Osmanlı’da Batılı Tarzda Belediye Örgütlenmesi
Osmanlı’da modern anlamda belediyeciliğin doğuşu Tanzimat sonrası döneme rastlar ve modernleşme sürecinin bir parçası olarak kendini gösterir. Devletin Batılı tarzda örgütlenmeye yönelmesi, belediye hizmetlerinin geleneksel tarzda/vakıflara dayalı örgütlenmesi ile bir çelişki yaratıyordu. Evkaf ve İhtisab Nezaretlerinin kurulması belediye hizmetlerinin görülmesi konusunda önemli bir değişiklik anlamına geliyordu. Yürümeyen eski sistemin yerine yeni bir sistemi koymakta yaşanan zorluklar, büyük sorunlar da doğruyordu. Kırım Savaşı sırasında İstanbul’a gelen kalabalık sayıdaki İngiliz, Fransız ve İtalyan askerlerinin barındırılması ve buna yönelik alt yapı yetersizliği, Fransız tarzında 1854 yılında Şehremaneti’nin kurulmasıyla sonuçlandı. Eskimiş ve fonksiyonunu yitirmiş geleneksel sistemle kör-topal yürüyen belediye hizmetleri, yeni bir yapılanmayla çözülmeye çalışıldı. 13 Haziran 1854 tarihinde yayınlanan nizamname ile, belediye hizmetlerinde şehremini dönemi başladı. Şehremini’nin sadece belediye hizmetleriyle uğraşacak olması önemli bir adımdı (Kadı’nın başka pek çok görevi vardı). Ancak, belediye hizmetlerinin görülmesi konusunda Evkaf Nezareti’ne de pek çok sorumluluk yüklenmesi bir ikiliği doğurdu (Tanzimat döneminin temel özelliklerinden biri de hemen her alanda yaşanan ikilikti). Kimin neden sorumlu olduğu tartışması yoğun olarak yaşandı ve bürokratik kargaşa, kırtasiyecilik arttı. Bu ortamda Tanzimat yöneticileri belediyeleri, idari ve siyasi yapının temeli olarak görmediler. Onlar için belediye, şehirleri modernleştirecek bir araçtı sadece. Dolayısıyla Tanzimat dönemi belediye anlayışı, yerel demokrasiyi güçlendirmenin bir aracı olarak hiçbir zaman düşünülmemişti. Yaşanan sorunlar yayınlanan nizamnamelerle çözülmeye çalışıldı. 1857 yılında İstanbul 14 belediye dairesine bölündü. Beyoğlu’nun (6. daire) belediye görevleri arasında şunlar vardı: Mahalle, çarşı ve pazarların düzen ve temizliği; yapı işleri; yol, kaldırım, lağım ve su yollarının yapımı ve bakımı; gıda maddeleri ile ilgili narh kontrolü (1865’ten itibaren narh kaldırıldı) ve sokakların petrol lambası ile aydınlatılması (1865’ten itibaren gerçekleşti). Bunlar Beyoğlu için geçerliydi. Osmanlı Devleti açısından ilginç bir gelişme de, Beyoğlu’nda bir genelev ve zührevi hastalıklar hastanesinin açılmasıdır. Gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadıkları Beyoğlu’ndaki 6. daire, 1913 yılına kadar varlığını sürdürdü. Bu tarihte, daireler kapatılarak belediye işleri İstanbul Şehremaneti bünyesinde tek elde toplandı.
1864 tarihinde yayınlanan Vilayet Nizamnamesi, Osmanlı mülki idaresi açısından bir dönüm noktasıdır. Merkezin yükünü azaltmak için, kentin bayındırlığı, altyapı inşası, temizlik, aydınlatma, narh, çarşı ve pazar işleri, itfaiye gibi konularda yetkili olmak üzere belediye meclislerinin kurulmasına karar verildi. Vali ya da kaymakam tarafından atanacak olan “reis” belediye meclisine başkanlık edecek, kararları uygulayacak ve vilayet ile belediye ilişkilerini düzenleyecekti. Nizamnameye rağmen, belediye meclisi uygulaması birkaç istisna dışında uygulanmadı. Dolayısıyla İstanbul’da daha önce kurulan belediyenin dışında belediye örgütü kurulamamış oldu. İstanbul’da da Beyoğlu belediye dairesi (Müslüman olmayan nüfusun yaşadığı) sadece ayrıcalıklı bir konuma sahipti. Diğer belediye daireleri gelir kaynaklarından yoksundu.
