Egemenliğin kaynağı

Abone Ol

Tarih boyunca toplumları yönetenler güçlerini, meşruiyetlerini farklı yerlerden aldılar. 500 yıl öncesine kadar, antik ya da orta çağlar boyunca yönetenler güçlerini Tanrı’dan aldılar. Buna ilahi egemenlik anlayışı diyoruz. Bu, örneğin antik Mısır’da firavunlar döneminde, Papalık Ortaçağında, İslam Ortaçağında böyleydi. Hanedanlar kendi köklerine ilahi bir kutsallık da atfederlerdi. Örneğin Osmanlı’da Padişah, aynı zamanda Halife olması dolayısıyla siyasi gücünün yanı sıra dini lider kimliğine de sahipti. "Zillullah-i fi’l-arz" (Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi) denilen Padişah-Halife, dinsel kimliği ile birlikte mutlak monarşiyi simgelerdi.

Dinsel otoritenin zayıflaması ve dünyevi kültürün artışıyla birlikte mutlak monarşilerin siyasal yönü daha ağır basar hale geldi. Bu, Avrupa’da 16. Yüzyıldan sonraki süreçtir. Monarşinin mutlak bir güce sahip olması karşısında egemen sınıflar (İngiltere’de aristokrasi ve burjuvazinin işbirliği ile, Fransa gibi ülkelerde burjuvazinin öncülüğünde) mutlak monarşinin gücünü sınırlamak istediler. Üst sınıflar olarak yönetimde söz sahibi olmak, monarşinin gücünü kısıtlamak, mutlak monarşiyi meşruti monarşiye dönüştürmek için mücadeleye giriştiler. İngiltere’de aristokrasi ve burjuvazinin işbirliği, mutlak monarşiyi uzlaşmaya ve giderek sembolik bir kimliğe, meşruti demokrasiye yönelmek zorunda bıraktı. Parlamenter demokrasi, egemen sınıfların yönetimde söz sahibi olması adına çıktı. Mutlak monarşinin kafasına göre vergi koyamaması, adaleti siyasetine alet edememesi, kafasına göre yasa yapamaması, insanların mülklerine çökememesi için yürütülen mücadele, kuvvetler ayrılığını beraberinde getirdi. Geç Ortaçağda başlayan bu mücadelenin kuramsal çerçevesini yaklaşık 300 yıl önce Montesquieu çizdi: Kanunların Ruhu Üzerine. Yürütmenin yasama ve yargıyı kontrol etmemesi, yürütmenin gücünün kısıtlanması ve demokrasinin öncülüydü.

Mutlak monarşilerin şahıs egemenliği anlayışıyla harmanlanan ilahi egemenlik anlayışı karşısında ortaya çıkan millet egemenliği anlayışı 18. Yüzyılda ilk kendini gösterdi, 19. Yüzyılda hız kazandı. 18. Yüzyıldaki Aydınlanma çağıyla birlikte Jean-Jacques Rousseau (Toplum Sözleşmesi ile), egemenliğin bir kişiye değil, toplumu oluşturan bireylerin bütününe (millete) ait olduğunu tezini dile getirdi. 1789 Fransız Devrimi’nin "İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi" ile egemenliğin kaynağının millet olduğu ilan edildi. Egemenliğin kaynağının millet olduğu tezi İngiltere’de evrimsel bir süreçle gerçekleşirken Fransa’da devrimsel bir süreçle gerçekleşti.

Egemenliğin millete ait olduğu tezi, ilahi egemenliğin gökten yere inmesi demekti. Batı’da bu başta burjuvazi olmak üzere egemen sınıfların öncülüğünde gerçekleşirken Doğu dünyasında Batılı anlamda sınıfsal dinamikler (Burjuvazi, Aristokrasi) bulunmadığından egemenliğin dönüşümünde rol oynayan kesim Bürokrasi oldu.

