Vaktin zamanında Harabi Bekir’in mürşidi İbrahim Turabi, Tuna boyundan kopup Anadolu’ya düşen başı dumanlı, gönlü sevdalı bir şair kişiymiş. Savaşlar, sürgünler, yenilgiler arasında evi barkı dağılmış, evladı hayali kaybolmuş, darı dünyada bir başına kalınca: “Bir abam var atarım, nerede olsa yatarım” deyip; diyar diyar dolaşa dolaşa Rumeli’den Afyon’u bulmuş.
Türabi’nin Bektaşi mi, yoksa Kadiri mi olduğunu bugün bile layıkıyla bilene rastlanmıyor. Ancak, çok “rint meşrep, Melami neşvesiyle kendinden geçmiş” bir insan olduğu kesin. Afyon’lu bir düşünür, Türabi ile Harabi hakkında yazdığı bir makalede: “Bu acayip ve garip adamı anlamadan Harabi’ye yol uğramaz. Turabi, Harabi’ye Tapduk Sultan’dır. Bekir harab gönlünü Turabi’nin çamuruyla mamur kılmıştır.” Diyor.
Günlerden bir gün Türabi, Yarenler’de oturmuş, Harabi ile sohbet ediyor. Bir konuda konuşuyorlar,”Şekil değil, ruh esastır.’’diyorlar. Başında taç, sırtında hırka, elinde tespih, gündüz akşamlara, gece sabahlara kadar ibadet eden, fakat kalbini fesatların, kinlerin, düşmanlıkların yuvası yapan ve yaptıran insanı, insanları kim nider? İş gönüldedir!”
Gönülde midir? Türabi de Harbi’nin gönlünü öğrenmek ister: “Dost!” der… “Var meyhaneye git, bana bir testi dem getir, geç kalma…” Harabi dem testisini sakosunun altına gizleyerek meyhaneye gider. Türabi Dede’nin huzuruna gelince de hocası, nadir gösterdiği bir celal havasıyla gürler: “Yazık be Harabi! Hak’tan değil de, halktan mı utandın? Gerçi sakonun altındakini halk görmedi ama, Hak gördü!”
Bekir, testiyi yere çalar, dönüp tekrar meyhaneye varır, ikincisini başının üstünde getirir, Hak da görür halk da! Ancak, halk bilir ki, her gördüğü yapılması en doğru olan değildir. Herkes dem testisini başına koyup sokak sokak gezemez. Hani erenlerin sağı, solu yoktur, demişler ya işte hesap o hesap!
Sözün kısası keramet insanın kendisindedir. Bu böyle biline!
Işık ve sevgiyle kalın.