Siyaset zemininde Kürt meselesinin “100 yıllık (bir) sorun” olduğu dillere pelesenk edilmiş durumda ve sanki bir “a priori” (tartışmasız doğru) olarak önümüze konulmaktadır. Oysa mesele hiç de öyle değildir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan merkezileşme (II. Mahmut ile başlayan ve Atatürk’ün vefatına kadar süren, 1808-1938 yılları arasını kapsayan 130 yıllık bir dönem söz konusudur!) tarihini ve devlet-aşiret ilişkilerini kavramak gerekir.
DEM Parti ve benzeri siyasal aktörlerin 100 yıllık sorun dediklerinde faturayı Cumhuriyet’e (1923) ya da 1924 Anayasası’na kesmeleri gibi bir durum söz konusudur. Onlara göre sorun laikleşme ve ulus devlet inşası politikalarından kaynaklanmaktadır. Oysa bunun gerçeklerle hiçbir ilgisi bulunmaktadır. Nitekim tarihsel verilere baktığımızda bölgedeki ilk büyük çaplı ayaklanmalar ve çatışmalar, 19. Yüzyılın başlarında II. Mahmut döneminden itibaren Osmanlı merkezileşme sürecinden kaynaklanmaktadır. Tam da bu noktada Osmanlı, merkezi otoriteyi tanımayan ve birer güç olarak ortaya çıkan ayanlarla da mücadele etmiştir.
Kürt nüfusunun Osmanlı sistemine entegrasyonu Osmanlı-Safevi mücadelesi sürecinde oldu. Yavuz dönemindeki Çaldıran Savaşı (1514) sonrasında İdris Bitlisi’nin koordinasyonu ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt mirlikleri/aşiretleri, Osmanlı idari sistemine eklendi. Bölgedeki aşiret beylerine Yurtluk-Ocaklık ya da Hükümet Sancağı statüsü verildi. Bu, vergi ve asker toplama karşılığında özerklik demekti. Dolayısıyla devletle oluşan bağ, gevşek bir bağdı. Osmanlı merkezi yönetimi, sınır güvenliği ve Doğu sınırında uzun süre devam eden Safevi tehdidi gibi kaygılarla derebeylik benzeri bir sistemi yüzyıllar boyunca korudu ve bu sisteme hiç müdahale etmedi. Ta ki 19. Yüzyılda devletin modernleşme ve merkezileşme çabasına gelene kadar… Dolayısıyla bölgedeki ayaklanmaların ne Cumhuriyet’le, ne de Kemalizm ile bir ilgisi var.
19. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı, emperyalizmin yoğun baskısı ve müdahalesi altındaydı. Avrupalı büyük devletlerin müdahalesi, Rus yayılmacılığı ve Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın merkezi yönetimle girdiği çatışma, İlber Ortaylı’nın deyimiyle imparatorluğun en uzun yüzyılını beraberinde getirdi. Osmanlı açısından varoluşsal bir kriz söz konusuydu. İşte bu sürecin başında II. Mahmut, bu ve benzeri krizleri aşmak ve modern bir devlet yaratmak için geleneksel yapının dışına çıkarak radikal bir merkezileşme politikasını benimsedi. Ondan sonra gelen padişahlar ve Cumhuriyet de bu merkezileşme politikasını sürdürdü. Dersim isyanının bastırılması, merkezileşme noktasında konulan son noktadır.
