Cumhuriyetin Osmanlı’ya Bakışı

Abone Ol

Cumhuriyetin kurucu kadrosunun bugün yaygın olarak yürütülen kitlesel propagandanın aksine Osmanlı mirasına yönelik toptan reddetmesi ya da keskin bir düşmanlık yapması söz konusu değildir. Oysa günümüzde Osmanlı ile Cumhuriyet arasında bir ayrıştırma yapılmakta, Osmanlıcı geçinen çevreler Cumhuriyeti bir parantez arası olarak görmektedirler. Cumhuriyetin kurucuları ise Osmanlı’yı bir parantez arası olarak görmediler.

Biraz anlatalım:

Cumhuriyetin kurucu kadrosu pragmatik nedenlerle, meşruiyet arayışı çerçevesinde ve haklı olarak Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki siyasal ve idari mekanizmaları, monarşiyi, dini devlet ve toplum yapısını, Sevr’e imza atan Saray ve bürokrasisini hedef olarak aldı. Bu, Osmanlı’nın toptan reddi demek değildi.

1930’lu yıllarda benimsenen Türk tarih tezi, tarih anlayışının aksını kaydırdı. Osmanlı’yı reddetmek yerine onu Türk tarihinin parçalarından biri olarak gördü. Osmanlı merkezli tarih anlayışının yerine bütüncül bir Türk tarihi anlayışı aldı. Üstelik bu tarih anlayışı Osmanlı öncesinde gittiği gibi İslamiyet öncesine de gidiyordu. Böylece Türklerin kadim bir tarihe sahip oldukları vurgulanıyordu. 1920’li yıllardaki savunmacı/korumacı politikaların yerini 1930’lu yıllarda gelişmeci/ilerlemeci/kalkınmacı politikalar aldı. Mesela Atatürk’ün 10. Yıl Nutku, kadim Türk tarihine ve Türk milletine sürekli göndermeler yapan, Türk milletinin –kadim tarihte olduğu gibi- yeniden insanlık ailesinin saygın ve parlak bir üyesi olacağına dikkat çekti. Bu konuşmada ülkenin güvenliği ve sorunlara, tehditlere dair tek bir ifade yoktur. Bir özgüven inşası söz konusudur.

Cumhuriyet yönetimi, Osmanlı merkezli tarih algısının dışına çıkarak Türk tarihine bütüncül olarak baktı ve bu süreçte Osmanlı tarihinde büyük devlet adamlarını, askerleri, mimarları ve hürriyet mücadelecisi yapanları Türk büyükleri olarak sahiplendi ve örnek rol modeli olarak da gösterdi. Büyük Türk dehaları olarak sahiplenilen bu isimler günlük gazetelerde, Halkevlerinde anıldı, anılarına toplantılar düzenlendi. Fatih Sultan Mehmet, Mimar Sinan, Barbaros Hayrettin Paşa gibi isimler Osmanlı kimliği ile değil ama Türk kimliği ile seküler bir perspektifte övüldüler. Bunlara ilave olarak 19. Yüzyılın ikinci yarısında hürriyet ve anayasa mücadelesi yürüten Jöntürk önderleri (Namık kemal, Mithat Paşa, Ziya Paşa…) kurucu kadronun beslendiği kaynaklar olarak saygıyla anıldı. Namık Kemal, başta Atatürk olmak üzere kurcu kadronun nezdinde hürriyet ve vatan şairi idi. Namık Kemal gibi öncüllerin yanı sıra III. Selim ve II. Mahmut da reformcu kimlikleriyle (başta askeri alanda olmak üzere), Cumhuriyetin kurucularının tarihsel arka planını oluşturuyordu ve bu düşünce o dönemde dile getiriliyordu.

Cumhuriyeti kuran askeri ve sivil bürokrasi, 19. Yüzyılda kurulan Askeri Tıbbiye, Harbiye ve Mülkiye’den yetişmiş insanlardı. Kurumsal düzeyde bazı süreklilikler olmakla beraber Cumhuriyetin kurucu kadrosu ideolojik olarak Osmanlı mirasında elbette kopuktu. Ancak Cumhuriyetin Osmanlı’yı görünmez kıldığı ya da Osmanlı’ya ilişkin algının tamamıyla olumsuz olduğuna ilişkin Cumhuriyet düşmanı çevrelerde yaratılmak istenen yüzeysel ve ezber algı, tamamıyla boş bir algıdır.

