<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Ege Meclisi</title>
    <link>https://www.egemeclisi.com</link>
    <description>Ege Meclisi</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.egemeclisi.com/rss/ozel-haber" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 27 Aug 2026 23:24:15 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/rss/ozel-haber"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Vefa Nerede Biter, Rüzgâr Nereye Eser?]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/vefa-nerede-biter-ruzgar-nereye-eser</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/vefa-nerede-biter-ruzgar-nereye-eser" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Vefa, sadece geçmişe duyulan bir saygı değil; geleceğe verilen bir karakter sözüdür.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanoğlunu tanıdığımızı sandığımız an, genellikle en çok yanıldığımız andır. Yıllardır aynı sofrayı paylaştığımız aile bireylerimizin, aynı vizyonu paylaştığımız iş ortaklarımızın ya da dostlarımızın bir sabah bambaşka tercihlerle karşımıza çıkması, zihnimizdeki<strong> "insan" </strong>tanımını sil baştan yazmamıza neden olur. Yaşam tarzına, savunduğu değerlere ve o güne kadarki duruşuna tamamen zıt kararlar alan insanları gördüğümüzde yaşadığımız o derin şaşkınlık, hayatımızda sadece bir hayal kırıklığı olarak kalmaz.</p>

<p>Peki; dün toprağa diktiğimiz ağacın bugün meyvesini başkasının bahçesine düşüren, kişileri kendi öz değerleriyle çelişen tercihlere sürükleyen bu dönüşümün arkasında ne var?</p>

<h3><strong>1. Değerlerin Aşınması ve Çıkar Odaklı Adaptasyon</strong></h3>

<p>Toplumsal yapıda bireylerin kararlarını belirleyen en güçlü etkenlerden biri, ait olma ve mevcut konfor alanını koruma arzusudur. Birey; yıllarca biriktirdiği<strong> "vefa" </strong>duygusunu veya ilkelerini, anlık güç, statü ya da ekonomik getiri vaatleri karşısında ikinci plana atabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sosyolojide <strong>"fırsatçı uyum" </strong>olarak adlandırılan bu durum, kişinin kendi geçmişini ve temsil ettiği değerleri reddetmesi pahasına yeni bir güce yelken açmasıdır. Aile içinde mirastan pay alma kaygısıyla değişen dengelerden, iş hayatında yıllarca birlikte emek verdiği yapıyı tek kalemde silip rakip safa geçen profesyonellere kadar bu savrulmanın temelinde tek bir gerçek yatar: İlkelere dayalı vefa anlayışının yerini, çıkarlara dayalı düşüncenin alması. Birey, yeni tercihini meşrulaştırmak için kendi geçmişine yabancılaşmayı dahi göze alır.</p>

<h3><strong>2. Bildiğimiz İnsanların Tanımadığımız Tercihleri</strong></h3>

<p>Bir insanın hayat görüşüne tamamen zıt bir karar almasının bir diğer nedeni ise uzun süre taşımak zorunda kaldığı <strong>"rol yapma"</strong> yüküdür. Toplumsal baskı, ailevi beklentiler ya da iş çevresinin getirdiği kalıplar nedeniyle yıllarca kendi gerçek arzularını baskılayan bireyler, kırılma noktalarında tam tersi yönlere savrulabilirler.</p>

<p>Örneğin; hayatı boyunca sadakat, mütevazılık ve etik değerler üzerine söylem geliştiren birinin, eline fırsat veya güç geçtiğinde tanıyamayacağımız bir kibir ve vefasızlıkla hareket etmesi bu çelişkinin ürünüdür. Aslında o kişi zıt bir karar almamış, yıllardır içinde büyüttüğü ama ifade edemediği <strong>"öteki benliğini"</strong> serbest bırakmıştır. Çevresindekiler için <strong>"şok edici bir değişim" </strong>gibi görünen bu durum, esasen maskenin düşmesi ve örtük kimliğin eyleme dökülmesidir.</p>

<p>İnsanların savrulduğu, fikirlerin ve duruşların ucuzladığı bir çağda omurgalı kalabilmek ve tercihlerini ilkelere bağlayabilmek en büyük erdemdir.</p>

<p>Başkalarının savruluşları karşısında şaşkınlığa uğrasak da bize düşen; kendi ilke ve değerlerimizin haritasını doğru çizmek ve vefayı bir tercih değil, bir kimlik meselesi olarak görmeye devam etmektir.</p>

<p><strong>Son cümle: "Vefa, sadece geçmişe duyulan bir saygı değil; geleceğe verilen bir karakter sözüdür."</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/vefa-nerede-biter-ruzgar-nereye-eser</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Aug 2026 06:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/08/vefa-nerede-biter.png" type="image/jpeg" length="71518"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devlet-tarikat ilişkileri]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/osmanlidan-cumhuriyete-devlet-tarikat-iliskileri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/osmanlidan-cumhuriyete-devlet-tarikat-iliskileri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tarih boyunca devlet denetiminin zayıfladığı her dönemde tarikatlar siyasallaşarak ciddi bir güvenlik tehdidine dönüşmüştür.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı’dan günümüze devlet ve tarikatların ilişkileri konusunda tarihsel anlamda süreklilikler ve farklılıklar olduğu görülmektedir.</p>

<p>17. yüzyılda yani 1600’ler boyunca gücünü ve etkisini sürdüren Kadızadeliler Hareketi, günümüzdekine benzer ölçekte paralel bir yapılanmaya girişmiş, devlet içerisinde söz sahibi olmuştur. IV. Murat ve IV. Mehmet dönemlerinde ortaya çıkan Kadızadeliler Hareketi, Osmanlı tarihindeki en köktenci/radikal hareketlerin başında gelmektedir. Bugünkü selefi yapılara benzemektedir. Vaiz Kadızade Mehmet Efendi’nin fikirleri etrafında şekillenen bu akım, Hz. Muhammed’den sonra ortaya çıkan her şeyi bidat olarak kabul etmekte ve dolayısıyla reddetmekteydi. Onlara göre saf İslam’a, Hz. Muhammed dönemine dönülmeliydi. Bu söylemler çerçevesinde zamanla bürokraside ve sarayda güç kazandılar ve otorite haline geldiler.</p>

<p>Hareket, sadece vaaz vermekle yetinmeyip camileri kontrolleri altına almışlardır. İslam’ın tasavvufi yorumlarını ve tarikat ayinlerini (raks, devran, müzikli zikirleri) bidat yani dine sonradan sokulan sapkınlıklar olarak görüp yasaklatmaya giriştiler.</p>

<p>Kadızadeliler Hareketinin karşısında Sivasiler olarak tanımlanan geleneksel mutasavvıflar vardı. Aralarında yaşanan sert mücadele neticesinde Kadızadeliler, İstanbul’daki kadılık ve Şeyhülislamlık makamları üzerinde baskı oluşturarak muhaliflerini tasfiye ettiler. IV. Mehmet döneminde sarayda büyük nüfuz sahibi oldular.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1826 tarihinde II. Mahmut döneminde Yeniçeriliğin tasfiyesi askeri ve siyasi bir tasfiyedir. Ancak olayın bir de dini tasfiye boyutu vardır. Çünkü Yeniçerilik ile Bektaşilik arasındaki organik ilişki, Yeniçeriliğin tasfiyesi sürecinde Bektaşiliğin de tasfiyesini beraberinde getirdi. Bu dönemde Bektaşi tekke ve zaviyeleri kapatıldı ve mülklerine devlet tarafından el konuldu. Bektaşi babalarının bazıları sürgüne gönderildi, bazıları da idam edildi. Pek çok önemli Bektaşi dergahları Nakşibendi şeyhlerine devredildi. Burada mesele Bektaşi-Yeniçeri ittifakına karşı, merkeziyetçi yapıyı destekleyecek Sünni-Nakşibendi yapının bir denge unsuru olarak çıkarılmasıydı. Bunun sonraki iki yüzyıllık tarihteki sonuçlarını ve etkilerini toplum olarak düşünmek yerinde olacaktır. Ancak bunun anlık, politik ve pragmatik bir uygulama olduğunu söylemek gerekir. Bektaşilik dini kimliği ile değil Yeniçeriliğin destekçisi siyasi bir unsur olarak tasfiye edildi.</p>

<p>Genel olarak bakacak olursak Osmanlı Devleti tarikatları yasaklamaktan ziyade onları kontrol ve denetim altında tutmayı tercih etti. Bunun en somut örneği Tanzimat sonrasında, 1866’da oluşturulan Meclis-i Meşayih’tir. Bu kurum, tekkelerin denetimini, şeyhlerin atanmasını veya görevden alınmasını, dini vakıfların yönetimini ve tarikat içi disiplini devlet adına kontrol etme amacı güdüyordu. Örneğin bir tekkede şeyhlik makamı ölüm vb. bir nedenle boşaldığında, yerine gelecek adayın atanmaya uygun olup olmadığı Meclis-i Meşayih'in onayına bağlıydı. Dolayısıyla bir devlet denetimi ve ataması söz konusuydu. Bulunduğu makama yakışmayan davranış sergileyen ya da devletle ters düşen şeyhler görevden alınabiliyordu. Bu noktada tarikatlar, Hamidiye alayları gibi, Aşiret mektepleri gibi devlet mekanizmasını destekleyici bir unsur olarak düşünülüyordu. Neticede din (ve tarikatlar) topluma huzur, orduya moral/motivasyon vermeliydi.</p>

