Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devlet-tarikat ilişkileri

Abone Ol

Osmanlı’dan günümüze devlet ve tarikatların ilişkileri konusunda tarihsel anlamda süreklilikler ve farklılıklar olduğu görülmektedir.

17. yüzyılda yani 1600’ler boyunca gücünü ve etkisini sürdüren Kadızadeliler Hareketi, günümüzdekine benzer ölçekte paralel bir yapılanmaya girişmiş, devlet içerisinde söz sahibi olmuştur. IV. Murat ve IV. Mehmet dönemlerinde ortaya çıkan Kadızadeliler Hareketi, Osmanlı tarihindeki en köktenci/radikal hareketlerin başında gelmektedir. Bugünkü selefi yapılara benzemektedir. Vaiz Kadızade Mehmet Efendi’nin fikirleri etrafında şekillenen bu akım, Hz. Muhammed’den sonra ortaya çıkan her şeyi bidat olarak kabul etmekte ve dolayısıyla reddetmekteydi. Onlara göre saf İslam’a, Hz. Muhammed dönemine dönülmeliydi. Bu söylemler çerçevesinde zamanla bürokraside ve sarayda güç kazandılar ve otorite haline geldiler.

Hareket, sadece vaaz vermekle yetinmeyip camileri kontrolleri altına almışlardır. İslam’ın tasavvufi yorumlarını ve tarikat ayinlerini (raks, devran, müzikli zikirleri) bidat yani dine sonradan sokulan sapkınlıklar olarak görüp yasaklatmaya giriştiler.

Kadızadeliler Hareketinin karşısında Sivasiler olarak tanımlanan geleneksel mutasavvıflar vardı. Aralarında yaşanan sert mücadele neticesinde Kadızadeliler, İstanbul’daki kadılık ve Şeyhülislamlık makamları üzerinde baskı oluşturarak muhaliflerini tasfiye ettiler. IV. Mehmet döneminde sarayda büyük nüfuz sahibi oldular.

1826 tarihinde II. Mahmut döneminde Yeniçeriliğin tasfiyesi askeri ve siyasi bir tasfiyedir. Ancak olayın bir de dini tasfiye boyutu vardır. Çünkü Yeniçerilik ile Bektaşilik arasındaki organik ilişki, Yeniçeriliğin tasfiyesi sürecinde Bektaşiliğin de tasfiyesini beraberinde getirdi. Bu dönemde Bektaşi tekke ve zaviyeleri kapatıldı ve mülklerine devlet tarafından el konuldu. Bektaşi babalarının bazıları sürgüne gönderildi, bazıları da idam edildi. Pek çok önemli Bektaşi dergahları Nakşibendi şeyhlerine devredildi. Burada mesele Bektaşi-Yeniçeri ittifakına karşı, merkeziyetçi yapıyı destekleyecek Sünni-Nakşibendi yapının bir denge unsuru olarak çıkarılmasıydı. Bunun sonraki iki yüzyıllık tarihteki sonuçlarını ve etkilerini toplum olarak düşünmek yerinde olacaktır. Ancak bunun anlık, politik ve pragmatik bir uygulama olduğunu söylemek gerekir. Bektaşilik dini kimliği ile değil Yeniçeriliğin destekçisi siyasi bir unsur olarak tasfiye edildi.