Türkiye’de akademik anlamda Osmanlı tarihçiliğinin hatta genel anlamda akademik tarihçiliğin başlangıç noktası Cumhuriyet’tir. Türk Tarih Kurumu 1931’de kuruldu ve onun dergisi Belleten, ilk sayılarından itibaren arşiv belgelerine dayalı Osmanlı tarih araştırmalarını yayınladı. 1941 yılında çıkarılmaya başlayan Tarih Vesikaları Dergisi, adından da anlaşılacağı üzere belge neşri yapan, Türkiye’de akademik Osmanlı tarihçiliğinin en önemli kilometre taşlarındandır. Yine Osmanlı arşiv belgelerinin tasnifi, kataloglanması ve korunmasına ilişkin ilk çalışmalar Cumhuriyetin ilk yıllarındoa başladı. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, M. Fuat köprülü, Ömer Lütfi Barkan, Halil İnalcık ve Mükrimin Halil Yınanç gibi isimler Osmanlı tarihçiliğin kurucu babalarıdır. Bu isimler Cumhuriyetin yarattığı akademik iklimde ve devlet desteğiyle yetiştiler.

Halkevleri gibi Cumhuriyet ideolojisini kitlelere aktarmaya, yurttaş ve birey yetiştirmeye odaklanan bir kurum, yerel tarihçilik çalışmalarına öncülük etti. Bu konuda Ülkü, Gediz, Fikirler gibi Halkevi dergilerinde makaleler ve Halkevi yayınları arasında Osmanlı tarihine ilişkin kitaplar yayınlandı. Manisa bağlamında Çağatay Uluçay ve İbrahim Gökçen gibi öğretmen kökenli araştırmacıları bu noktada anmak gerekir.

Cumhuriyet rejimi, Osmanlı tarihindeki önemli tarihi figürleri ulusal kimlik inşasında önemli bir araç olarak gördü. İdeal yurttaş/kahraman profili için bu tarihi şahsiyetler önemli bir beslenme kaynağı idi. O nedenle bu kahramanlar/dehalar Türk kimliğine dayalı yurttaş yaratımı için anma programları çerçevesinde büyük bir işlev gördü. Örneğin 1930’lu yıllarda Mimar Sinan için her yıl anma programları düzenlendi ve üstelik bu programlar geniş katılımlı bir nitelikteydi. Mimar Sinan adına sergiler açıldı, Atatürk heykelinin yapılmasını istedi. Sinan, Türk milli dehasının mimarideki sembolü haline geldi. Benzer şekilde Barbaros Hayrettin Paşa da anıldı ve İnönü döneminde İkinci Dünya Savaşı devam ederken Beşiktaş’taki ünlü Barbaros heykeli dikildi ve büyük bir devlet töreniyle açıldı.

Şüphesiz Cumhuriyet ile Osmanlı arasında bir aks kayması mevcuttur. Bunlar monarşiden cumhuriyete geçiş, ümmetten ulus-devlete geçiş ve Osmanlı merkezli tarih anlayışından kadim Türk tarihi anlayışına geçiş olarak sıralanabilir.

Bu noktayı biraz açalım:

Eski eksendeki şer’i ve örfi hukukun iç içe geçtiği, toplumun dini cemaatlerde temelinde bölündüğü (millet sistemi), meşruiyetin din temelli olduğu hukuk anlayışı sona erdi ve eksen kayması ile seküler hukuk anlayışı benimsendi. Yeni eksen din, mezhep ya da etnisite kökenli değildi; bu konuda ayırım gözetmeden tüm yurttaşları tek çatı altında toplayan, meşruiyetini dinden değil, dünyevi bir kaynaktan, milli iradeden ve laik hukuktan (Medeni Kanun…) alan bir anlayış benimsendi.