<p>Osmanlı Devleti, klasik Osmanlı reformculuğu çerçevesinde -Cumhuriyet’ten farklı olarak- 19. Yüzyıl boyunca tarikatları yok etmekten ziyade yeniden yapılandırılan/tanzim edilen devlet mekanizmasına uygun bir şekilde yeniden dizayn etmek istemiştir. Bektaşilik gibi siyasallaşma eğilimi gösteren ve dolayısıyla devlet için tehdit oluşturan yapılar tasfiye edilirken diğer tarikatlar Meclis-i Meşayih yapısıyla devlet bürokrasinin dolaylı bir parçası görülmüştür. Cumhuriyet işte Osmanlı Devleti’nin denetim altına almaya çalıştığı ama hiçbir zaman tam anlamıyla denetim altına alamadığı bu dini yapıları, laik ulus devletin önünde ciddi bir engel olarak tasfiye etmeye girişti. Cumhuriyetin karşı olduğu şey din değil, tarikatlardı. Cumhuriyet, Şeyh Sait isyanının hemen ardından 30 Kasım 1925 tarihli ve 677 sayılı Kanun ile tekke, zaviyeler ve türbeleri kapattı; dervişlik, şeyhlik, çelebilik gibi unvanları yasakladı. Burada dikkat edilmesi gereken Sünni – Alevi ayrımının yapılmamasıdır. Bu noktada rejim ulus devlet inşa sürecinde organize muhalif dini yapıların tasfiyesiyle rejimi koruma politikası benimsedi. Dini bireysel alanda tanımladı. Tarikatları, birey ile Allah arasında aracı olmaktan çıkarma politikasını benimsedi. Bu noktada Kur’an meal ve tefsirleri yaptırarak, vatandaşı aracıya ihtiyaç duymaktan çıkarmak istedi.</p>

<p>İster Osmanlı, ister Cumhuriyet döneminde olsun devletin zayıf düştüğü, denetim mekanizmalarının gevşediği ya da liyakatin yerini sadakatin aldığı kriz anlarında devlet içerisinde örgütlenerek devletin kılcal damarlarına kadar sızarak ciddi bir güvenlik zafiyeti oluşturdular. Bu yapılar dini/uhrevi yapılar olmaktan çıkarak dünyevi hırslara, ekonomik ve siyasi güç elde etmeye ve hatta devlette içerisinde önce nüfuz elde etme sonra da tamamıyla devleti elde etmeye yöneldiler. Bu yapıların emperyalist devletler ve onların istihbarat örgütleriyle çalışmadığını düşünmek elbette gerçek dışı olacaktır.</p>

<p>Yüzyıllardır devlet-tarikat ilişkisi gerilimli bir ilişkidir. Bu bizde de Batı dünyasında da böyledir. Atatürk dönemi Türkiye’si, kendinden önceki ve sonraki dönemlerden farklı olarak bu yapıları kontrol etmek yerine radikal bir şekilde ortadan kaldırmayı tercih etti. Bu yapıları kontrol etmek kolay değildir; bu yapıların devlete sızması ve devleti ele geçirmesi noktasında geçmişten şüphesiz dersler çıkarıldığı varsayılabilir. Ancak çıkarılan derslerin yeterli olduğunu gönül rahatlığı ile söylemek o kadar kolay değildir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/osmanlidan-cumhuriyete-devlet-tarikat-iliskileri</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 10:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/08/devlet-tarikat.png" type="image/jpeg" length="55613"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Son Savunma Savaşı: Sakarya]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/son-savunma-savasi-sakarya</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/son-savunma-savasi-sakarya" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sakarya Zaferi, uzun süren yenilgiler zincirini kırarak hem Cumhuriyet’in yolunu açmış hem de Atatürk’ün ebedî başkomutanlığını tescillemiştir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sakarya Meydan Savaşı, Atatürk tarafından <strong>melhame-i kübra</strong> yani büyük ve kanlı savaş olarak tanımlanmıştı. Sakarya Meydan Savaşı, Türk Kurtuluş Savaşı’nın en önemli kilometre taşıdır. Yunan ilerleyişinin durdurulduğu, hatta 1683 Viyana’dan beri Osmanlı/Türk gerileyişinin yüzyıllar sonra durduğu savaştır. Bu savaşla Viyana’dan beri, Avrupa’nın ortasından Anadolu’nun ortasına kadar süren 238 yıllık gerileyiş Sakarya’da durduruldu. Savaş öncesinde ordu, Sakarya nehrinin doğusuna çekildi ve ama bu geri çekilme yüzyıllardır bozgun şeklinde geri çekilen ordunun belki de ilk kez bozgun şeklinde olmayan ilk kontrollü geri çekilmesiydi. Bu çekilme Türk tarihindeki son çekilme oldu. 13 Eylül 1683’te Viyana’da başlayan gerileme, 13 Eylül 1921’de, 22 gün 22 gece süren meydan savaşının kazanılmasıyla sona erdi.</p>

<p>1176 tarihli Miryokefalon Savaşı nasıl ki Türklerin Anadolu’dan atılamayacağını teyit ettiyse, Sakarya Meydan Savaşı da Ankara’nın ele geçirilemeyeceğini, Türklere Sevr’in kabul ettirilemeyeceğini gösterdi. Yunan ordusunun Anadolu içlerine sürüklenerek, Anadolu’nun harim-i ismetinde boğulması sağlandı.</p>

<p>Sakarya Savaşı öncesinde, Türk ordusu Batı cephesindeki ilk yenilgisini yaşadı. Eskişehir-Kütahya Savaşları ordunun hem Sakarya nehrinin doğusuna çekilmesine hem de Eskişehir ile Kütahya’nın kaybedilmesine yol açtı. Ordunun kontrollü bir şekilde Sakarya nehrinin doğusuna çekilmesi, savunma hattının geriye alınması ve ama bu hattın kırılmaması demekti. Türk’ün ateşle imtihanının yaşandığı bu savaş sırasında, dünya savaş tarihine Atatürk yeni bir strateji kattı:</p>

<p><i>"Hatt-ı müdafaa yoktur; sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça vatan terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüzütamı (birlik), bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüzütam ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur".</i></p>

<p>Bu ifadeler Sakarya nehrinin doğusuna kontrollü çekilişten sonra artık geri çekilmenin ne pahasına olursa olsun durdurulması, dişini tırnağına takarak, tırnaklarını toprağa geçirerek direnmek esastı. Gerçi Ankara düşse de direniş devam ederdi. Ancak herhalde direniş hareketi çok büyük yara alırdı, toparlanmak hiç de kolay olmazdı. Bu nedenle Atatürk’ü ebedi başkomutan haline getiren Başkomutanlık Kanunu’nun (5 Ağustos 1921) ardından Tekalifi Milliye Emirleri çıkarıldı ve halkın elinde ne varsa (bakliyattan, iç çamaşırı, çarık, kesici alet, çivi, tel vs) toplandı, asker kaçaklarını önlemek için İstiklal Mahkemeleri yeniden kuruldu (7-8 Ağustos 1921).</p>

<p>Sakarya Meydan Muharebesi neticesinde Türk ordusu 5713 şehit verdi, 18,480 da yaralı vardı. Yunan ordusu ise 3758 ölü vermişti, 18.955 de yaralısı vardı. Sakarya Meydan Savaşı, Türk ordusunun en çok subay kaybettiği savaştır. Hem uzun süreli meydan savaşı niteliği ve subaylar da dahil olmak üzere verilen kayıplar, Sakarya Savaşı’nın ne büyük zorluklarla sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır. Subay ihtiyacı, o kadar ileri boyuttadır ki hem subay yetiştirmeye ve hem de İstanbul’daki subayları ikna ederek Anadolu’ya getirilmeye çalışılmıştır. Büyük Taarruz sırasında ordunun kurmay başkanı olan Asım Gündüz, Sakarya Zaferinden sonra Anadolu’ya geçti. Ordunun taarruza hazırlanmasına büyük katkı sağladı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sakarya Zaferiyle birlikte Türk ordusu karşısında Yunan ordusuna çekilmek başka alternatif kalmadı. Ancak Türk ordusu elinde ne var ne yoksa harcadığı için, Yunan ordusunu takip edecek, taarruz edecek güçte değildi. Bu nedenle Yunan ordusu geri çekilirken Türk halkına karşı tecavüz, saldırı, katliam ve yağmalarda bulundu. Yüz binlerce insan evsiz kaldı. Türk ordusu Büyük Taarruz ile Yunan ordusunun çekilirken bir daha bunları yapmasına elden geldikçe fırsat tanımadı. Süvari kolordusu Yunan ordusunun toplanmasına ve büyük katliamlara girişmesine izin vermedi.</p>