Osmanlı devletinin son dönemi ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapmak mümkün:
19. yüzyılla birlikte geleneksel Osmanlı kurumlarının iç ve dış gelişmelerin (Tarıma dayalı toplumsal yapının çözülüşü, Sanayi devriminin etkilerinin Osmanlı’ya girişi, Fransız devriminin yarattığı ayrılıkçı akımlar...) etkisiyle ortaya çıkan yozlaşma ve çöküş sonucunda, devlet ve toplum yapısını etkileyen değişiklikler gündeme geldi. Özellikle kıyı kentlerinde bazı ürünlerin ihracı, Batı ürünlerinin iç pazarda satımına dayalı bir ticaretin ortaya çıkışı ile birlikte, kıyı kentleri hem şekil, hem de işlev değiştirmeye başladılar. Bu yerleşim yerlerinde değişen işlevlere paralel olarak yeni yerel ihtiyaçlar ortaya çıktı. Sağlık, temizlik, ulaşım, yangınlardan korunma gibi yeni hizmet istekleri doğdu. Yaşanan dönüşüm sonucu ortaya çıkan ihtiyaçların nitelik ve nicelik olarak yozlaşmış geleneksel kurumlarla karşılanması mümkün değildi. Bu da, yeni kurumların ortaya çıkmasını bir zorunluluk haline getirdi.
Cumhuriyetin Osmanlı’dan Devraldığı Miras
Cumhuriyetin ilk yıllarında yerel yönetimlerin ana işlevi, Kurtuluş Savaşı ile yakılıp yıkılan ülkeyi onararak temel hizmetleri verir hale gelmek ve sınırlı olan nüfusu (11 milyon) arttırma politikası ile birlikte ülkenin sağlık sorunlarının (özellikle salgın hastalıklar) çözümüne katkıda bulunmaktı. Buna Cumhuriyet’in başkenti olan Ankara’nın örnek bir şehir olarak imarı ve geliştirilmesi eklenebilir.
Osmanlı Devleti’nden devralınan yerel yönetim kuruluşları, gerçek anlamda yerel yönetimlerin görev ve işlevlerini yerine getirebilecek bir durumda değillerdi. İşlevleri çeşitli kuruluşlar arasında dağıtılmış ve parasal olarak güçleri sınırlıydı. Personeli sayıca ve kalite açısından yetersizdi.
Tek Parti Dönemi Belediyeciliği
Bu sorunları gidermek için 1930 tarihinde 1580 sayılı Belediyeler yasası çıkarıldı ve 12 Eylül dönemine kadar yürürlükte kaldı. Osmanlı döneminde olduğu gibi, Cumhuriyet dönemindeki bu yasa da Fransa’dan uyarlanarak alındı. Yasayla, belediyelerin dağınık olan işlevleri tek elde toplandı. Tek parti döneminin sanayileşme politikalarından biri de, sanayinin tüm ülke yüzeyine yaygınlaştırılması idi. Bunun sonucu da, yeni yeni orta büyüklükteki kentlerin ortaya çıkışı ve buna paralel olarak daha düzenli olarak yerel hizmetlerin sunulmasının zorunlu hale gelmesidir.
