekleştirilmek istenmesiydi ve böylece Bölükbaşı, seçim süreci başladığında hapse girmiş olacaktı. İddiaya göre Bölükbaşı, Meclis’e yönelik, “Namussuzlar, köpekler” demişti. İddia DP milletvekillerine aitti. Komisyon, Bölükbaşı’nın 21 Haziran’da dokunulmazlığını kaldırma kararı aldı. 24 Haziran’da da Meclis’te Bölükbaşı’nın dokunulmazlığı, Meclis’e hakaret ettiği gerekçesiyle kaldırıldı. Bölükbaşı’nın dokunulmazlığı, 247 milletvekilinin oyu ile kaldırıldı. 49 milletvekili karşı oy kullandı. Bunların ikisi DP milletvekiliydi. 100 kadar milletvekili de oylamaya katılmadı. Bölükbaşı’nın dokunulmazlığının kaldırılması aleyhinde bir konuşma yapan İnönü, hâlâ Kırşehir meselesinden doğan olayların ayrıntıları ile meşgul olunduğunu, Kırşehir’in iktidarın istemediği kişileri milletvekili seçmesi nedeniyle ilçe haline getirildiğini ve daha sonra da bu hatanın tamir edilmeye çalışıldığını, şimdi ise istenmeyen milletvekillerinin tasfiye edilme amacının güdüldüğünü belirtti. İnönü’ye göre Bölükbaşı’na isnat edilen suçun gerçekleşip gerçekleşmediği şüpheliydi. Bir ülkede demokrasinin kurulması için basın özgürlüğü ve milletvekillerinin konuşma özgürlüğünün korunması şarttı. İnönü, Bölükbaşı’na yapılan uygulamanın seçim tarihinin yaklaştığı anlamına geldiğini de söyledi. Bölükbaşı’nın cezasının onaylanmasının ardından TBMM 2 Eylül tarihine kadar tatile girdi. Meclis erken seçim kararı almadan dağılmış oldu. İnönü, seçimlerin 20 Ekim 1957 tarihinde yapılacağı tahmininde bulunmaktaydı.    

Bölükbaşı’nın tutuklanmasının beklendiği günlerde Kırşehir’in il olmasına ilişkin belirlenen 1 Temmuz tarihinde Kırşehir’de yapılan törenler sırasında olaylar çıktı. Polis gazetecileri, halk da emniyet müdürünü tartakladı. Ayrıca tören sırasında alkış ve slogan atmak da yasaklanmıştı. Bölükbaşı bu durumu cenaze törenine benzetmişti. 2 Temmuz tarihinde reddi hâkim talebi kabul edilmeyen Bölükbaşı tutuklandı ve Bölükbaşı’nın sorgusu sırasında Adliye önünde bekleyen halkı polis copla dağıttı. Tutuklanmanın ardından İnönü, Bölükbaşı’nı hapishanede ve eşini de evinde ziyaret etti. Bölükbaşı’nın tutuklanması, muhalefet partileri arasında işbirliği isteğini arttırdı. 

Muhalefetin aylardır süren işbirliği arayışları Ağustos ayı boyunca da devam etti. Sonuçta tartışma milletvekili pazarlıkları ve adayların ne şekilde gösterileceği üzerinde sürüp durmaktaydı. Bu konuda kimi gelişmeler de kaydedilmişti. İktidar ise bu gelişmeleri yakından izlemekteydi. Nitekim iktidarının tavrının nasıl olacağına dair ipucunu DP’nin yayın organları olan Zafer ve Havadis gazeteleri verdiler. Muhalefetin işbirliğine karşı iktidar tedbir alacaktı.

Muhalefet partileri seçim kanununda yapılan ve işbirliğini önlemeye yönelik değişikliği aşacak yollar aramaktaydı. Muhalefet işbirliği yollarını ararken seçim kampanyası da başlamak üzereydi. DP 200 bin liralık afiş ve pankart ısmarlamış ve ayrıca 120 jeep satın almıştı. Muhalefet partileri seçime katılıp katılmamak konusunda farklı görüşlere sahiptiler. CHP kesinlikle seçimlere katılmaktan yanaydı. Bir başka sorun da işbirliğini engellemeye yönelik yasal değişikliği aşmanın yolu olarak seçimlere tek parti çatısı altında girmek konusunda ortaya çıkmaktaydı. HP ve CMP bölgeleri paylaşmayı ve muhalefet partilerinin buna göre işbirliği yapılmasını isterken, CHP ise diğer partilerin kendi çatısı altında seçimlere girmesinden yanaydı. Sonuçta üç parti anlaşamadılar. CMP ve HP, CHP’yi suçladı. CHP ise, diğer iki partinin önerisinin yeni yasal düzenlemeye aykırı olduğunu söyledi. Neticede uzun işbirliği tartışmaları ve pazarlıkları, karşılıklı suçlamaya dönüştü.   