<p>Atatürk, Erzurum Kongresi öncesinde askerlik mesleğinden istifa etmişti. Dolayısıyla Sakarya Savaşı sonuna kadar askeri bir rütbesi yoktu. Sakarya Zaferinin ardından Meclis, Atatürk’e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanı verildi.</p>

<p>Savaş sırasında Başkomutan ve TBMM Başkanı Atatürk, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, Milli Savunma Bakanı Refet Bele ve Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü idi. Zaferin hemen ardından 14 Eylül’de Atatürk, millete bir beyanname yayınladı, zaferi duyurdu ve varını yoğunu vererek vatan savunmasına büyük katkı sağlayan millete teşekkür etti:</p>

<p><i>“Millete beyanname:</i></p>

<p><i>Kutsal topraklarımızı çiğneyerek Ankara’ya girmek ve vatanın bağımsızlığının fedakar koruyucusu olan ordumuzu yok etmek isteyen Yunan ordusu yirmi bir gün devam eden çok kanlı savaşlardan sonra Allah’ın yardımıyla mağlup edilmiştir.</i></p>

<p><i>Ordumuzun karşı saldırıya geçmesi üzerine yüz geri etmek suretiyle kahraman Türk askerinin süngülerinden kurtulmak isteyen düşman ordusuna geri çekilme sırasında aman verilmemiş ve mühim kuvvetleri Sakarya’nın doğusunda imha olunmuştur. Sakarya’dan geçerek şaşkın ve düzeniz Batıya doğru çekilen kısımlarının peşini bırakmayarak masum Türk milletinin hayat ve bağımsızlığına canavarca tecavüz edenlere hak ettikleri cezayı vermek için ordumuz sönmez bir azim ve kahramanlıkla görevini yerine getirmeye devam ediyor.</i></p>

<p><i>İstanbul’da o zaman kendisine Türk Hükümetini adını veren ve fakat yabancılara hoş görünmek gayretiyle Türk milletinin en kutsal menfaatlerini ayaklar altına alan, vatan sevgisinden mahrum birtakım yöneticilerin canice hoşgörüsünden yararlanarak İzmir’e çıkan düşman bundan önce İnönü ve Dumlupınar’da tekraren Türk azim ve imanı karşısında kahredilmiş ve mağlup edilmiş idi. Ancak bu derslerden ibret almayan ve hiçbir hakka dayanmadan kutsal vatanımıza tecavüz etmekte ısrar eden Yunanlar bu defa Kral Konstantin’in hırs ve saltanatını tatmin için memleketlerinin bütün kaynaklarını açtılar ve para, asker, malzeme konusunda hiçbir fedakarlıktan çekinmeyerek aylarca hazırlandılar. Ayrıca Doğudaki siyasi menfaatlerini korumak için masum insanların kanlarının dökülmesini arzu eden bazı aciz dostlarının gizli yardımlarına, teşviklerine dayandılar. Bu şekilde meydana getirdikleri düzenli ve donanımlı büyük bir ordu ile pervasızca Anadolu içlerine saldırdılar ve düşünmediler ki: Türklerin vatan sevgisiyle dolu göğüsleri kendilerinin melun ihtiraslarına karşı daima demirden bir duvar gibi yükselecektir. Gerçekten milletimiz düşmanın hazırlıklarına karşılık hiçbir fedakarlıktan çekinmedi, ordumuzu takviye için para, insan, silah, hayvan, araba ve özetle her ne lazımsa büyük bir istekle verdi. </i><strong><i>Avrupa’nın en mükemmel silahlarıyla donatılmış Konstantiniye ordusundan, ordumuzun donanım itibarıyla geri kalmaması ve hatta ondan üstün olması gibi inanılmaz bir mucizeyi Anadolu halkının fedakarlığına borçluyuz. Milli amaç uğrunda milletin fertlerinin kişisel menfaatlerini yok sayarak gösterdikleri harikalar, torunlarımızın ve soyumuzun sonsuza dek gurur kaynağı olacaktır. </i></strong><i>Bu genel çabalar sayesindedir ki: Ordumuz ölümü hiçe sayarak hiçbir dakika tereddüt etmeyerek yüksek bir manevi kuvvetle düşmana saldırdı. </i><strong><i>Canımızı ve namusumuzu almak üzere Haymana ovalarına kadar gelen düşman askerleri esir düştükleri zaman yüce gönüllü askerlerimizden ilk olarak bir parça ekmek istemeleri, mağrur düşmanlarımızın akıbetini gösteren manidar bir durumdur. </i></strong><i>Bu derece fedakarlık hissi ile topraklarımızı savunan milletimiz ne kadar gurur duysa haklıdır. </i></p>

<p><i>Bağımsızlık mücadelemizde yardımını Türk milletinden esirgemeyen Cenab-ı Hakka şükretmeyi asla unutmayalım. Bizler esasen meşru olan davamızda Allah’tan hiçbir zaman ümidimizi kesmedik. Hiç kimsenin hakkına tecavüz etmek istemediğimiz gibi diğerleri tarafından hayat hakkı ve bağımsızlığımıza saygı gösterilmesinden başka talebimiz yoktur.</i></p>

<p><i>Milli sınırlarımız içerisinde yabancı müdahalelerden uzak olarak her medeni millet gibi hür yaşamaktan başka amacı olmayan Türk milletinin meşru hakkı, sonunda insanlık ve medeni alem tarafından tanınacaktır. Ancak silahlarımızı amacımız tamamen elde edildikten sonra bırakacağımızdan pek yakın olan bu ana kadar bütün milletimizin eskisi gibi azami derece gayret ve fedakarlık göstermesini dilerim.</i></p>

<p><i>Cenab-ı Hakk vatanımızı her türlü bela ve kötülüklerden koruma noktasında yardımını devam ettirsin. Amin”. </i></p>

<p>Sakarya Meydan Savaşı, yüzyıllar süren geri çekilmeye ve yenilgiler zincirine son vermiş, kazanılan zafer Büyük Taarruz’un önünü açtığı kadar, çağdaş Türkiye’nin, Cumhuriyetin habercisi olmuş, Atatürk’ün ebedi başkomutan ve ebedi lider olmasını sağlamıştır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/son-savunma-savasi-sakarya</guid>
      <pubDate>Fri, 21 Aug 2026 10:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/08/sakarya-savasi.png" type="image/jpeg" length="10243"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kürt sorunu 100 yıllık mı?]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/kurt-sorunu-100-yillik-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/kurt-sorunu-100-yillik-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[DEM Parti gibi aktörlerin 100 yıllık sorunun faturasını Cumhuriyet'e ya da 1924 Anayasası'na kesmesi gerçeklerle bağdaşmamaktadır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Siyaset zemininde Kürt meselesinin <i>“100 yıllık (bir) sorun” </i>olduğu dillere pelesenk edilmiş durumda ve sanki bir <i>“a priori”</i> (tartışmasız doğru) olarak önümüze konulmaktadır. Oysa mesele hiç de öyle değildir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan merkezileşme (II. Mahmut ile başlayan ve Atatürk’ün vefatına kadar süren, 1808-1938 yılları arasını kapsayan 130 yıllık bir dönem söz konusudur!) tarihini ve devlet-aşiret ilişkilerini kavramak gerekir.</p>

<p>DEM Parti ve benzeri siyasal aktörlerin 100 yıllık sorun dediklerinde faturayı Cumhuriyet’e (1923) ya da 1924 Anayasası’na kesmeleri gibi bir durum söz konusudur. Onlara göre sorun laikleşme ve ulus devlet inşası politikalarından kaynaklanmaktadır. Oysa bunun gerçeklerle hiçbir ilgisi bulunmaktadır. Nitekim tarihsel verilere baktığımızda bölgedeki ilk büyük çaplı ayaklanmalar ve çatışmalar, 19. Yüzyılın başlarında II. Mahmut döneminden itibaren Osmanlı merkezileşme sürecinden kaynaklanmaktadır. Tam da bu noktada Osmanlı, merkezi otoriteyi tanımayan ve birer güç olarak ortaya çıkan ayanlarla da mücadele etmiştir.</p>

<p>Kürt nüfusunun Osmanlı sistemine entegrasyonu Osmanlı-Safevi mücadelesi sürecinde oldu. Yavuz dönemindeki Çaldıran Savaşı (1514) sonrasında İdris Bitlisi’nin koordinasyonu ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt mirlikleri/aşiretleri, Osmanlı idari sistemine eklendi. Bölgedeki aşiret beylerine Yurtluk-Ocaklık ya da Hükümet Sancağı statüsü verildi. Bu, vergi ve asker toplama karşılığında özerklik demekti. Dolayısıyla devletle oluşan bağ, gevşek bir bağdı. Osmanlı merkezi yönetimi, sınır güvenliği ve Doğu sınırında uzun süre devam eden Safevi tehdidi gibi kaygılarla derebeylik benzeri bir sistemi yüzyıllar boyunca korudu ve bu sisteme hiç müdahale etmedi. Ta ki 19. Yüzyılda devletin modernleşme ve merkezileşme çabasına gelene kadar… Dolayısıyla bölgedeki ayaklanmaların ne Cumhuriyet’le, ne de Kemalizm ile bir ilgisi var.</p>