Atatürk’ün 1930’lu yıllarda belediyecilikle ilgili söyledikleri dikkat çekicidir: “Türk ülkesi içinde köylere varıncaya kadar bütün şehirlerimizin güvenlik ve bayındırlık görevi olması, önce tuttuğumuz amaçlardandır. Türk’e ev bark olan her yer, sağlığın, temizliğin, güzelliğin, modern kültürün örneği olacaktır. Devlet kurumları yanında doğrudan doğruya buişlerle ilgili olan urayların (belediyelerin) bu görüş ve düşünüşle çalışmalarını istiyorum”
Tek parti döneminin başarılı ve iz bırakan belediyecilik politikalarına, İzmir’de 1931- 1941 yılları arasında Behçet Uz’un belediye başkanlığı örnek olarak verilebilir. Toplum sağlığını önde tutma ve ücretsiz sağlık hizmetleri (tifo, menenjit, difteri, çiçek aşıları); bataklıkların kurutulması Mersinli, Halkapınar, Güzelyalı, Bostanlı, Karşıyaka) ve sıtma ile mücadele; hayvanlara ilişkin sağlık önlemleri (kuduz, şarbon); lağımlar ve kanalizasyon işleri; su işleri ve mevcut suların daha sağlıklı hale getirilmesi; kent ve çevre sağlığına yönelik genel önlemler (gürültünün önlenmesi, yerlere tükürenlere para cezası verilmesi). Çağdaş bir kent görüntüsü ve altyapısına yönelik çalışmalar çerçevesinde merkez garaj ve halin kurulması; kent içi ulaşım ve toplu taşımaya yönelik düzenlemeler; yollar, bulvarlar, caddeler, meydanlar; sosyal yardım kurumları (hastane/Behçet Uz, yaşlılar evi...); itfaiye ve telefon idaresi; işçi evleri (Kahramanlar’da); park, bahçe ve yolların ağaçlandırılması; Kültür Park’ın kurulması...
Tek parti dönemine genel olarak bakıldığında, 1923’de 421 olan belediye sayısı 1938’de 537’ye ulaşmıştı. Bu belediyelerden 1923’te sadece 4’ünde elektrik tesisatı vardı; bu oran, 1938’de 150’ye ulaşmıştı. Su tesisatı olan belediye sayısı 1923’te 20 iken, 1938’de 245’e çıkmıştı.
1580 sayılı yasa, belediyeleri merkezi hükümetin bir uzantısı olarak kabul etmektedir. Bu düşünce tarzı Cumhuriyete mahsus değildir. Bizans’tan Anadolu Selçuklulara ve Osmanlılara kadar benzerlikler taşımaktadır. her şeyi merkezi yönetimin denetimi ve kontrolü altında tutma mantığının bir yansımasıdır. Belediyeler karar alma süreçlerinde, kaynak ve yetki kullanımlarında ve hatta haberleşmelerinde merkezi yönetimin sıkı bir kontrolü altındaydılar.
Çok partili yaşama geçiş sürecinin hemen öncesinde, 13 Temmuz 1945 tarihinde “Belediyecilik Derneği” kuruldu. 1580 sayılı kanunun çıkarılmasından 18 yıl sonra, 1948’de 5237 sayılı “Belediye Gelirleri Kanunu” çıkarıldı. İlk derli toplu belediye gelirleri kanunu olan bu kanun 30 yıldan fazla yürürlükte kaldı. Kanun belediye gelirlerini düzenlemekle beraber, uygulamada merkezi iktidarlar gelirleri merkezde toplayıp, sonra dağıtmayı tercih ettiğinden, belediyeler ihtiyaç duydukları kaynakları hiçbir zaman kontrol edemediler ve merkezi hükümete bağımlı oldular. Bu nedenle de, sürekli borçlanma yolunu tercih ettiler. Yıllar içinde borçlar birikince de, belediyeler lehine mali reformlar yapmak yerine belediyelerin borçlarını devletin üstlenmesi ya da ertelenmesi yoluna gidildi.
DP’nin iktidarı aldığı 1950 yılından önce, henüz CHP iktidarda iken, 1948’de belediyelerin çarpık yapılaşmayı, gecekondulaşmayı önlemesi için 5218 sayılı yasa çıkarıldı. Yasa, belediyelerin kent içinde arsa üretmelerini amaçlıyordu. Bunun uygulamaları Ankara Yenimahalle’de yaşandı. 10 yılda 20 eşit taksitte arsa paralarının ödenmesi planlandı ve Emlak Bankası’dan % 5 faizle kredi kullandırıldı. Ancak, bu uygulama ülke geneline yaygınlaştırılamadı.