Osmanlı’da mutlak monarşinin gücünün kısıtlanmasında ilk ama başarısız adım Sened-i İttifak’tır (1808). Oradaki ayanlar, Magna Carta’daki (1215) baronlara tekabül etmez. Mutlak monarşinin gücünün sembolik de olsa kısıtlanması Osmanlı’da Tanzimat Fermanı ile mümkün olabilmiştir. Burada kısıtlayıcı rolü üstlenen Bürokrasi oldu. Burada egemen sınıfların çıkarlarının kollanmasından ziyade devletin kurtarılması esastı. Yine Batı’dan farklı olarak Tanzimat Fermanı (1839) ve Birinci Meşrutiyet’te (1876) ilan edilen anayasada (Kanunu Esasi), sağlanan özgürlükler ve monarşinin gücünün cüzi olarak kısıtlanması, mutlak monarşinin/Padişahın lütfetmesi ile oldu. Bir toplumsal talep sonucu ortaya çıkan bir durum söz konusu değildi.

İkinci Meşrutiyet’te (1908) monarşinin gücü kısıtlansa da 1918’de Vahdettin yeniden mutlak monarşiye döndü. Anadolu’daki direniş hareketi kongreler ve Birinci Meclis ile meşruiyetini halktan/milletten aldı.

Türk Kurtuluş Savaşı, hem bağımsızlık savaşı itibarıyla bir kurtuluşu simgeler hem de mutlak monarşiden/şahıs egemenliğinden ulusal egemenliğe geçiş noktasında da bir kurtuluş hareketidir. Haziran 1919 tarihli Amasya Genelgesi, "Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" diyordu. Saltanat makamından umudunu keserek, milletin bizzat kendi kaderini eline aldığını tespit ediyordu. 1918-1920 arasındaki dönemde işgaller karşısında 28 kongre toplandı. Türkiye Büyük millet Meclisi, yasama organı olmanın yanı sıra yürütme ve yargı yetkisini (İstiklal Mahkemeleri ile) kendi bünyesinde toplayarak bir Kurucu Meclis kimliği kazandı.

23 Nisan 1920’de açılan TBMM’nin açılışı bir milli bayram olarak ertesi yıl kutlanmaya başlandı. 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılması da hakimiyeti milliye bayramı olarak benimsendi. Böylece egemenlik şahıstan alınıp millete verilmekteydi. Uzun savaş yıllarının (Trablusgarp, Balkan, Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşları) on binlerce yetim çocuk bıraktı. Bunlar kimsesiz, bakımsız durumdaydı. Bu nedenle daha Kurtuluş Savaşı sürerken 1921’de Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu) kuruldu. Bu çocuklara yardım etmek amacıyla kurulan cemiyet, yetim çocukları neşelendirmek, geleceğe dair umut aşılamak, toplumun onlara sahip çıkmasını sağlamak amacıyla 23 Nisan haftasını çocuk bayramı olarak kutlamaya başladı. Çocuklar 1927 yılından itibaren yapılan bu kutlamalar çerçevesinde yöneticilerin koltuklarına oturtuldu. 1935 yılında bu bayramlar birleştirildi; hakimiyeti milliye ve çocuk bayramına dönüştürüldü. Bayram bugünkü adını 1981 yılında aldı.

Ulusal egemenlik bayramı siyasal bir boyuta sahip olmakla beraber çocuklara da armağan edilmesi itibarıyla dünyada istisnai bir yere sahiptir. Dünyada kendi çocuklarına bayram hediye eden ve bunu dünya çocuklarıyla paylaşan (1979) başka bir millet yoktur. Bu, Türk milletine özgüdür. 23 Nisan, şehit çocuklarına, yetimlere karşı Türk milletinin vefa borcunu ödemesidir. 23 Nisan Cumhuriyetin çocuklara, 19 Mayıs gençlere armağan edilmesidir. Onlar gelecek demektir, umut demektir. Geleceğe umutla birlikte bakmak demektir. Başta Atatürk olmak üzere kurtuluşun ve kuruluşun mimarlarına rahmetle ve şükranla.

Ulusal egemenlik bayramı, egemenliğin şahıstan alınıp millete verilmesidir. Ulusal egemenliğin tamamlayıcı laikliktir. Bu ikisi olmadan demokrasi olmaz. Gelecekten umut olmaz. Egemenliğin milleten alıp şahsa, tarikatlara, etnik ve dini kimliklere verilmediği bir gelecek diliyorum. Unutulmamalıdır ki egemenlik bir bütündür, parçalanamaz, devredilemez. Ulusal egemenlik geleceğe milletçe umutla bakabilmek demektir. Ulusal egemenlik ve çocuk bayramımız kutlu olsun.