<p>19. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı, emperyalizmin yoğun baskısı ve müdahalesi altındaydı. Avrupalı büyük devletlerin müdahalesi, Rus yayılmacılığı ve Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın merkezi yönetimle girdiği çatışma, İlber Ortaylı’nın deyimiyle imparatorluğun en uzun yüzyılını beraberinde getirdi. Osmanlı açısından varoluşsal bir kriz söz konusuydu. İşte bu sürecin başında II. Mahmut, bu ve benzeri krizleri aşmak ve modern bir devlet yaratmak için geleneksel yapının dışına çıkarak radikal bir merkezileşme politikasını benimsedi. Ondan sonra gelen padişahlar ve Cumhuriyet de bu merkezileşme politikasını sürdürdü. Dersim isyanının bastırılması, merkezileşme noktasında konulan son noktadır.</p>

<p>II. Mahmut’un benimsediği ve sonra da devam ettirilen politikalar çerçevesinde yerel güç odakları (ayanlar, derebeyleri, Doğu’daki Kürt emirlikleri) tasfiye edildi ve yerlerine merkezden valiler atandı. Aslında bugün bu emirlikler noktasında Ahmet Türk’ü ve benzerlerini nereye koymak gerekir? Yüzyıllar süren özerkliklerini, mali ve idari ayrıcalıklarını ve bölgesel otoritelerini kaybeden aşiret ve emirlik yöneticileri devlete isyan ettiler. Örneğin 1830’lardaki Ravaduz isyanı (Mir Muhammed) ve 1840’lardaki Bedirhan Bey isyanı Cumhuriyet döneminde çıkmadı, ondan neredeyse 100 yıl önce çıktı. Mir Muhammed isyanı merkezileşmeye karşı çıkan ilk büyük ölçekli isyanlardan biridir. Cizre Botan emiri Bedirhan Bey’in isyanı Tanzimat’ın ilanı ve merkezden vali atanmasına tepki niteliğinde olan aşiret isyanıdır. Dolayısıyla bu isyanların Halifeliğin kaldırılması ve laikliğin benimsenmesiyle ilgisi yoktur. Ayrıcalıklarını ve bölgesel egemenliklerini yitiren aşiret/mir yapılarının isyanı söz konusudur.</p>

<p>19. yüzyıl isyanları ideolojik/milliyetçi bir karakter taşımaz. Daha çok feodal/geleneksel ayrıcalıkların yitirilmesi ve merkezi yönetimin vergi, asker alma yetkisini doğrudan kullanmasına direniş niteliği taşır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>DEM Parti ve benzerlerinin feodal yapıdan, ağalık düzeninden şikayetlerine rastlamayız. Onlar 100 yıllık sorun diyerek Cumhuriyetin kuruluş felsefesine, ulus-devlet modeline ve Anayasal anlamda ayrım gözetmeksizin bütün vatandaşların eşit olarak tanımlanmasına itiraz etmektedirler. Bunun öncesine dönmek de onları aslında tatmin etmez. Onlar Tanzimat öncesine, II. Mahmut dönemi öncesine dönmek istiyorlar. Yurtluk-Ocaklık sistemini modernize (!) ederek 1500-1800 arasındaki ayrıcalıkları, feodal hegemonyayı istiyorlar. Bunun üzerine Avrupa Birliği’nin yerel yönetimlere ilişkin şartlarını dökerek, buna demokratik (!) bir kılıf hazırlamaya çalışıyorlar. Aslında bu noktada DEM de işbirliği yaptığı çevrelerde Cumhuriyetin kuruluş ilkelerinden rahatsızlar. Yolları bu noktada kesişmektedir.</p>

<p>Aslında tarihsel gerçeklik açısından bakıldığında Türkiye’de modern devlet yaratma fikri, II. Mahmut dönemine, Tanzimat’a kadar uzanır. Modern devlet yaratırken geleneksel/feodal yapıyı tasfiye etme fikri Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar gelen ve Atatürk döneminde tepe noktaya ulaşan bir süreçtir. Bu süreçte aşiret ya da bu yapıların dini liderleri (Şeyh Sait’ten Seyit Rıza’ya kadar ve elbette öncesindekilerle…) Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar merkezi otoriteye direndiler. Dolayısıyla direnç sadece Cumhuriyet’e değil, aynı zamanda Osmanlı’ya idi. Bu Osmanlı’nın reformcu, Cumhuriyet’in devrimci politikalarına direnişi değiştirmedi. Dolayısıyla Cumhuriyetin ilk yıllarındaki sözünü ettiğimiz ayaklanmalar, 19. Yüzyıldaki ayaklanmaların devamı niteliğindedir.</p>

<p>Osmanlı’nın devleti kurtarmak için giriştiği merkezileşme politikası ile Cumhuriyet’in yeni inşa etmeye giriştiği seküler ulus devlet, ortak olarak taşradaki feodal ve otonom odakları tasfiye etmek istedi. 19. Yüzyılın başlarından 20. Yüzyılın ortalarına kadar süren bu çaba, tasfiye edilmek istenen odakların direnciyle ve isyanıyla karşılaştı. Bu süreci daha girift kılan ise emperyalizmin sürece müdahalesidir. PKK ve uzantıları da bu 200 yıllık sürecin tam da ortasında yer almaktadır. Bu noktada sorunu doğru tespit etmek gerekir. Doğru tespit, doğru çözümü de beraberinde getirir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/kurt-sorunu-100-yillik-mi</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 22:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/08/kart-sorunu.png" type="image/jpeg" length="24913"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Geleceğe Bir İz, Yarına Bir Eser Bırakmak]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/gelecege-bir-iz-yarina-bir-eser-birakmak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/gelecege-bir-iz-yarina-bir-eser-birakmak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yaşam sona erdiğinde arkamızda saygıyla anılacak bir hikaye bırakabiliyorsak, işte gerçek başarı ve ölümsüzlük budur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hayat dediğimiz uzun ve meşakkatli yolculukta zaman su gibi akıp giderken, insanoğlunun en değişmez arzularından biri hatırlanmaktır. Geçip gittiğimiz bu kubbede hoş bir sadâ bırakmak, sadece kendimiz için değil; ailemiz, kentimiz ve toplumumuz için bir sorumluluktur.<strong> İnsan, dünyaya yalnızca tüketmek için gelmez; üretmek, inşa etmek ve arkasında silinmez ayak izleri bırakmakla sorumludur.</strong></p>

<p>Anı yaşatmak ve adını geleceğe taşımak denince akla ilk olarak taştan, betondan inşa edilen yapılar gelir. Bir kentin haritasını çizerken, o kentin sokaklarına bırakılan mimari eserlerin ve doğru planlanmış alanların nesiller boyu insanlara hizmet ettiğini görürüz. Ancak geleceğe bırakılan iz, sadece haritalarda yer alan binalardan ibaret değildir. Bazen kaleme alınan birkaç satır, kütüphane raflarında yıllarca yaşayan bir kitap, bir okul, yetiştirilen bir fidan ya da korunan bir ekosistem; insanın bu dünyadaki en güçlü imzası haline gelir.</p>

<h2><strong>Geleceği İnşa Eden Duruş: Eserden Öte Örnek Olmak</strong></h2>

<p>Maddi eserlerin ötesinde, belki de en kıymetli mirası insanın yaşam karşısındaki duruşu ve ahlaki pusulası oluşturur. Ailede evlatlarımıza, toplumda ise çevremize bıraktığımız en büyük eser; liyakatimiz, vefamız, dürüstlüğümüz ve adalet duygumuzdur. <strong>Çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras mal mülk değil; gururla taşıyacakları temiz bir isim ve hayat karşısında dimdik duran bir duruş örneğidir.</strong></p>

<p>Toplumlar, binalardan ziyade rol model alabilecekleri insanlarla ayakta kalır. Bir sporda pes etmeden bayrağı dalgalandıran gençlerin hırsında, bir öğretmenin öğrencisine kattığı vizyonda ya da zor zamanlarda toplumsal dayanışmayı örgütleyen bir liderin cesaretinde hep bu <strong>'örnek olma'</strong> vizyonu yatar. İnsanlar sözlerinize değil, yaptıklarınıza ve duruşunuza bakarak sizi örnek alır.</p>

<h2><strong>İz Bırakmak Bir Tercih Değil, Vicdan Borcudur</strong></h2>

<p>Yaşadığımız kente, doğaya, sokaktaki canlara ve birlikte yürüdüğümüz insanlara dokunmak; iz bırakmanın en yalın halidir. Bir kentin kültürünü, toplumsal değerlerini korumak ve gelecek nesillere aktarmak bir vatandaşlık görevidir. Bir haritacı hassasiyetiyle hayatı planlarken, geleceğe bırakacağımız engin mirasın temelini bugün attığımızı unutmamalıyız.</p>

