Atatürk ve Psikoloji

Abone Ol

Mustafa Kemal Atatürk’ün psikolojiye ilgisi, askeri ve siyasi dehasının ve başarısının temel dayanak noktalarından biridir. Atatürk için psikoloji, Türk milletini harekete geçirme, toplumsal dönüşümü yönetme ve savaş meydanlarında insan faktörünü yönlendirme aracıydı. Ancak bu noktada elbette psikoloji Türk milletini tanımanın araçlarından biriydi. Türk milletinin psikolojisini, Carl Gustav Jung’un deyimiyle kolektif bilinçaltını bilmek, kolektif geçmişteki travmaları aşarak geçmişin kolektif artılarını öne çıkararak kolektif özgüvenli bir gelecek yaratmak amacına da hizmet etti.

Atatürk’ün Çankaya’daki kütüphanesinde yer alan kitapların listesi elimizde mevcut: Milli Kütüphane Genel Müdürlüğü, Atatürk’ün Özel Kütüphanesinin Kataloğu, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Cumhuriyetin 50. Yıldönümü Yayınları, Ankara, 1973. Bu kitaplar, bugün Anıtkabir’in müze kısmında yer alıyor. Atatürk’ün kütüphanesinde tarih, felsefe ve sosyoloji kitaplarının yanı sıra ciddi sayıda psikoloji kitabı da yer almaktadır. Bu kitaplar çoğunlukla Fransızcadır, diğerleri de Cumhuriyet ilk 15 yılında Türkçeye çevrilmiş olanlardan oluşmaktadır.

C. G. Jung, nasıl kitlelerin kolektif bilinçdışı ile ilgileniyorsa benzer şekilde Gustave Le Bon da Kitleler Psikolojisi ile ilgilenmektedir. Bu başlıkla, 1911’de Paris’te yayınlanan kitabı Atatürk’ün kütüphanesinde bulunmaktadır. Le Bon’un kitabı Atatürk üzerinde etki yapan kitaplardan biridir. Le Bon toplumları sürükleyen mekanizmalar, liderlik ve toplumların yönetim ve idaresi konularını incelemiştir. Atatürk de bu kısımları okumuş, üzerlerini çizerek notlar almıştır. Le Bon’un çalışmalarıyla Jung’un çalışmaları birbirini tamamlayıcı niteliktedir.

Jung’un Ruhi hayatta Laşuur (Bilinçaltı) adlı kitabı, 1934 yılında Mustafa Hayrullah Diker tarafından Türkçeye çevrildi. Bu kitap da Atatürk’ün kütüphanesinde mevcuttur. Kitabın ilk baskısı Birinci Dünya Savaşı devam ederken yayınlandı. Jung, ilk baskıya 1916’da yazdığı önsözde şunları söyledi:

“Fertlerin psikolojisi milletlerin psikolojisine tevafuk eder (benzer). Milletler ne yaparsa fert de onu yapar; ve fert bir şey yaptıkça millet de onun aynısını yapar. Yalnız ve yalnız ferdin gönül yatkınlığında değişiklik husulü milletin psikolojisinde değişikliğe kaynak olur. İnsanlığın büyük meseleleri hiçbir vakit umumi kanunla değil, fakat daima fertte husule gelen yeni gönül yatkınlıkları ile halledilmiştir. Eğer nefsine sahip olmanın mutlaka lazım olduğu bir zaman olmuşsa bu işte şimdi içinde yaşadığımız felaketli zamandır. Fakat her kim ki kendi nefsini arar, mutlaka laşuurun (bilinçaltının) engellerine çarpar; zira her şeyden evvel öğrenilmesi mühim olan şey işte asıl laşuurda gizlidir”.

Özetle Le Bon ve Jung, kitlelerin yönetilmesi (savaş cepheleri de dahil olmak üzere) konusunda bilinç ve bilinçaltındaki unsurları ortaya koymaları noktasında önemli veriler ortaya koymaktadır. Atatürk’ün hem İstiklal Savaşı’nda hem de Türk Devrimi sürecinde bu bilimsel verilerden yararlandığı, bunları Türk milletinin hasletleriyle birleştirdiği/harmanladığı rahatlıkla söylenebilir. Jung’un kitabının ikinci baskısı Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda 1918 sonbaharında ve üçüncü baskısı da Nisan 1925’te yapıldı.

Atatürk’ün kütüphanesindeki psikoloji temelli kitaplar Jung ve Le Bon’dan ibaret değildir. Bunlara ilave olarak Fransız deneysel psikolojisi ve psikopatolojisinin öncüleri arasında yer alan Théodule Ribot ve Pierre Janet’in eserleri de kütüphanesinde bulunmaktadır.

Jung’un kitabını Türkçeye çeviren Mustafa Hayrullah Diker (1888-1958), sadece bir çevirmen değildir. Aynı zamanda askeri tabiptir, nöropsikolojisinin Türkiye’deki öncülerindendir. Bu kitabı 1934’te Türkçeye kendiliğinden mi yoksa Atatürk’ün isteği ile mi çevirdi bilemiyoruz. Ancak Atatürk7ün siparişle Türkçeye çevirttiği bazı kitapların olduğunu biliyoruz. Bu da onlardan biri olabilir. Elbette olmayabilir de. Diker, 1933’te Cumhuriyet’in 10. Yılı dolayısıyla yapılan yayınlar arasında psikoloji başlıklı bir broşür yayınladı: Gazi İnkılabının Psikolocisi. Bu, Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen Türk Devrimi’nin kitle psikolojisini, tarihsel arka plan bakımından meşrulaştırılmasını analiz eden popüler ve zamanın ruhunu yansıtan bir broşürdür. Dolayısıyla Diker de Cumhuriyetin yeni insan ve toplum projesine entelektüel ölçüde bir katkı sunmaktadır. Jung’un 1916’da dile getirdiği kitlelerin değişiminde bireyin etkisine ve karşılıklı etkileşime vurgu yapmaktadır.

