Etik ve ahlâkî duyarsızlık, uzun zamandır insanlığın üzerine çöken derin bir
sorundur. İçinde bulunduğumuz bu çağda, ahlâkî çürümüşlüğün herkes her yerde
farkındadır; ancak kimse yüksek sesle bir şey söyleyemez, söyleyemez çünkü
suskunluk acı bir tecrübe gibi yaşanmaktadır. Toplumsal yaşamı saran bu
sessizlik, bireyleri yavaş yavaş kendi doğrularından koparır ve derin bir
yabancılaşmaya sürükler. İnsanlar, yanlış giden bir şeylerin varlığını
hisseder ancak bu durumu dillendirdiklerinde yaşayacakları dışlanma veya
hedef olma korkusuyla susmayı tercih ederler. Bu yönüyle suskunluk, sadece
anlık bir tepkisizlik değil, bireyin kendi vicdanıyla yaptığı sessiz bir
pazarlıktır.
Bugün karşı karşıya kaldığımız en büyük krizlerden biri, "etik bilmezlik"
ile "bilinmezliğin" bir arada, iç içe yaşanmasıdır. Etik bilmezlik;
insanların doğruyu ve yanlışı ayırt etme yetisini kaybetmesi veya ahlâkî
değerlerin içini boşaltarak onları faydacı bir yaklaşıma kurban etmesidir.
Bilinmezlik ise, yaşanan bu düzensizlik karşısında toplumun geleceğine dair
duyulan derin güvensizlik ve belirsizliktir. İnsanlar, yönlerini tayin
edecek pusulalarını kaybetmişlerdir. Neyin haklı, neyin haksız olduğunu
kavramsal olarak bilmek yetmemektedir; çünkü bilgi eyleme dönüşmediği sürece
anlamsızdır. Bu iki kavramın birleşimi, toplumda kaosun değil, çok daha
tehlikeli olan "anlamsızlığın" ve "ilgisizliğin" filizlenmesine yol açar.
Doğrunun değerini bilmemek ve geleceğin nereye evrileceğini kestirememek,
zihinleri felç eden bir karanlık yaratır.
Düşüncesiz ve tutarsız tavırlar, sadece bireysel hayatları değil, kurumsal
yapıları, hatta temel insan ilişkilerini dahi zehirlemektedir. Bu durum,
toplumsal bir düzensizliği tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Artık
kuralların, ilkelerin ve sınırların ortadan kalktığı, neyin normal neyin
anormal olduğunun birbirine karıştığı bir kaos ortamı oluşmaktadır.
Yaşanan bu ahlâkî erozyonu durdurabilmenin ilk adımı, teşhisi doğru
koymaktır. Suskunluk sarmalını kırabilmek, bireylerin yalnız olmadıklarını
fark etmeleriyle mümkündür. Etik bilmezliğin yarattığı anlamsızlık duvarı,
sorulacak "Neden?" ve "Nasıl?" sorularıyla ortadan kalkabilir. İnsanlar,
ahlâkî duyarsızlığı kanıksadıkları an, yalnızca bir başkasının hakkını
değil, kendi insanlıklarını da tüketirler. Belirgin bir düzensizliğin hüküm
sürdüğü bu çağda, suskunluğu bir kader olarak kabullenmek yerine, etik
değerleri yeniden tanımlamak ve savunmak, bugünün insanına düşen en hayati
sorumluluklardan biridir.