<p>İsimlerimizi binalara kazımak zorunda değiliz. Ama yetiştirdiğimiz hayırlı bir evlatla, kaleme aldığımız bir fikirle, diktiğimiz bir zeytin ağacıyla veya topluma ilham veren ilkeli bir duruşla iz bırakabiliriz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Son cümle: “Yaşam sona erdiğinde arkamızda saygıyla anılacak bir hikaye bırakabiliyorsak, işte gerçek başarı ve ölümsüzlük budur.”</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/gelecege-bir-iz-yarina-bir-eser-birakmak</guid>
      <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 06:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/08/gelecege-bir-iz.png" type="image/jpeg" length="27221"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Komşuluk Haritamız Nerede Değişti?]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/komsuluk-haritamiz-nerede-degisti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/komsuluk-haritamiz-nerede-degisti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Unutmayalım; mekânları yenilemek kolaydır, ama kaybolan bir komşuluk hukukunu ve kent kültürünü geri getirmek yıllar alır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir kentin haritasını çizerken sadece yolları, binaları ya da parselleri sınırlandırmayız. Asıl harita, o sokaklarda yürüyen insanların birbiriyle kurduğu bağlarla, selamlaşmalarla, paylaşılan sevinç ve kederle çizilir.</p>

<p>Biz haritacılar teknik olarak sınırları iyi biliriz. Ama ne yazık ki son yıllarda kentlerimizde öyle sınırlar inşa ettik ki, o sınırlar sadece arsa paylarını değil, insani ilişkilerimizi ve komşuluk bağlarımızı da birbirinden ayırdı.</p>

<p>Eskiden mahalle denince akla sadece coğrafi bir alan gelmezdi. Mahalle; kapısı kilitlenmeyen evler, sokakta oynayan çocukların kime emanet olduğunu herkesin bildiği bir güven çemberi, bir evde pişen çorbanın kokusu gitti diye komşunun kapısına götürülen bir tabak sıcaklıktı. Çıkmaz sokaklarda büyüyen o dayanışma ruhu, kentin en güçlü harcıydı.</p>

<h3><strong>Yüksek Duvarlar, Yalnızlaşan Hayatlar</strong></h3>

<p>Peki ne oldu da o geniş gönüllü mahallelerden, dikey duvarlarla çevrili, güvenlik kameralı ama bir o kadar da yalnız binalara taşındık?<br />
Kentsel dönüşüm dedik, betonları yeniledik; yüksek güvenlikli siteler kurduk, kapılarına şifreler koyduk. Fakat fiziki şartları lüksleştirirken, toplumsal dokumuzu ve mahalle kültürümüzü aynı oranda zayıflattık. Aynı asansörde yüz yüze bakıp bir <strong>"günaydın"</strong>ı esirgeyen, yan dairedeki komşusunun adını dahi bilmeyen, ama sosyal medyada yüzlerce hiç tanımadığı insanla <strong>"takipleşen"</strong> bireylere dönüştük.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Mesele elbette modernleşmeye ya da kentin gelişmesine karşı olmak değil. Mesele, dönüşürken neyi geride bıraktığımızı fark edememek.</p>

<h3><strong>Bir Kentin En Doğal Sigortası: Komşuluk</strong></h3>

<p>Bir kenti ayakta tutan şey sadece sağlam kolonlar ya da estetik cepheler değildir. Bir kenti kent yapan; liyakatli ilişkiler, karşılıklı güven ve sokağa çıktığınızda hissettiğiniz o aşina yüzlerdir. Komşuluk, bir kentin en doğal sigortasıdır. Zor günde kapınızı çalacak ilk el, felakette yanınızda duracak ilk omuz komşunuzdur.</p>

<p>Şimdi kentsel ve sosyal haritamıza yeniden bakma zamanı. Sadece binaları değil, bozulan insan ilişkilerimizi de iyileştirmek zorundayız. Balkonlarımızdan birbirimize bakabildiğimiz, çocuklarımızın beton griye değil yeşile ve insana dokunarak büyüdüğü, selamın ve kelamın eksik olmadığı sokakları yeniden inşa etmek bizim elimizde.</p>

<p><strong>Son cümle: “Unutmayalım; mekânları yenilemek kolaydır, ama kaybolan bir komşuluk hukukunu ve kent kültürünü geri getirmek yıllar alır.”</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/komsuluk-haritamiz-nerede-degisti</guid>
      <pubDate>Tue, 11 Aug 2026 06:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/08/whatsapp-image-2026-08-10-at-081256.jpeg" type="image/jpeg" length="44821"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Etnik temelli yurttaşlık: Sevr modeli]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/etnik-temelli-yurttaslik-sevr-modeli</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/etnik-temelli-yurttaslik-sevr-modeli" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sevr’in 106. yılında güncellenen Sevr’den ya da varyasyonlarından uzak durmak gerekir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Demokrasi, Batı dünyasında yüzyıllardır sınıfsal, sosyal ve ekonomik temelde şekillenmektedir. Ancak ilginç bir şekilde Ortadoğu coğrafyasında ülke yönetimlerinin etnik, dinsel ve mezhepsel kesimler arasında paylaştırıldığı görülmektedir. Bunun literatürdeki adı konfesyonizm’dir. Gücü/iktidarın mezhepler arasında nüfuslarına göre özellikle büyük güçlerin müdahalesiyle paylaştırılması meselesidir.</p>

<p>Son yıllarda bölgenin mezhepler ya da kimlikler arasında bölünerek, istikrarsızlaştırılmasına dikkat çeken pek çok yazı yazdım. Bunun adı Lübnanlaşma. Lübnan için Küçük Ortadoğu deyimi kullanılır. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Fransa’dan ayrılıp bağımsız oldu. Aslında Fransız mandaterliği altına girdikten sonra mezhep temelli ayrışma arttı ve giderek kurumsallaştı. Bu, Lübnan’ı daha kırılgan, iç çatışmaya meyyal hale getirdi. Nitekim 1974-1989 arasında Lübnan iç savaşı bu durumun sonucudur. Lübnan’da 18 etnik, dini ve mezhepsel grup var. Bunların 11’i parlamentoda temsil ediliyor. Cumhurbaşkanı Maruni, Başbakan Sünni, Meclis Başkanı Şii. Üstelik dağılım bundan ibaret değil 1989’daki yapılan Taif antlaşmasına göre 128 parlamento üyesinin 64’ü Hıristiyan, 64’ü Müslüman. 64’ler milletvekilliği kendi cemaatleri arasında nüfuslarına göre paylaştırılıyor. Ancak sistem o kadar tıkanmış durumda ki, son nüfus sayımı 1932’de yapılabilmiş. Nüfus bile sayamayan bir sistem söz konusu. Bu noktada diğer mezheplerin nüfusu ya daha fazlaysa kaygısıyla 93 yıl önceki nüfus sayımı esas alınıyor. Yeni nüfus sayımı muhtemelen iç savaş doğuracaktır. Dağılım bakanlıklar, belediye başkanlıkları, valiliklere, bürokrasiye, genelkurmay başkanlığına kadar ayrıntılı olarak belirlenmiş. Sistemde uzlaşma sağlamak pek mümkün olmuyor. Yıllarca başbakan, cumhurbaşkanı seçemedikleri oluyor. Sistem tıkanıyor. Seçimler yenilenemiyor, parlamentonun ya da cumhurbaşkanının görev süresi uzatılabiliyor.</p>

<p>Aslında bu modelin ilk esinlendiği yer kısmen Birinci ve İkinci Meşrutiyet Osmanlı Parlamentosu. Ancak bu parlamentoda üçte iki Müslüman, üçte bir Hıristiyan vardı. Bunun dışında kimlikler arasında bir dağılım yoktu. Osmanlı millet sistemi de buna benzetilebilir. Ancak her iki uygulama da bugün bölgede uygulanan sistemle pek örtüşmüyor. Konfesyonizm, Batı’nın sınıf kavramı yerine mezhepleri koyduğu, kuvvetler ayrılığı yerine mezhepler arasında gücün paylaşımını dayattığı bir sistem. Her mezhebin cemaat sistemi içerisinde önce çıkan aileler yönetimi ellerinde tutuyor ve bırakmak istemiyor. Bu sistemin ayrışmayı artırdığı ve milletleşmeyi önlediği çok açık. Üstelik her mezhep kendine komşu ülkelerden ya da büyük güçlerden destek sağlıyor. Bu işi içinden daha çıkılmaz hale getirebiliyor. Nitekim Lübnan bunu hep yaşadı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Üniversitede dünya demokrasi tarihinden örnekler noktasında Lübnan modelini de derslerimde son yıllarda anlatmaya başladım. Bu modelin Irak’ta Saddam yönetiminin devrilmesiyle birlikte uygulandığı görülmektedir. Dolayısıyla model yaygınlaşmakta. Irak’ta Cumhurbaşkanı Kürt, Başbakan Şii, Meclis Başkanı Sünni. Kürtlerin bölgesel yönetimleri de var. Dolayısıyla Kürtler Irak’ta hem ayrı yönetime sahipler hem de bütüne ortaklar. İlginç ve dikkat edilmesi gereken Kürtlerin ulusal bir kimlikle bir bütün olarak tanımlanmaları ama Arapların mezhep Sünni ve Şii diye ayrılmaları. Batı Kürtleri ulusal kimlikte birleşmeye iterken Arapları ve diğer unsurları mezhep temelinde bölüyor.</p>

