Neden Dedikodu Yaparız?

Abone Ol

İnsanlık tarihi kadar eski, toplumsal bağlar kadar güçlü bir alışkanlığımız var: Dedikodu yapmak. Başkalarının hayatlarını mercek altına almak, çoğu kişi tarafından yapılan ama doğruluğu tartışılan bir eylemdir. Sosyal medyanın hayatımıza egemen olmasıyla birlikte dedikodu kurumu da bambaşka bir hal aldı.

Dedikodu; kimileri için bir günah çıkarma, kimileri için bir eğlence, kimileri içinse hayatın monotonluğunu giderme aracı olarak görülür.

SOSYAL BİR İHTİYAÇ MI, GİZLİ BİR HAZ MI?
Bizim kültürümüzde dedikodu, sadece bir yergi aracı değildir; aynı zamanda bir "sosyal radar" görevi görür. Toplumda bazı kişiler adeta birer “haber ajansı” gibi çalışır; bir bilgiyi bir yerden alıp başka yerlere bıkmadan usanmadan ulaştırır. Akraba meclislerinden ofis molalarına, altın günlerinden WhatsApp gruplarına kadar her yerde karşımıza çıkar. Ancak bizdeki dedikodu, Batı’daki gibi mesafeli bir gözlemden ziyade; üzerine yorum eklenmiş, duygusal sosu bol bir hikaye anlatıcılığıdır.

"Bizimki de laf işte..." diyerek vicdanımızı rahatlatırız. "Kulağıma çalındı," diyerek kaynağı belirsizleştirir, habere gizem katarız. "Aman duymasın, üzülür," diyerek aslında o haberi yaymanın verdiği hazzı maskeleriz.

NEDEN VAZGEÇEMİYORUZ?
Aslında dedikodu yapmak bizler için bir nevi "dertleşme" ve "bağ kurma" yöntemidir. Birinin başına gelen olumsuz bir durumu paylaşırken aslında örtülü bir şekilde kendi hayatımızın yolunda olduğunu teyit ederiz. Başkasının hatası, bizim "doğru" yolda olduğumuzun onayı gibidir. Üstelik toplumsal baskının yoğun olduğu bir yapıda, başkalarının hayatlarındaki çatlakları konuşmak kendi hayatımızdaki baskıyı bir anlığına da olsa hafifletir.

Dedikodu, belki de toplumun dikişlerini tutan görünmez bir ipliktir. Ancak bu ipin boğazımızı sıkmaması için dikkatli olmak gerekir. Başkasının hayatını "meze" yaparken kendi tabağımızdaki lezzeti unutuyor olabiliriz.

Son cümle: “Belki de en büyük dedikoduyu, kendimize dürüst olamadığımız anlarda yapıyoruzdur.”