Genel olarak bakacak olursak Osmanlı Devleti tarikatları yasaklamaktan ziyade onları kontrol ve denetim altında tutmayı tercih etti. Bunun en somut örneği Tanzimat sonrasında, 1866’da oluşturulan Meclis-i Meşayih’tir. Bu kurum, tekkelerin denetimini, şeyhlerin atanmasını veya görevden alınmasını, dini vakıfların yönetimini ve tarikat içi disiplini devlet adına kontrol etme amacı güdüyordu. Örneğin bir tekkede şeyhlik makamı ölüm vb. bir nedenle boşaldığında, yerine gelecek adayın atanmaya uygun olup olmadığı Meclis-i Meşayih'in onayına bağlıydı. Dolayısıyla bir devlet denetimi ve ataması söz konusuydu. Bulunduğu makama yakışmayan davranış sergileyen ya da devletle ters düşen şeyhler görevden alınabiliyordu. Bu noktada tarikatlar, Hamidiye alayları gibi, Aşiret mektepleri gibi devlet mekanizmasını destekleyici bir unsur olarak düşünülüyordu. Neticede din (ve tarikatlar) topluma huzur, orduya moral/motivasyon vermeliydi.

Osmanlı Devleti, klasik Osmanlı reformculuğu çerçevesinde -Cumhuriyet’ten farklı olarak- 19. Yüzyıl boyunca tarikatları yok etmekten ziyade yeniden yapılandırılan/tanzim edilen devlet mekanizmasına uygun bir şekilde yeniden dizayn etmek istemiştir. Bektaşilik gibi siyasallaşma eğilimi gösteren ve dolayısıyla devlet için tehdit oluşturan yapılar tasfiye edilirken diğer tarikatlar Meclis-i Meşayih yapısıyla devlet bürokrasinin dolaylı bir parçası görülmüştür. Cumhuriyet işte Osmanlı Devleti’nin denetim altına almaya çalıştığı ama hiçbir zaman tam anlamıyla denetim altına alamadığı bu dini yapıları, laik ulus devletin önünde ciddi bir engel olarak tasfiye etmeye girişti. Cumhuriyetin karşı olduğu şey din değil, tarikatlardı. Cumhuriyet, Şeyh Sait isyanının hemen ardından 30 Kasım 1925 tarihli ve 677 sayılı Kanun ile tekke, zaviyeler ve türbeleri kapattı; dervişlik, şeyhlik, çelebilik gibi unvanları yasakladı. Burada dikkat edilmesi gereken Sünni – Alevi ayrımının yapılmamasıdır. Bu noktada rejim ulus devlet inşa sürecinde organize muhalif dini yapıların tasfiyesiyle rejimi koruma politikası benimsedi. Dini bireysel alanda tanımladı. Tarikatları, birey ile Allah arasında aracı olmaktan çıkarma politikasını benimsedi. Bu noktada Kur’an meal ve tefsirleri yaptırarak, vatandaşı aracıya ihtiyaç duymaktan çıkarmak istedi.

İster Osmanlı, ister Cumhuriyet döneminde olsun devletin zayıf düştüğü, denetim mekanizmalarının gevşediği ya da liyakatin yerini sadakatin aldığı kriz anlarında devlet içerisinde örgütlenerek devletin kılcal damarlarına kadar sızarak ciddi bir güvenlik zafiyeti oluşturdular. Bu yapılar dini/uhrevi yapılar olmaktan çıkarak dünyevi hırslara, ekonomik ve siyasi güç elde etmeye ve hatta devlette içerisinde önce nüfuz elde etme sonra da tamamıyla devleti elde etmeye yöneldiler. Bu yapıların emperyalist devletler ve onların istihbarat örgütleriyle çalışmadığını düşünmek elbette gerçek dışı olacaktır.

Yüzyıllardır devlet-tarikat ilişkisi gerilimli bir ilişkidir. Bu bizde de Batı dünyasında da böyledir. Atatürk dönemi Türkiye’si, kendinden önceki ve sonraki dönemlerden farklı olarak bu yapıları kontrol etmek yerine radikal bir şekilde ortadan kaldırmayı tercih etti. Bu yapıları kontrol etmek kolay değildir; bu yapıların devlete sızması ve devleti ele geçirmesi noktasında geçmişten şüphesiz dersler çıkarıldığı varsayılabilir. Ancak çıkarılan derslerin yeterli olduğunu gönül rahatlığı ile söylemek o kadar kolay değildir.