<p>Irak’tan sonra Suriye muhtemelen bu şekilde yeniden dizayn edilecek. Irak’taki model 2003’teki işgalden birkaç yıl sonra yürürlüğe kondu. Aynı model çerçevesinde Suriye’de de benzer bir tablo oluşacaktır. Dünyada demokrasi endeksine baktığımızda Irak ve Lübnan gibi ülkelerin mezhepçi yapılanmaları onları demokratikleştirmemiştir. Onlar demokrasi dışı rejimler olarak, otokrasiler olarak tanımlanmaktadır.</p>

<p>Türkiye’ye gelince Türk tarihinin en ağır ve kötü antlaşması olan Sevr antlaşmasının Osmanlı’nın elde kalan çok küçük toprak parçasında bile bu konfesyonist modeli uygulamaya sokmaktadır. Dolayısıyla Batı’nın 100 yıl önce de 100 yıl sonra da bölge ülkelerini etnik, dini ve mezhep temelli bölme politikasını ısrarla önerdikleri görülmektedir. Sevr’in, 145. Maddesi Osmanlı toplumunu ırk, din ve dil temelli bölerek siyasal sistemini Lübnanlaşma üzerinden şekillendirmeye giriştiği dikkat çekmektedir:</p>

<p><i>“Osmanlı işbu antlaşmanın yürürlüğe girmesinden başlayarak iki yıllık bir süre içerisinde, Müttefik Devletlere, soy azınlıklarının orantılı temsili ilkesine dayalı bir seçim sistemi düzenlemesi tasarısı sunacaktır”. </i></p>

<p>İlginç olan Sevr, 1920 tarihlidir, Lübnan’da Fransız mandaterliği de 1920 tarihlidir. Dolayısıyla emperyalist güçler değişmekte politika değişmemektedir. Bu sayede muhtemelen Batı, bölgeyi 1000 sene daha yönetmeye adaydır. Bu modeli bozan ters yüz eden, tarihin çöp sepetine atan Atatürk, Türk Kurtuluş Savaşı ve Lozan’dır.</p>

<p>Lozan’ın 37-45. Maddeleri, azınlıklara yöneliktir. Sevr’de uygulanmak istenen Lübnan modelini reddederek bütün vatandaşlarını ırk, dil ve din olarak ayırmadan Türk kabul etti. Onlara ayrı siyasal hakları tanımayı ortadan kaldırdı. Azınlık kavramını dini temelde kabul etti. Etnik azınlık kabul etmedi. Dini azınlıkları da Medeni Kanun ile laikliği devreye sokarak Müslüman unsurlarla eşit hale getirdi. Hukuki birliği de sağladı. Dolayısıyla Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir ifadesi karşılığını bulmuş oldu. Ancak günümüzde dikkat çekici olan şey, Batı’nın bize Osmanlı modeli diye Lübnan modelini yutturma çabasıdır. Bu model bölücü ve parçalayıcıdır, Atatürk’ün kurduğu ulus devlet modeli birleştirici ve kucaklayıcıdır. Etnik kimlikler üzerinden yurttaşlık tanımlamak, Sevr’in güncellenen ve demokrasi adına yutturulan modeli olacaktır.</p>

<p>The Economist dergisinin demokrasi endeksinde (2025) 167 ülke içerisinde Lübnan 109., Irak ise 119. sıradadır. Her iki ülkenin genel durumunun kötülüğü kamuoyunun zaten bilgisi dahilindedir. Türkiye aynı endekste 102. sıradadır. Lübnan ve Irak, otoriter rejimler arasındadır. Yapı olarak bu ülkelere özenmek, etnik kimlik temelinde yurttaşlık tanımlamak bizi Avrupa standartlarına değil Ortadoğu standartlarına götürür. Üstelik bu, toplumsal barışı ve ülke bütünlüğünü de bozucu niteliktedir. Sevr’in 106. yılında güncellenen Sevr’den ya da varyasyonlarından uzak durmak gerekir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/etnik-temelli-yurttaslik-sevr-modeli</guid>
      <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 23:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/08/sevr-moel.png" type="image/jpeg" length="90963"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sevr & Lozan]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/sevr-lozan</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/sevr-lozan" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mondros ve Sevr travmasından kendi bileğinin gücüyle, Atatürk ve arkadaşlarının liderliğinde Mudanya ve Lozan’la çıkmayı başarmış, tarihin akışını değiştirmiştir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sevr Barış Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin imzaladığı bir yenilgi antlaşmasının ötesinde bir belgedir. Yüzyıllardan beri Batı karşısında uğranılan yenilgiler zincirinin dolayısıyla travmalar zincirinin tepe noktasıdır. Bu travmalar zinciri Karlofça (1699) ile başlar, Küçük Kaynarca (1774) ve Berlin (1878) antlaşmalarıyla devam ederek Sevr’e gelir. Dolayısıyla toplumun kolektif bilinçaltında yer edebilmesi açısından yeterli bir zaman dilimini ifade eden bu süreç, günümüzde de etkisini sürdürmektedir. Sevr’in ölü ya da geçersiz bir antlaşma olduğu, paranoyasının halen ve gereksiz yere sürdüğü iddialarının iki noktada boş olduğunu söylemek gerekir. Birincisi yüzyıllardan beri devam eden süreç Sevr’le birlikte varoluşsal bir soruna dönüştü. Dolayısıyla 1920’de kanlı ve canlı bir tehditti. Zaten Mondros sonrasında başlayan işgaller Sevr’in ne kadar gerçek olduğunu ortaya koymuştu. Kasım 1918’den Sevr’in imzalandığı Ağustos 1920’ye kadar geçen 2 yıla yakın sürede işgaller tüm ülkeye yayılmış; silahlı ve sivil direnişi zorunlu kılmıştı. Sevr travmasından bizi çıkaran Türk Kurtuluş Savaşı’nın başarısı, Ankara’nın onu reddi ve Lozan’ın Sevr’in yerini almasıydı. Ancak unutmamak gerekir ki Sevr, 22 Temmuz 1920 tarihli Saltanat Şurası’nda Vahdettin’in de katılımıyla onaylanmış ve İstanbul Hükümetinin temsilcilerince 10 Ağustos 1920’de imzalanmıştı. İkinci olarak Sevr’in halen bölgesel ve iç tehditler nedeniyle güncelliğini koruması, ABD’nin bölgeyi yeniden dizayn etme çabaları ve PKK’ya yönelik atılan adımlar, Lozan’la birlikte çıkılan Sevr travmasına bizi geri döndürme eğilimi taşımaktadır.</p>

<p>Sevr’i imzalayan heyette yer alan Rıza Tevfik, <strong>Biraz da Ben Konuşayım</strong> (1993) adlı anılarında Sevr’i nasıl aşağılanarak imzaladıklarını, antlaşmayı tek bir söz etmeden imzalayıp salonu terk etmek zorunda kaldıklarını anlatır. Bunu İnönü’nün Lozan’da –iki buçuk yıl sonra- Batı ile eşitlik mücadelesiyle, 8 aylık mücadele maratonuyla lütfen karşılaştıralım. Bakın Rıza Tevfik, Sevr’i nasıl imzaladıklarını şöyle anlatıyor:</p>

<p><i>“1920 senesi Ağustos’unun onuncu günü muahedeyi imzalamak üzere Sevres çini fabrikasındaki büyük salona davet olunduk. </i></p>

<p><i>Bu kocaman salon hıncahınç dolu idi. Bize de bir yer gösterdiler. Yerlerimizi aldık, oturduk. Sol tarafımızda, bir iki iskemle aşırı, Venizelos riyaseti altındaki Yunan murahhas heyeti yer almıştı.</i></p>

<p><i>Evvelce arz etmiş olduğum gibi, bize ağız açmak memnu idi. Yalnız imza etmek düşüyordu. Teklif olunan maddeler evvelce hükümetin malumu idi. Şura-yı Saltanat’ta ise teklif olunacak sulh ve şartlarının kabulüne karar verilmiş olduğundan bizlere sadece vesikayı bize imza etmek mecburiyeti düşüyordu. Hatta galip devletler yalnız imza ettirmekle iktifa etmeyip bir de mühür istediklerini vaktiyle Babıali’ye ihtar etmişlerdi. Ben de o vakit (R.T.) harfli bir mühür kazdırmıştım ve yanıma almıştım. </i></p>