II. Mahmut’un benimsediği ve sonra da devam ettirilen politikalar çerçevesinde yerel güç odakları (ayanlar, derebeyleri, Doğu’daki Kürt emirlikleri) tasfiye edildi ve yerlerine merkezden valiler atandı. Aslında bugün bu emirlikler noktasında Ahmet Türk’ü ve benzerlerini nereye koymak gerekir? Yüzyıllar süren özerkliklerini, mali ve idari ayrıcalıklarını ve bölgesel otoritelerini kaybeden aşiret ve emirlik yöneticileri devlete isyan ettiler. Örneğin 1830’lardaki Ravaduz isyanı (Mir Muhammed) ve 1840’lardaki Bedirhan Bey isyanı Cumhuriyet döneminde çıkmadı, ondan neredeyse 100 yıl önce çıktı. Mir Muhammed isyanı merkezileşmeye karşı çıkan ilk büyük ölçekli isyanlardan biridir. Cizre Botan emiri Bedirhan Bey’in isyanı Tanzimat’ın ilanı ve merkezden vali atanmasına tepki niteliğinde olan aşiret isyanıdır. Dolayısıyla bu isyanların Halifeliğin kaldırılması ve laikliğin benimsenmesiyle ilgisi yoktur. Ayrıcalıklarını ve bölgesel egemenliklerini yitiren aşiret/mir yapılarının isyanı söz konusudur.
19. yüzyıl isyanları ideolojik/milliyetçi bir karakter taşımaz. Daha çok feodal/geleneksel ayrıcalıkların yitirilmesi ve merkezi yönetimin vergi, asker alma yetkisini doğrudan kullanmasına direniş niteliği taşır.
DEM Parti ve benzerlerinin feodal yapıdan, ağalık düzeninden şikayetlerine rastlamayız. Onlar 100 yıllık sorun diyerek Cumhuriyetin kuruluş felsefesine, ulus-devlet modeline ve Anayasal anlamda ayrım gözetmeksizin bütün vatandaşların eşit olarak tanımlanmasına itiraz etmektedirler. Bunun öncesine dönmek de onları aslında tatmin etmez. Onlar Tanzimat öncesine, II. Mahmut dönemi öncesine dönmek istiyorlar. Yurtluk-Ocaklık sistemini modernize (!) ederek 1500-1800 arasındaki ayrıcalıkları, feodal hegemonyayı istiyorlar. Bunun üzerine Avrupa Birliği’nin yerel yönetimlere ilişkin şartlarını dökerek, buna demokratik (!) bir kılıf hazırlamaya çalışıyorlar. Aslında bu noktada DEM de işbirliği yaptığı çevrelerde Cumhuriyetin kuruluş ilkelerinden rahatsızlar. Yolları bu noktada kesişmektedir.
Aslında tarihsel gerçeklik açısından bakıldığında Türkiye’de modern devlet yaratma fikri, II. Mahmut dönemine, Tanzimat’a kadar uzanır. Modern devlet yaratırken geleneksel/feodal yapıyı tasfiye etme fikri Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar gelen ve Atatürk döneminde tepe noktaya ulaşan bir süreçtir. Bu süreçte aşiret ya da bu yapıların dini liderleri (Şeyh Sait’ten Seyit Rıza’ya kadar ve elbette öncesindekilerle…) Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar merkezi otoriteye direndiler. Dolayısıyla direnç sadece Cumhuriyet’e değil, aynı zamanda Osmanlı’ya idi. Bu Osmanlı’nın reformcu, Cumhuriyet’in devrimci politikalarına direnişi değiştirmedi. Dolayısıyla Cumhuriyetin ilk yıllarındaki sözünü ettiğimiz ayaklanmalar, 19. Yüzyıldaki ayaklanmaların devamı niteliğindedir.
Osmanlı’nın devleti kurtarmak için giriştiği merkezileşme politikası ile Cumhuriyet’in yeni inşa etmeye giriştiği seküler ulus devlet, ortak olarak taşradaki feodal ve otonom odakları tasfiye etmek istedi. 19. Yüzyılın başlarından 20. Yüzyılın ortalarına kadar süren bu çaba, tasfiye edilmek istenen odakların direnciyle ve isyanıyla karşılaştı. Bu süreci daha girift kılan ise emperyalizmin sürece müdahalesidir. PKK ve uzantıları da bu 200 yıllık sürecin tam da ortasında yer almaktadır. Bu noktada sorunu doğru tespit etmek gerekir. Doğru tespit, doğru çözümü de beraberinde getirir.