Menderes Dönemi Belediyeciliği
1950 yılına kadar tek parti yönetimi egemendi. Pek çok büyük şehirde valiler, belediye başkanlığını da üstlenmişlerdi (Örneğin İstanbul’da). 1950-60 arasında Demokrat Parti’nin iktidar olduğu dönemde kentlere göçün hız kazandığı bir dönemdir. Bu, kentlerin etrafının gecekondularla kuşatılmaya başlamasıyla sonuçlandı. Sonuçta belediyeler hızlı kentleşmeye yenik düştüler. Bu dönemde, ülkeyi ve kentleri yönetenlerin hayali, kentlerin fabrika bacalarıyla donatılması ve vızır vızır işleyen limanlardı. Kentlerin imarı, yeni yollar ve binalar yapılması hız kazandı. Örneğin İstanbul’da Adnan Menderes bu işin öncülüğünü yaptı. Bizzat yıkımların başında durdu, tarihsel doku yok edildi. İşin ilginç yanı bu işin öncülüğünü yapanların muhafazakar değerlere sahip olmaları, tarihsel değerlere sık sık gönderme yapmaları da ilginç bir çelişkidir. İstanbul’un 2000 yıllık tarihsel mirasını göz ardı eden DP yönetimi, İstanbul’da önce kat mülkiyetine izin vererek daha sonra da sanayiyi bu bölgede kurdurarak, kırsal nüfusu İstanbul’a doğru harekete geçirdi. Buna Menderes’in 1956’da başlattığı imar seferberliği eklenince, İstanbul ikiye katlanan nüfusunun altında ezilmeye başladı. Devrin ekonomik tercihi olarak karayolu ve otomobil benimsenip, dönemin tek toplu ulaşım aracı olan tramvaylar da otomobillere yer açmak amacıyla dışlanınca, çarpık kentleşmeye çarpık taşımacılık da eklendi: Dolmuşçuluk, minibüsçülük...
Bu gelişim sürecinde ihtiyaçlara cevap vermek için de yeni yollar yapılmaya çalışıldı. Bunun için de büyük bir yıkım politikası benimsendi. Öyle ki, adına “Aksaray muhacirleri” denen bir kesim oluştu ve yıkılan ev ve işyeri sayısı 7000’i aştı. Bunların istimlak paraları zamanında ödenemedi ve büyük sıkıntılar yaşandı. Vatan ve Millet caddelerinin açılması sırasında yok edilen tarihi eserler arasında şunlar sayılabilir: Şirment Çavuş Camii ve Türbesi, Oğlanlar Tekkesi, Tevekkül Hamamı, Yusuf Paşa Çeşmesi, Çakırağa Camii ve Çeşmesi, Katip Çelebi Mezarı, Mimar Ayas Camii, İbrahim Ağa Mescidi, Revani Çelebi Mescidi... Halbuki DP iktidarı, kente merkezindeki tarihi dokuyu yok edeceğine, burayı koruyup, kent çevresindeki alanlarda büyümeyi ve genişlemeyi sağlayabilirdi. İmara ve yapılaşmaya açılmamış alanlarda büyüme sağlansaydı, tarihi dokuda bu tahribat yaşanmazdı.
Yakın yıllara kadar (özellikle Özal dönemi hatırlardadır) hükümetler, yerel seçimlerde iktidarda olmanın avantajıyla hizmet yarışına girmekte ve halka aba altından sopa göstermekte, iktidarla uyumlu bir belediyenin (iktidar partisinden belediyenin) halka daha çok ve iyi hizmet götüreceği dile getirilmektedir. Bu yerel yönetimlerin iktidarlara ne ölçüde (kaynak vs) bağlı olduğunu gösterdiği gibi, günümüzde bile hala yerel yönetimlerin merkezi yönetimin bir uzantısı olarak görüldüğünün bir göstergesidir.
1950’li yıllarda başlayan ve 1970’li yıllarda hız kazanan kentleşmenin getirdiği ve biriktirdiği ağır sorunlar, kentleri ülke gündeminin merkezine taşıdı.
1960-1980 Dönemi ve Sosyal Demokrat Belediyecilik (1973-1980)
Tek parti dönemi için demokratik katılımın yüksek olduğunu söylemek mümkün olmamakla beraber, şehirler belli bir disiplin altında belediye hizmetleri bakımından modernleştirilmeye çalışıldı ve bu konuda önemli adımlar da atıldı. 1950’li yıllarda Türk belediyeciliği bu yanını da kaybetti ve ciddi bir vizyonsuzlukla karşı karşıya kaldı.
1960 sonrası dönemin en önemli adımlarından biri 27 Temmuz 1963 tarihli ve 307 sayılı kanundur. Daha önceleri Belediye Meclisi tarafından seçilen belediye başkanlarının bu yasa ile, doğrudan, serbest ve nispi temsil esasına dayanan bir seçimle göreve gelmeleri kabul edildi.
