Bir seçim sisteminden öncelikli olarak beklenen seçimlerin dürüst yapılmasıdır. Onu ikinci sırada temsilde adalet izler. Seçim sisteminde partilerin aldıkları oy ölçüsünde parlamentoda temsil edilmesi gerekir. Üçüncü sırada gelen ise yönetimde istikrardır. Seçim sonuçlarının yönetimde istikrar sağlaması beklenir.
Demokrasilerde iktidarın seçimle değişmesi esastır. Seçim olması orada demokrasi olduğu anlamına gelmez. Kuvvetler ayrılığının olduğu bir sistemde, yürütme erki seçimle gelir ve gider, bunun gelenekleşmesi, sıradanlaşması ve normal bir olay olarak algılanması gerekir.
Osmanlı’da ilk seçimler 1877 yılında yapıldı. Meşruti demokrasi dediğimiz bu sistemde parlamentonun ömrü uzun olmadı. Tatile çıkan parlamentoyu II. Abdülhamit, 30 yıl boyunca toplantıya çağırmadı. II. Abdülhamit’in parlamentoyu tekrar toplantıya çağırması için İttihatçı subayların dağa çıkması gerekti. Böylece 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edildi. 1908-1912 yılları arası çoğulcu bir nitelik taşımakla beraber, İttihatçılar da 1913 sonrasında otoriter bir yönetim kurdular.
Milli Mücadele ve Cumhuriyetin kuruluş sürecinde dünyada yükselen otoriter ve totaliter rejimlere (Hitler, Stalin, Mussolini, Franko, Salazar…) rağmen ve ayrıca kuruluş sürecinin tüm sancılarına rağmen Türkiye çok partili rejim denemelerine girişti. TpCF (1924-25) ve SCF (1930) denemeleri bu dönemde gerçekleşti. 1930 sonrasında ortaokul son sınıflarda okutulan Medeni Bilgiler kitabı demokrasiyi anlatıyordu. Dolayısıyla tek parti dönemi “utangaç bir tek parti yönetimi” olarak kendini geçici olarak görüyor, toplumu demokrasiye hazırlıyordu. Bu maksatla bağımsız milletvekilliği uygulamasıyla eski muhalif paşalarla barışarak onları sisteme entegre etti. Bu rejimin güçlenmesine ve kurumsallaşmasına hizmet etti.
Atatürk’ün başlattığı demokrasi devrimini tamamlayan İnönü oldu. Açıkça söylemek gerekirse bunu onlardan başka kimse yapamazdı ve yapmazdı da. Cumhuriyetin kurucu kültürü, Fransız devrim geleneğinden esinlenerek demokratik bir cumhuriyet inşa etmek istedi. Atatürk’ün yarım bıraktığını tamamlayan İnönü oldu. 1945’te İnönü, çok partili yaşama geçiş kararı aldığında şüphesiz erkendi. Açıkça söylemek gerekirse İnönü, “milli şef” olarak vefat etmiş olsaydı, muhtemelen onun varisleri bu işe girişmezdi. Yine muhtemelen İnönü’nün çok partili yaşama geçmeden ölümü ülkede kaos yaratırdı. Liderlerin daha fazla güç peşinde koştuğu bir dünyada güçten feragat etmek her insan evladının yapabileceği bir şey değildir.
14 Mayıs 1950 seçimleri, Türk demokrasi tarihinde "Demokrasi Devrimi" veya "Beyaz İhtilal" olarak adlandırılmayı hak etmektedir. Çünkü bu seçimle Türkiye’de ilk kez seçimle iktidar değiştirilebildi. 1877’den 73 yıl sonra seçimle iktidarı değiştirebilme imkanı sağlaması dolayısıyla 1950 seçimle, Türk demokrasi tarihinin en önemli seçimidir. 27 yıllık tek parti dönemini barışçı bir yolla sona erdiren bu seçimler sadece bizim tarihimizde değil, dünya tarihinde de bir ilktir.
1950 seçiimlerinden önce 16 Şubat 1950 tarihinde kabul edilen seçim kanunu ile gizli, açık sayım, seçimlerin yargı eliyle yönetilmesi ve Yüksek Seçim Kurulu’nun kurulması gibi adımlar atıldı. Bu kazanımlarla bugünkü seçim sistemimizin güvenliğini sağlayan kurumsal yapı oluşturuldu. 1946 seçimlerinde fiilen uygulanan açık oy, gizli sayım sisteminde uzaklaşılarak çağdaş bir demokrasinin gerekleri yerine getirildi. İlk kez 1946’da uygulanan ve sonra da devam ettirilen tek dereceli seçim sistemi çerçevesinde sandıkların köylere kadar götürülmesi de daha görülen bir uygulama değildi. Nitekim bu dürüst seçim sistemi ve iktidarın bu sistemle değiştirilebileceğinin gösterilmesinin de etkisiyle seçimlerde % 90 civarında yüksek bir katılımı sağlandı.