<p><i>Evvela Venizelos imzaya davet olundu. O zaman salonda toplanmış olan birçok Yunanlılar Venizelos’a suret-i mahsusada hazırlanmış altından mamul dolma bir kalem hediye ettiler ve kendisini alkışladılar. Venizelos muahedeyi bu altın kalemle imza ettikten sonra bizi çağırdılar biz de, sıra tertibi üzere, evvela Hadi Paşa, sonra ben, sonra da Reşad Halis Bey muahedeyi imzaladık ve mühürledik. Sonra salondan çıkıp gittik”. </i></p>

<p>Türk tarihinin en ağır antlaşmasını salonda tek söz etmeden imzalayan bir heyetin aşağılanışının toplumsal hafızada yarattığı travmayı küçümsememek gerekir. İlginç olan şey şu ki Türkiye’de Lozan’ı küçümsemek isteyenlerin öncelikle Sevr’i yok sayarak bunu yapmaları. Sevr’i yok sayınca travması ortadan kalkmaz ki? Yine ilginç olan şu ki Sevr’i yok sayanlar, önümüze Lozan’ı travma olarak önümüze koyuyorlar. Oysa Sevr travmadır (üstelik yüzyıllardan beri devam eden bir travmalar zincirinin tepe noktasıdır), Lozan ise tedavidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Atatürk’e göre Sevr, Türk milletinin idam kararıydı, yüzyıllardır Türk milletini yok etmek için yapılmak istenen suikastı simgeliyordu. Sevr’i ve Lozan’ı ana hatlarıyla karşılaştıralım:</p>

<p>Sevr'in parçaladığı Anadolu'nun aksine Lozan, bugünkü Türkiye sınırlarını büyük ölçüde saptadı ve İtilaf devletlerinin Türkiye üzerindeki tüm paylaşım planlarını ortadan kaldırdı. Mudanya ile Doğu Trakya, Lozan ile de İstanbul savaşılmadan geri alındı.</p>

<p>Lozan'ı Sevr'den ayıran en büyük farklardan biri, kapitülasyonların kesin olarak kaldırılması ve Türkiye'nin diğer devletlerle eşit statüde modern bir devlet olarak kabul edilmesidir. Sevr'de sömürge durumuna düşürülen maliye ve yargı sistemi, Lozan ile tam bağımsız bir yapıya kavuştu.</p>

<p>Mondros ve Sevr’de İtilaf devletlerinin denetimi ve manda yönetimi esastı. Mudanya ve Lozan’da <i>"Kayıtsız şartsız bağımsızlık"</i> ve ulusal egemenlik elde edildi.</p>

<p>Mondros ve Sevr’de azınlıklara egemenliği sarsan geniş imtiyazlar ve bağımsız devlet (Kürdistan) vaatleri verildi. Mudanya ve Lozan’da Müslüman olmayanlar azınlık sayıldı; hukuk birliği sağlandı ve nüfus mübadelesi kabul edildi. 1926 tarihli Medeni Kanunla birlikte kabul edilen laik hukuk, azınlıklara tanınan ayrıcalıkları da ortadan kaldırdı. Lozan dini azınlık kavramını tanımlamakta, etnik azınlık kavramını reddetmektedir. Dolayısıyla bugünün Türkiye’sinde Lozan’ın gerisine, Sevr’in yakınına götürecek etnik azınlık kavramını kabul etmemek Türkiye için kırmızı çizgi olmalıdır. Böylesi bir durum yeni travmalarını beraberinde getirecektir.</p>

<p>Mondros ve Sevr’de Boğazlar uluslararası denetim altındaydı ve askerden arındırılmıştı. Mudanya ve Lozan’da askerden arındırılmış statü sürse de yönetim bir Türk başkana bırakıldı (1936 Montrö ile tam egemenlik sağlandı).</p>

<p>Sonuç olarak Mondros ve Sevr, yüzyıllardır süren bir travmalara yol açan bir yok etme girişiminin (Sevr Süreci/Şark Meselesi) zirvesiydi. Mudanya ve Lozan ise, bu girişimin askeri ve siyasi olarak çökertilmesini ifade eden bir siyasi zaferdi. Musul ve Hatay gibi konular Lozan'da çözülemeyip sonraya bırakılsa da, Lozan Antlaşması Sevr'i tarihe gömerek Türkiye'nin egemenliğini dünyaya kabul ettirmiş, Mondros ve Sevr travmasından kendi bileğinin gücüyle, Atatürk ve arkadaşlarının liderliğinde Mudanya ve Lozan’la çıkmayı başarmış, tarihin akışını değiştirmiştir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/sevr-lozan</guid>
      <pubDate>Sat, 08 Aug 2026 11:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/08/l-o-z-a-n.png" type="image/jpeg" length="37005"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Doğanın Dengesi ve Can Dostlarımız]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/doganin-dengesi-ve-can-dostlarimiz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/doganin-dengesi-ve-can-dostlarimiz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Doğanın hassas dengesini ve masum can dostlarımızı korumak, yalnız bir merhamet göstergesi değil; bu topraklara ve yarınlarımıza karşı en büyük vicdani borcumuzdur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kemalpaşa'nın zeytinlikleri ve meyve ağaçlarıyla çevrili çiftliğimizde toprağın kokusunu içimize çekerken, hayatı paylaştığımız kedi ve köpek dostlarımızın gözlerinde doğanın en yalın gerçeğini görüyorum:<strong> Biz bu evrende tek başımıza değiliz.</strong></p>

<p>Yaz aylarının o kavurucu sıcakları Ege'yi etkisi altına aldığında, beton binaların ve asfalt yolların arasında sıkışıp kalan can dostlarımızın yaşam mücadelesi katbekat zorlaşıyor. Bizler klimalı odalarımızda, gölgelik alanlarımızda serinlemeye çalışırken; <strong>sokaklarda bir damla temiz suya, bir avuç gölgeye muhtaç kalan binlerce can var.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>Can Dostlara El Uzatmak Vicdani Bir Görevdir</strong></h3>

<p>Kapımızın önüne koyacağımız bir kap su, belki de bir canın hayata tutunmasını sağlayacak kadar kıymetli. Ailemizin birer ferdi olarak gördüğümüz evcil dostlarımıza gösterdiğimiz şefkati, sokaktaki sessiz kullara da uzatmak insani ve vicdani bir sorumluluktur.</p>

<p>Ancak yazın getirdiği tek zorluk sıcaklar değil... Her yıl yüreğimizi yakan, ciğerlerimizi dağlayan orman yangınları, sadece yeşil örtümüzü kül etmekle kalmıyor. O alevlerin ortasında sessizce yok olan sayısız canlı türünü, yuvaları dağılan kuşları, kaçacak yeri olmayan börtü böceği ve yaban hayatını düşündükçe insanın içi parçalanıyor. <strong>Yanan sadece ağaçlar değil; bir ekosistemin, doğanın o hassas dengesinin ta kendisidir.</strong></p>

<h3><strong>Doğadaki Her Canlının Bir Görevi Vardır</strong></h3>

<p>Doğada hiçbir canlı öylesine var olmamıştır. Her biri, yaşam zincirinin birbirine sıkı sıkıya bağlı birer halkasıdır. <strong>Unutmayalım ki doğada herkes ve her şey birbirine muhtaçtır. </strong>Martılar yok olursa, kıyıları ve kentleri yılanlar basar. Yılanlar olmazsa, kurbağa nüfusu kontrolsüzce artar. Kurbağalar kaybolursa, tüm yaşam alanlarımız böcek istilasına uğrar. Doğadaki bu muazzam denge, insanoğlunun keyfi müdahalelerine ya da vurdumduymazlığına kurban edilemeyecek kadar hayati bir ekosistemdir.</p>

<p>Ormanlarımızı korumak, sokaktaki can dostlarımıza sahip çıkmak ve doğanın sesine kulak vermek aslında kendi geleceğimizi korumaktır. Çünkü doğa bizsiz de varlığını sürdürebilir ama biz doğa olmadan asla var olamayız.</p>

<p><strong>Son cümle: "Doğanın hassas dengesini ve masum can dostlarımızı korumak, yalnız bir merhamet göstergesi değil; bu topraklara ve yarınlarımıza karşı en büyük vicdani borcumuzdur."</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/doganin-dengesi-ve-can-dostlarimiz</guid>
      <pubDate>Tue, 04 Aug 2026 06:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/08/her-canli.png" type="image/jpeg" length="46405"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Cumhuriyetin Osmanlı’ya Bakışı]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/cumhuriyetin-osmanliya-bakisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/cumhuriyetin-osmanliya-bakisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Cumhuriyet, Osmanlı, Selçuklu ve Anadolu/İslamiyet öncesi Türk devletleri, Türk milletini oluşturan parçalardır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyetin kurucu kadrosunun bugün yaygın olarak yürütülen kitlesel propagandanın aksine Osmanlı mirasına yönelik toptan reddetmesi ya da keskin bir düşmanlık yapması söz konusu değildir. Oysa günümüzde Osmanlı ile Cumhuriyet arasında bir ayrıştırma yapılmakta, Osmanlıcı geçinen çevreler Cumhuriyeti bir parantez arası olarak görmektedirler. Cumhuriyetin kurucuları ise Osmanlı’yı bir parantez arası olarak görmediler.</p>