Seçim ittifakı çalışmalarından bir sonuç çıkmamasının hemen ardından İnönü, seçim kampanyasını 21 Eylül’de Malatya’da açtı. İnönü’nün burada yaşadığı sorunlar, seçim kampanyasının ve seçimlerin nasıl geçeceğinin işareti gibiydi. Ankara’dan İnönü’yü getiren uçak, Malatya Havaalanı’na indiğinde karşılamaya gelenlerin sayısı sadece birkaç yüz kişi idi. Çünkü polis havaalanına giden yolu kesmiş ve burada bir kalabalığın toplanmasını engellemişti. Malatya Valisi Nazım Arda, İnönü’yü karşılamaya gidenlerin 30 otomobilden fazla olmamasını istemiş, bundan fazla toplanan kalabalığın dağıtılacağını ve bunun aksine hareket edildiği takdirde toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefetten işlem yapılacağını bildirmişti. Toplantının yapılacağı İstanbul Sineması civarında polis göz yaşartıcı bomba dahi kullanmıştı.   

İnönü, konuşmasında iktidarın antidemokratik uygulamalarına, özellikle de seçim kanununda yapılan değişikliklere, seçimleri yönetecek hâkimlerin iktidarın baskısı altında olduğuna değindi. İnönü’ye göre, Türkiye’nin toplumsal hayatında tedavi edilemeyecek bir sorunu yoktu. Bünyesi güçlüydü. İç hayatta yaşanan en önemli sorun demokratik hayatın usullerine alışmaktı. 12 yıldan beri de bu konuda büyük ilerlemeler kaydedilmişti:

“… bugün vatanın siyasi kaderine şuur ile hakim olan, onlar, binler değil, yüz binler, hatta milyonlar vardır. Ve bu hayata alışmışlardır. Bugün memlekette vazifesini bilen, güçlüklerle uğraşabilen siyasilere rağmen siyaset adamlarına akıl verebilecek dirayette ve basirette gazetecilerimiz vardır. Bütün bunları siyasi mücadelede daha şikayetçi olduğumuz günlerde söylediğimiz gibi ümitsiz olacak şartlar içinde olmadığımızı göstermek için söylüyorum. Arkadaşlarımın yüzde doksanı benden hiç olmazsa yirmi yaş daha gençtirler. İstikbale bu hemşerilerimin büyük bir itimat ile bakmalarını rica ederim”.  

Seçim günü daha oylama süresi dolmadan ve sonuçları DP lehine değiştirerek ilan etmenin yanı sıra DP iktidarı, seçmen kütüklerinde de yolsuzluk yaptı. İnönü’ye göre, “seçim günü iktidar, radyo ve kütükler vasıtasıyla seçimin doğruluğunu” bozmuştu.

Partilerin aldığı oy miktarı ve çıkardığı milletvekili sayısı şöyle idi:

Aldığı oy  Çıkardığı milletvekili

DP  % 48,6  424

CHP % 41,4 178

CMP   % 6,5   4

HP   % 3,5  4

Seçim sonuçlarının belli olması o kadar kolay olmadı. Tartışmaları günlerce bitmedi. Gerçekten de 1957 seçimleri, -1912 ve 1946 seçimlerinden sonra- seçim yolsuzları yapılan seçimlerden biri olarak tarihe geçti. Seçim sonuçlarına itirazlar ve çeşitli olaylar meydana geldi. CHP 15 ilde sonuçlara itiraz etti. İstanbul’da seçimlerin yenilenmesini istedi. CHP, Gaziantep ve Giresun’da da seçimleri az farkla kaybetmişti. Ancak, seçimlerin yapılışı, oyların sayılışı ve ilanı sırasında yapılan usulsüzlükler, Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında bazı olayların çıkmasına yol açtı. İnönü, DP’lileri birçok yerde CHP’lilere saldırmakla suçladı ve bu konuda Başbakan Menderes’i uyardı. Menderes ise, CHP’nin ülkede olaylar çıkarmaya yeltendiğini ileri sürdü. 