Liste usulü çoğunluk sistemi DP’nin % 52’lik bir oyla parlamentoda % 84’lük bir çoğunluk elde etmesine yol açtı: 408 milletvekili. CHP’nin aldığı % 39 oranındaki oy azımsanacak bir oy değildi. Ancak parlamentoda % 14 oranında bir temsil sağlayan 69 milletvekili kazanabildi. Uzun iktidar yıllarının yorgunluğu, İkinci Dünya Savaşı’nın dışında kalma çabasının topluma ödettiği ağır yükümlülükler (Toprak Mahsulleri Vergisi, Varlık Vergisi, Milli Korunma Kanunu ve 1925’ten beri uygulanan Yol Vergisi…) CHP’nin kaybetmesinin ana nedenleriydi. Şaşırtıcı olan aslında CHP’nin kaybetmesinden ziyade aldığı % 39 gibi yüksek bir oydu. Bunda CHP’nin kendine bir seçmen tabanı yaratması, kurumsal kimliği ve savaşın dışında kalınmasından duyulan memnuniyet gibi faktörler belirleyici oldu. Dolayısıyla CHP açısından sandıkta bir hezimet söz konusu değildi. Hezimet ve ağır yenilgi kendisini seçim sistemi nedeniyle parlamentoda temsilde açık bir şekilde yaşandı. Bunun da esas sorumlusu bizzat CHP’nin kendisiydi. O noktada İnönü’nün seçim sistemini belirleme noktasında Nihat Erim’e güvenmesinin bedeli ağır oldu. Bu bedeli hem CHP ödedi ve hem de Türk demokrasisi. Türkiye gibi demokrasi kültürü zayıf bir ülkede parlamentoda ezici çoğunluk elde etmek iktidarı hızla demokrasi dışı eğilimlere sevk etti.
1950’de yapılan seçimle demokratik yollardan ve barışçı bir şekilde iktidar değişiklik, Cumhuriyetin son devrimidir; Atatürk’ün yarım kalan demokrasi devriminin tamamlanmasıdır. Dünyaya otoriter bir tek parti yönetiminin toplumsal altyapıyı hazırladıktan sonra kendi iç dinamiklerinin etkisiyle çoğulculuğu benimseyebileceğinin istisnai ve ilk örneği oldu. Ünlü siyaset bilimci Maurice Duverger de 1951’de yazdığı kitabında bunu takdirle ve hayranlıkla andı. Bu kazanımla Cumhuriyetin demokrasiyle taçlandı. Bu noktada Fransız Devrimi’nin sonraki süreçte cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmasıyla benzerlik sergilemektedir.
Türkiye’nin 1950’de ilk kez seçimle iktidar değişikliğini sağlaması büyük bir devrim olmakla beraber, Türkiye seçimle iktidar değişimini gelenekleştiremedi. Bunu İnönü’nün tek partini yönetimini erken bitirmesine bağlayanlar olsa da bunun sorumluluğunu İnönü’ye yıkmak haksızlıktır. Sonraki süreçte yaşananlar, demokratik yollarla iktidar değişimini gelenekleştirememenin kabahati 1950 sonrasında ülke yönetimine gelenlerindir. Bunun tipik örneği 2023 seçimleridir. 73 yıl sonra 1950’de seçimle iktidar değiştirmeyi başaranlar mirasçıları bundan bir 73 yıl sonra seçimle iktidar değiştirmeyi başaramadılar. Herhalde bunun hesabını da İnönü’ye sormamak, 2023’te iktidarın o kadar zayıf olduğu, koşulların uygun olduğu ortamda süreci yönetemeyenlere sormak gerekir.
Sonuç olarak Cumhuriyeti 1950’de demokrasiyle taçlandıranları saygıyla andıktan sonra bir kez daha cumhuriyeti yeniden ve daha güçlü bir şekilde demokrasiyle taçlandırmak bugünün Türkiye’sinin görevidir. https://www.v-dem.net/ adlı sayfaya göre 2024 itibarıyla Türkiye, 179 ülke arasında demokrasi sıralamasında 141. sırada olup seçimli otokrasi olarak tanımlanmaktadır. 1950’de dünyada hayranlık uyandıran dönüşümü yeniden canlandırmak, demokratik ve müreffeh bir ülke yaratmak, laik ulus devleti geliştirmek hepimizin görevidir. 14 Mayıs hamaseti yapmadan önce 76 yıl sonra 14 Mayıs 1950’dan bugüne ne kadar ilerledik diye sormak bir zorunluluktur. Bir arpa boyu mu, daha fazla mı? Daha fazla ise bu yeterli mi? Herhalde yetersizlik noktasında hemfikirizdir. Ancak demokrasi geliştirmenin laiklik, ulus devlet ve sosyal adalet ile mümkün olduğunu, etnik ve dini kimlikler üzerinden olmayacağını da hatırlatmak gerekir.