M. Hayrullah Diker, erken Cumhuriyetin döneminin önemli entelektüel isimlerinden biridir. Nitekim İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminde 1939’da milletvekili oldu. Diker’in milletvekilliği aydın-bilim adamı niteliğindeki insanların erken Cumhuriyet döneminde devlet kademelerinde ya da milletvekilliğinde değerlendirilmesinin tipik örneklerinden biridir.

Atatürk dehasından kaynaklanan karakter özelliklerinin yanı sıra psikoloji bilgisini de her alanda çok yerinde bir şekilde kullandı. Örneğin Çanakkale’de "Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum" demesi ya da Sakarya’da “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” demesi, umutsuzluğa düşme eğiliminde olan kitlelere psikolojik anlamda bir eşik atlatarak, fedakarlık duygusunu tetiklemesi, askerlerin/kitlelerin psikolojisini ne kadar bildiğine dalalet eder.

Jung'un teorileştirdiği "kolektif bilinçaltı", yüzyıllardır yenilgi, yıpranmışlık ve özgüven kaybıyla şekillenmiş bir toplum için tehlikeydi. Bu travmatik bir durumdur. Ancak Atatürk bunu tersine çevirmek için "Türk, Övün, Çalış, Güven" ve "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" gibi ifadelerle kitle psikolojisine doğrudan müdahale etti; kitlelere pozitif anlamda kolektif geçmişin negatif değil daha kadimde kalan pozitif geçmişe gönderme yaptı. Özgüven aşıladı. Türk Devrimi’ni gerçekleştirirken kullandığı "Zamanı geldikçe uygulamak" (kademeli devrim) stratejisi siyasi bir zorunluluğun yanı sıra toplumun psikolojik olarak hazırlanmasıyla da ilgiliydi. Halifeliğin kaldırılması, şapka devrimi ve harf devrimi öncesinde halkın ve kamuoyunun tepkisini ölçmek için yurt gezilerine çıkması, sofrasında tartışmalar açması bir tür sosyal psikolojik saha araştırmasıydı.

Atatürk, Jung'un kolektif bilinçaltı kavramından Le Bon'un kitle psikolojisine kadar uzanan birikimini yıkılmış bir imparatorluktan modern ve özgüvenli bir ulus-devlet oluşturma sürecinde bir toplum mühendisliği aracı olarak ustalıkla harmanlayan bir liderdir.

Öyle ki 30 Ağustos 1921’de (Sakarya’da) Ankara yakınlarına kadar çekilmek zorunda kalan orduyu bir yıl içerisinde taarruz edebilecek ve düşmanı denize dökebilecek bir noktaya getirdi. Bunda Türk milletinin özelliklerini, Türk milletinin kolektif bilinçaltını bilmesinin yanı sıra kitle psikolojisini, kolektif bilinçaltını da bilimsel anlamda bilmesinin de bir hayli etkisi vardı. Nitekim bu coşkuyla 26 Ağustos’ta başlayan taarruz, 9 Eylül’de İzmir’in kurtulmasıyla büyük ölçüde hedefine ulaştı; 18 Eylül 1922’de Anadolu’da tek bir Yunan askeri kalmadı. Savaşı bitiren Mudanya Ateşkes Antlaşması (11 Ekim 1922) ve Lozan Barış Antlaşması (24 Temmuz 1923) yüzyıllardır yenilgiler ve Batı karşısında gerilemekten özgüvenini yitirmiş, travmalar içerisindeki Türk milletine Türk Devrimi’ni yapabilme imkanı sağladı. Bağımsızlık, çağdaşlıkla desteklendi ve güçlendirildi. 1920’li yıllar boyunca güvenlik kaygıları yaşayan Türk milleti, 1930’larda özgüvenli bir topluma dönüştü. Bu bilinçli bir projenin ürünüydü. Nitekim Atatürk, 10. Yıl Nutku’nda Türk milletinin çağdaşlık mücadelesine vurgu yapar. Bu nutuk dikkatle okunursa güvenlik kaygısı ya da travmatik geçmişe dair en ufak bir vurgu yoktur. Güvenlik kaygısına dair son veriyi biz Atatürk’ün 1927’de Nutuk’un sonunda söylediği Gençliğe Hitabe’de görürüz. Orada bile gönderme yapılan Mondros ve sonrasıdır; gençliğe yapılacakların yol haritası çizilmektedir. Bundan 6 yıl sonra söylenen 10. Yıl Nutku ise bambaşka bir içeriğe sahiptir.

Atatürk, 1933'teki 10. Yıl Nutkunda 11 kez "Türk milleti", 2 kez "büyük Türk milleti", 1 kez "Türk kahramanlığı", 1 kez "yüksek Türk kültürü", 1 kez "Türklük", 1 kez "Türk" ve 1 kez "Yurttaşlarım" demiştir. Kendini de "büyük Türk milletinin bir ferdi" olarak tanımlamıştır. Metinden bir cümleyi alalım:

“Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişimi ile, geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır”.

Türk milleti Atatürk önderliğinde 1920’lerde geride bıraktığımız güvenlik kaygılarını ve negatif kolektif geçmişi/travmaları tekrar yaşamadan 1930’ların özgüvenine ve pozitif kolektif bilinçaltının kadim tarihi köklerine dayanarak Atatürk’e ve Cumhuriyet’in kurucu değerlerine dayanmak zorundadır.