Bir başka eksen kayması da gücünü Tanrı’dan alan, ilahi kökenli egemenlik anlayışının yerini hakimiyeti milliye’nin almasıdır. Teokratik egemenlik anlayışının yerini bizzat milletin kendisi aldı; egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesi benimsendi.

Üçüncü eksen kaymasını da toplumsal yapı bağlamında ele almak gerekir. Eski eksen yüzyıllar boyunca reaya temelliydi. Reaya yönetilenlerdi; bir de yönetenler vardı. Cumhuriyet ise yeni bir eksen inşa etti; bütün toplumu solidarist bir perspektifte sınıfsız imtiyazsız bir kaynaşmış kitle olarak tanımladı. Toplumun tümü dini ve etnik kimlik ayırmaksızın eşit yurttaştı. Diğer taraftan bu ümmetten millete geçişi de ifade ediyordu.

Dördüncü eksen kayması da iktisadi sahadadır. Osmanlının geleneksel iaşeci modelinin 19. Yüzyılda yarı sömürge ekonomisine dönüşmesinin yerini İkinci Meşrutiyet’te başlayan ama Cumhuriyet’le ete kemiğe bürünen milli iktisat aldı. Bunun sahadaki yansımaları 1923 Türkiye İktisat Kongresi sonrasında ekonomide millileştirme politikalarıyla birlikte siyasi bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla destekleyen politikalarda görüldü. Bu politikalar, 1930’larda devletçi ekonomi/karma ekonomi politikalarını da beraberinde getirdi.

Cumhuriyeti bir reklam arası olarak görmek tarih dışı, sığı ve ideolojik bir bakış açısıdır. Cumhuriyet, bu bakış açısının aksine Osmanlı’yı bir parantez olarak görmedi, onu Türk tarihinin bir parçası olarak değerlendirdi. Cumhuriyet Osmanlı’yı Türk tarihini yegane ve tek merkezi olarak gören anlayışı reddetti ve onu binlerce yıllık kadim Türk tarihine ilişkin zincirin bir halkası haline getirdi. Başka bir şekilde söyleyecek olursak Osmanlı merkezli dar tarih anlayışını Cumhuriyet sona erdirdi ve Türk tarihinin alanını genişletti. Dolayısıyla Osmanlı, Hunlardan günümüze kadar gelen Türk devlet geleneğinin bir parçası olarak görüldü. Bunun aksine Cumhuriyeti parantez olarak sığ ve ideolojik bakış açısı, tarihe bütüncül bakmayıp anakronik bir bakışın ürünüdür.

Cumhuriyet, Osmanlı’nın ötekisi değildir. Osmanlı’nın ötekisi değildir. Cumhuriyet, Osmanlı ve Selçuklu (ve elbette öncesi de) bizim tarihimizdir. Tarihe olgun, kuşatıcı ve tarihsel gerçeklikle barışık bir perspektifle bakmak gerekir. Dolayısıyla Türk tarihi ile bütüncül olarak barışıksak devlet-i ebed-müddet anlayışıyla bakmak bir zorunluluktur.

Cumhuriyet, Osmanlı, Selçuklu ve Anadolu/İslamiyet öncesi Türk devletleri, Türk milletini oluşturan parçalardır. Biri olmadan diğerini anlamak mümkün değildir. Osmanlı olmasaydı, Milli Mücadele’yi yürüten ve Cumhuriyeti kuran kadrosunu yetiştirme imkanı olmazdı. Cumhuriyet olmasaydı, Osmanlı’nın tarihe karışmasının (Mondros-Sevr) ardından bağımsız bir devletimiz ve vatanımız olmazdı.

Bu noktada tarihe bütüncül bakış açısı ile bakarak ve Cumhuriyet düşmanlarının tarihi bir ideolojik savaş enstrümanı olarak kullanmalarını önlemek bir zorunluluktur. Mesele Türk tarihini ortak bir hafıza ve gurur vesilesi haline getirmektir. Bu Türkiye’de pek çok sorunun çözümü anlamına gelecektir. Ancak ufukta görünen tarihin toplumu birleştirici değil parçalayıcı bir araç olarak kullanılması önümüzdeki en ciddi tehlikedir.