1960 sonrasında belediyelerin mali açıdan zayıflamalarının üç nedeni vardır: 1. Anayasa Mahkemesi’nin yapılan itirazlar sonucu bazı belediye gelirlerini iptal etmesi, 2. merkezi hükümetlerin belediyelerin gelir kaynaklarını ellerinden alıp, kendine gelir kaynağı haline getirmesi, 1960 sonrası gelişen sendikal hareket sonucu, işçi ve memur haklarındaki yükselme sonucu bunlara ödenen ücretlerdeki artışın etkisi (ayrıca partizanca kadrolaşmalar sonucu çalışan sayısındaki ciddi artış ve bunun getirdiği büyük mali külfet).
Tüm bu olumsuzluklara rağmen, 1973-1980 dönemi, Türkiye belediyeciliğinin tarihinde bir dönüm noktasıdır. 1950’lerde başlayan ve 1970’lerdehız kazanan kentlere yönelik yoğun göç ve buna paralel olarak ortaya çıkan gecekondulaşma kentlerin çehresini tamamıyla değiştirmişti. Ortanın Solu politikasının benimseyen CHP’nin bu kesimlerin oylarını alarak yerel yönetimlerde iktidar olması yepyeni bir belediyecilik anlayışı başlattı: Sosyal Demokrat Belediyecilik.
Türkiye’de kırsal kesimden kentlere yönelik göçü iki döneme ayırmak mümkündür. Bunlardan birincisi 1980’e kadar olan dönemdir. Bu göçler isteğe bağlı/iradi göçlerdir. Büyük kentlere iş bulmak, sosyal ve ekonomik nedenler, daha bir eğitim imkanı gibi nedenlere dayanır. Kente entegrasyonda isteklidir. Örneğin 1980’e kadar İstanbul Karadeniz’den yoğun bir göç almıştır. Bunlar CHP içinde de aktif ve etkin politika yapmışlardır (Ali Topuz, Aytekin Kotil, Orhan Eyüpoğlu gibi). 1980 sonrası göçler ise, iradi değil, zorunlu göçler grubuna girer. Terör ve güvenlik nedeni ağır basar kente göçte. Etnik ve mezhep kimliği belirgindir. Kent entegrasyonda 1980 öncesindekiler gibi istekli değildir. İçe kapalı, gettosal bir nitelik taşır. CHP, 1980 öncesindeki göç dalgasının kitlesel desteğini sağlarken, 1980 sonrasındaki göç dalgasının kitlesel desteğini (Aleviler hariç) sağlayamamıştır.
1973 yerel seçimleri ile birlikte ilk kez İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirler sosyal demokratların eline geçti. Bunda izlenen politikalar sonucu gecekondu oylarının kazanılmasının etkisi büyüktü. Sosyal demokratların güçlü bir merkezi hükümet oluşturamamaları yerel yönetimlere kaynak aktarılmasına, sorunlarına köklü bir çözüm getirilmesine engel oldu (Bu dönemde belediye başkanları sık sık Ankara’ya borç istemeye gidiyor, çalışanların maaşlarını ödemekte zorlanıyordu). Bu dönemde, 1978’de CHP hükümetinin Yerel Yönetimler Bakanlığı kurması da sorunları çözmedi. Türkiye tarihinin ilk ve tek Yerel yönetimler Bakanı Mahmut Özdemir, kendi belediye başkanlarıyla kavgalıydı o dönemde.
1973-80 arasında İzmir’de İhsan Alyanak; İstanbul’da Ahmet İsvan (1973-1977) ve Aytekin Kotil (1977-1980); Ankara’da Vedat Dalokay (1973-1977) ve Ali Dinçer (1977- 1980) parti örgütlerinin desteği ile, önseçimle aday oldular. Kitlesel bir destek de sağlayarak başarılı belediyecilik uygulamaları yaptılar. Metro için çalışmalar, toplu taşımacılık, tercihli yollar, kültür ve sanata destek, kitap kampanyaları, deniz kıyılarının halkın kullanımına açılması, halk plajları, tarihi eserlerin restorasyonu (İstanbul’da Turing’le yapılan anlaşma sonucu köşk ve sarayların restorasyonu), TANSA’lar, ekmek fabrikaları... Bu dönem belediyeleri öncekilerden zihniyet olarak tamamıyla ayrılıyorlardı. Temel felsefeleri: Demokratik belediye, üretici belediye, tüketimi düzenleyici belediye, kaynak yaratıcı belediye, işbirliği ve dayanışmayı temel alan belediye...
