Bu sabah yine erken uyandım. Gözümü açtığım gibi kahve demledim. Dört kaşık kahveye iki bardak su, bugün pazar içerim hepsini. Kahvenin içine tarçın çubuğu koydum, su yavaş yavaş akarken tarçının kokusu az az siner kahveye. Kapıyı açtım, eve bahar doldu. hafif serin, hafif güneşli bir bahar. Bahçeye çıktım; İki gün önce yağan çamurlu yağmurun izleri tüm yapraklarda. Yaprak falı diye bir şey olsaydı, seceresini okurdum Bodrum’un. Eğildim biraz ot yoldum, ojelerim bozuldu ama olsun bugün pazar, oje rengi değiştirme günü.

Hafta içi yediğim meyve ve yumurta kabuklarını bir kapta bekletmiştim suyla, onu aldım yavaş yavaş tüm saksılara dağıttım. Bulamaç rengindeki suyu verdiğim anda hepsinin ışıldadığını hissettim, ya da bana öyle geldi bilmiyorum. Aldım kahvemi, yeni diktiğim sarmaşıklara baktım, biri tutmayacak gibi sanki, hemen ona biraz daha su verip iki çift laf ettim, yapraklarını okşadım. Yaseminim iyi gidiyor, başladı direği sarmaya. Sonra bahçenin köşesinde Lena’yla Çiko’yu gördüm, koyun koyuna güneşleniyorlar. Lena arada yalıyor kızını. En az 7-8 yaşındalar ve ben kızına böyle düşkün anne kedi ilk defa görüyorum. Aldım romanımı, eve geçip okumaya başladım ki Çiko kapıda, süt istiyorum bakışlarıyla. Sulandırarak koydum bir köşeye hanımefendinin sütünü. Bayılıyor süte Çiko, salam ver yemez zilli, ille de süt. Arkamı dönüp bir şeylerle oyalanırken İsmail gelmiş, Suzan gelmiş. Hepsi sırasını bekliyor sakin sakin. İçen güneşlenmeye gitti. Telefonum titredi, Bir yazı yollamış arkadaşım whats app’ dan “kahveni yap, bahçeye çık, yazının sonuna iliştirilen müziği de dinle” demiş. Aynen yaptım. Bugün pazar. Zaman akıyor, ben akışın içinde nefes alıyorum. Güzel bir gün yaşamak için; hiç bir şeye ihtiyacımın olmadığı bir günün henüz başındayım. İyi pazarlar...