Seçimleri takip eden günlerde Metin Toker, Akis dergisinde yazdığı bir yazıda seçmenin 1954’te DP’nin uygulamaya koyduğu “İnce demokrasiye paydos” söylemini reddettiğini belirtti. Toker’e göre iktidar, seçimden seçime değil, gerektiğinde her zaman hesap vermek zorundaydı. Basın özgürlüğü, toplanma özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, akademik özerklik iade edilmeliydi. 1957 seçimlerinden sonra artık TBMM “dikensiz bir gül bahçesi” olmayacaktı. Keyfi ve totaliter idare ortadan kalkacaktı. Vatandaşın hak ve özgürlükleri korunacaktı. “Hürriyet yerine azot fabrikası” sloganı seçmen tarafından kabul edilmemişti. Seçmen hürriyet içinde azot (gübre) fabrikası istemekteydi. Seçmen, azınlıkta kalmasına rağmen iktidarını sürdüren DP’ye ilk direktif olarak bunu vermişti. Gerçekten de seçim sonuçlarına bakıldığında iktidar ile ana muhalefet partisi arasındaki 22 puanlık farkın 7 puana indiği ve DP’nin oylarının da ilk kez % 50’nin altına düştüğü görülmektedir. Muhalefet partilerinin seçim öncesinde işbirliği engellenmeseydi, seçmen kütüklerinde usulsüzlükler yapılmasaydı ve radyodan daha sandıklar kapanmadan DP lehine yönlendirmeler yapılmasaydı, DP iktidarı kaybedebilirdi ya da en azından aradaki oy ve milletvekili farkı azalabilirdi. CHP açısından başarı açıktı, milletvekili sayısı yaklaşık 6 kat artmıştı. Aradaki oy farkının kapanması ve CHP’nin –çoğunluk sistemine rağmen- milletvekili sayısındaki ciddi artış, demokratik mücadelenin kızışacağını ve ortamın daha da sertleşeceğini göstermekteydi.

Nitekim gelişmeler, ülkeyi pupa yelken 27 Mayıs’a götürdü. Ardından gelen seçim sistemi, önceki döneme tepki niteliğinde idi. Temsilde adaleti fazlasıyla sağlamaya yönelikti ve bu da kantarın topuzunu kaçırmıştı. Ortaya çıkan sonuç, demokrasi kültürünün zayıf olması dolayısıyla istikrarsız koalisyon hükümetleri oldu. Barajsız nispi temsil sistemi, küçük partilerin iktidarda söz sahibi olmasını beraberinde getirdi. Tek başına iktidar olmak için % 50’nin üzerinde oy almak gerekiyordu. 12 Eylül sonrasında da yine kantarın topuzu kaçırılarak % 10’luk baraj getirildi. Burada hedef yönetilebilir bir demokrasi olsa da, bu da temsilde adaleti zedeledi. Günümüzde ise % 10 barajın çokluğundan şikayet ederken –ki Batı demokrasilerinin hiçbirinde bu oranda bir baraj yok!- mevcut Cumhurbaşkanlığı Hükümeti sistemiyle barajı % 50+1 oranına çıkarmanın akıl kârı olmadığını söylemek gerekir. Ayrıca Türkiye gibi demokrasi ve uzlaşma kültürü zayıf bir ülkede parlamentoyu zayıflatıp, tüm gücü yürütmenin eline teslim etmenin demokrasi ve toplumsal barış açısından olumsuz sonuçlar doğuracağı açıktır. Batı demokrasilerinin en büyük alamet-i farikası güçler ayrılığıdır. Yürütmenin gücünün kısıtlanmaması, Avrupa’da 20. Yüzyılın ilk yarısında büyük bir felakete yol açmıştı. Tecrübe sahibi olmak için sadece kendi deneyimlerinizden değil başkalarının deneyimlerinden de ders çıkarmak gerekir. 

Yürütmeyi güçlü tutalım diye koalisyon hükümetleri aleyhine kampanyalar yürütülen bu ülkede, geçmiş yıllarda seçim ittifakları bile engellenmişti. Bugün seçim sonrasındaki koalisyon hükümetlerinin yerine seçim öncesinde ittifaklara yol açmak arasında ne fark var? Ha Ali Veli, ha Veli Ali… Yol yakınken Batılı Parlamenter Demokrasi yoluna geri dönelim…

Kaynak:

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...









ÇOK OKUNANLAR
Arşiv Arama
- -


Ege Meclisi - Ege'nin Ortak Sesi -
© Copyright 2018 Ege Meclisi. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haber yazılımı alt yapısı ile OHO Internet Solutions tarafından yapılmıştır.
SPOR
Spor Haberleri
GÜNCEL
İZMİR
İzmir
POLİTİKA
Politika
ÖZEL HABER
Özel Haber