Ekonomik bunalım ve terör olaylarının dorukta olduğu bu dönemde belediye hizmetlerinin yürütülmesinde büyük zorluklar da yaşanıyordu. Ancak, her şeye rağmen, % 50-60’lar civarında alınan oylarla kazanılan bu belediye başkanlıklarında CHP’li belediye başkanları başarılı oldular ve “unutulmaz” belediye başkanları olarak tarihe geçtiler. Bu dönemde yerel yönetimlerdeki başarılar, genel seçimlerdeki başarıları da destekledi. 1989 döneminde ise, bunun tersinin olduğunu söyleyebiliriz21.
1980 Sonrası Belediyecilik
12 Eylül askeri müdahalesi ile birlikte, belediyecilik anlayışında bir dönem kapandı, yeni bir dönem başladı. ANAP tarzı belediyeciliğin, “işbitirici” belediyeciliğin egemen olduğu bu dönem belediyeciliği tarz olarak Menderes dönemi belediyeciliği ile benzerlikler taşımaktadır.
Bu dönemin önemli gelişmelerinden biri, 27.6.1984 tarih ve 3030 sayılı Büyükşehir belediyelerine ilişkin yasal düzenlemedir. Söz konusu dönemde Büyükşehir belediyesi örgütlenmesi ve belediye gelirlerinin arttırılması, belediyelerinin ekonomik olarak rahatlamalarını sağlamıştır.
1980 sonrası döneme damgasını vuran iki tarz belediyecilik anlayışından söz edilebilir:
a. ANAP Belediyeciliği (1984-1989)
b. Milli Görüş/AKP Belediyeciliği (1994 -)
1989 yılında yapılan yerel seçimlerde SHP başarılı oldu; ama, aynı başarının belediye yönetiminde gösterilebildiğini söylemek zor.
CHP’nin bugün yerel seçimlerde başarılı olması izleyeceği politikalara bağlıdır. 3 Kasım 2002 seçimleri göstermiştir ki, CHP, kent merkezinden, üst gelir gruplarından oy alan bir partidir. Alt gelir gruplarından, varoşlardan aynı ölçüde oy alamamaktadır (Alevi oyları hariç). Örneğin Alsancak, Göztepe, Güzelyalı, Mavişehir gibi yörelerde oyları % 50-60 civarında iken, Kadifekale’de % 6’dır. 1980 öncesi varoşların oylarını alabilen CHP, bugün bu oyları alamamaktadır. Bunda parti politikalarının yanı sıra, varoşlardaki insan yapısının (iradi göçten zoraki göçe, etnik kimliğin ön plana çıkması) farklı olmasının da etkisi büyüktür.
Önümüzdeki süreçte CHP’nin ve muhalefet partilerinin yerel seçimlerde başarılı olması bir zorunluluktur. Bu açıdan 1973-1980 dönemi sosyal demokrat belediyecilik anlayışından ve uygulamalarından alınacak çok dersler vardır, günün koşullarına uydurmak şartıyla.
Konu hakkında okuma listesi:
Samet Ağaoğlu, Demokrat Partinin Doğuşu ve Yükseliş Sebepleri Bir Soru, İstanbul, 1972.
M. Ali Gökaçtı, Dünyada ve Türkiye’de Belediyecilik, Ozan yay., İstanbul, 1996.
Korel Göymen, “Türkiye’de Yerel Yönetim”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, c. 10, İletişim yay., ss. 2838-2844.
Gönül Tankut, Bir Başkentin İmarı Ankara (1929-1939), Anahtar Kitaplar, İstanbul, 1993.
İlhan Tekeli, Türkiye’de Belediyeciliğin Evrimi, Ankara, 1978.
Türk Belediyeciliğinde 60. Yıl, Uluslararası Sempozyum, Ankara, 23-24 Kasım 1990, Bildiriler ve Tartışmalar, Ankara Büyükşehir Belediyesi yay., Ankara.
Hakkı Uyar, Karadenizli Bir Politikacı: Aytekin Kotil, (yayınlanmamış biyografi).