<p>Biraz anlatalım:</p>

<p>Cumhuriyetin kurucu kadrosu pragmatik nedenlerle, meşruiyet arayışı çerçevesinde ve haklı olarak Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki siyasal ve idari mekanizmaları, monarşiyi, dini devlet ve toplum yapısını, Sevr’e imza atan Saray ve bürokrasisini hedef olarak aldı. Bu, Osmanlı’nın toptan reddi demek değildi.</p>

<p>1930’lu yıllarda benimsenen Türk tarih tezi, tarih anlayışının aksını kaydırdı. Osmanlı’yı reddetmek yerine onu Türk tarihinin parçalarından biri olarak gördü. Osmanlı merkezli tarih anlayışının yerine bütüncül bir Türk tarihi anlayışı aldı. Üstelik bu tarih anlayışı Osmanlı öncesinde gittiği gibi İslamiyet öncesine de gidiyordu. Böylece Türklerin kadim bir tarihe sahip oldukları vurgulanıyordu. 1920’li yıllardaki savunmacı/korumacı politikaların yerini 1930’lu yıllarda gelişmeci/ilerlemeci/kalkınmacı politikalar aldı. Mesela Atatürk’ün 10. Yıl Nutku, kadim Türk tarihine ve Türk milletine sürekli göndermeler yapan, Türk milletinin –kadim tarihte olduğu gibi- yeniden insanlık ailesinin saygın ve parlak bir üyesi olacağına dikkat çekti. Bu konuşmada ülkenin güvenliği ve sorunlara, tehditlere dair tek bir ifade yoktur. Bir özgüven inşası söz konusudur.</p>

<p>Cumhuriyet yönetimi, Osmanlı merkezli tarih algısının dışına çıkarak Türk tarihine bütüncül olarak baktı ve bu süreçte Osmanlı tarihinde büyük devlet adamlarını, askerleri, mimarları ve hürriyet mücadelecisi yapanları Türk büyükleri olarak sahiplendi ve örnek rol modeli olarak da gösterdi. Büyük Türk dehaları olarak sahiplenilen bu isimler günlük gazetelerde, Halkevlerinde anıldı, anılarına toplantılar düzenlendi. Fatih Sultan Mehmet, Mimar Sinan, Barbaros Hayrettin Paşa gibi isimler Osmanlı kimliği ile değil ama Türk kimliği ile seküler bir perspektifte övüldüler. Bunlara ilave olarak 19. Yüzyılın ikinci yarısında hürriyet ve anayasa mücadelesi yürüten Jöntürk önderleri (Namık kemal, Mithat Paşa, Ziya Paşa…) kurucu kadronun beslendiği kaynaklar olarak saygıyla anıldı. Namık Kemal, başta Atatürk olmak üzere kurcu kadronun nezdinde hürriyet ve vatan şairi idi. Namık Kemal gibi öncüllerin yanı sıra III. Selim ve II. Mahmut da reformcu kimlikleriyle (başta askeri alanda olmak üzere), Cumhuriyetin kurucularının tarihsel arka planını oluşturuyordu ve bu düşünce o dönemde dile getiriliyordu.</p>

<p>Cumhuriyeti kuran askeri ve sivil bürokrasi, 19. Yüzyılda kurulan Askeri Tıbbiye, Harbiye ve Mülkiye’den yetişmiş insanlardı. Kurumsal düzeyde bazı süreklilikler olmakla beraber Cumhuriyetin kurucu kadrosu ideolojik olarak Osmanlı mirasında elbette kopuktu. Ancak Cumhuriyetin Osmanlı’yı görünmez kıldığı ya da Osmanlı’ya ilişkin algının tamamıyla olumsuz olduğuna ilişkin Cumhuriyet düşmanı çevrelerde yaratılmak istenen yüzeysel ve ezber algı, tamamıyla boş bir algıdır.</p>

<p>Türkiye’de akademik anlamda Osmanlı tarihçiliğinin hatta genel anlamda akademik tarihçiliğin başlangıç noktası Cumhuriyet’tir. Türk Tarih Kurumu 1931’de kuruldu ve onun dergisi Belleten, ilk sayılarından itibaren arşiv belgelerine dayalı Osmanlı tarih araştırmalarını yayınladı. 1941 yılında çıkarılmaya başlayan Tarih Vesikaları Dergisi, adından da anlaşılacağı üzere belge neşri yapan, Türkiye’de akademik Osmanlı tarihçiliğinin en önemli kilometre taşlarındandır. Yine Osmanlı arşiv belgelerinin tasnifi, kataloglanması ve korunmasına ilişkin ilk çalışmalar Cumhuriyetin ilk yıllarındoa başladı. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, M. Fuat köprülü, Ömer Lütfi Barkan, Halil İnalcık ve Mükrimin Halil Yınanç gibi isimler Osmanlı tarihçiliğin kurucu babalarıdır. Bu isimler Cumhuriyetin yarattığı akademik iklimde ve devlet desteğiyle yetiştiler.</p>

<p>Halkevleri gibi Cumhuriyet ideolojisini kitlelere aktarmaya, yurttaş ve birey yetiştirmeye odaklanan bir kurum, yerel tarihçilik çalışmalarına öncülük etti. Bu konuda Ülkü, Gediz, Fikirler gibi Halkevi dergilerinde makaleler ve Halkevi yayınları arasında Osmanlı tarihine ilişkin kitaplar yayınlandı. Manisa bağlamında Çağatay Uluçay ve İbrahim Gökçen gibi öğretmen kökenli araştırmacıları bu noktada anmak gerekir.</p>

<p>Cumhuriyet rejimi, Osmanlı tarihindeki önemli tarihi figürleri ulusal kimlik inşasında önemli bir araç olarak gördü. İdeal yurttaş/kahraman profili için bu tarihi şahsiyetler önemli bir beslenme kaynağı idi. O nedenle bu kahramanlar/dehalar Türk kimliğine dayalı yurttaş yaratımı için anma programları çerçevesinde büyük bir işlev gördü. Örneğin 1930’lu yıllarda Mimar Sinan için her yıl anma programları düzenlendi ve üstelik bu programlar geniş katılımlı bir nitelikteydi. Mimar Sinan adına sergiler açıldı, Atatürk heykelinin yapılmasını istedi. Sinan, Türk milli dehasının mimarideki sembolü haline geldi. Benzer şekilde Barbaros Hayrettin Paşa da anıldı ve İnönü döneminde İkinci Dünya Savaşı devam ederken Beşiktaş’taki ünlü Barbaros heykeli dikildi ve büyük bir devlet töreniyle açıldı.</p>

<p>Şüphesiz Cumhuriyet ile Osmanlı arasında bir aks kayması mevcuttur. Bunlar monarşiden cumhuriyete geçiş, ümmetten ulus-devlete geçiş ve Osmanlı merkezli tarih anlayışından kadim Türk tarihi anlayışına geçiş olarak sıralanabilir.</p>

<p>Bu noktayı biraz açalım:</p>

<p>Eski eksendeki şer’i ve örfi hukukun iç içe geçtiği, toplumun dini cemaatlerde temelinde bölündüğü (millet sistemi), meşruiyetin din temelli olduğu hukuk anlayışı sona erdi ve eksen kayması ile seküler hukuk anlayışı benimsendi. Yeni eksen din, mezhep ya da etnisite kökenli değildi; bu konuda ayırım gözetmeden tüm yurttaşları tek çatı altında toplayan, meşruiyetini dinden değil, dünyevi bir kaynaktan, milli iradeden ve laik hukuktan (Medeni Kanun…) alan bir anlayış benimsendi.</p>

<p>Bir başka eksen kayması da gücünü Tanrı’dan alan, ilahi kökenli egemenlik anlayışının yerini hakimiyeti milliye’nin almasıdır. Teokratik egemenlik anlayışının yerini bizzat milletin kendisi aldı; egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesi benimsendi.</p>

<p>Üçüncü eksen kaymasını da toplumsal yapı bağlamında ele almak gerekir. Eski eksen yüzyıllar boyunca reaya temelliydi. Reaya yönetilenlerdi; bir de yönetenler vardı. Cumhuriyet ise yeni bir eksen inşa etti; bütün toplumu solidarist bir perspektifte sınıfsız imtiyazsız bir kaynaşmış kitle olarak tanımladı. Toplumun tümü dini ve etnik kimlik ayırmaksızın eşit yurttaştı. Diğer taraftan bu ümmetten millete geçişi de ifade ediyordu.</p>

<p>Dördüncü eksen kayması da iktisadi sahadadır. Osmanlının geleneksel iaşeci modelinin 19. Yüzyılda yarı sömürge ekonomisine dönüşmesinin yerini İkinci Meşrutiyet’te başlayan ama Cumhuriyet’le ete kemiğe bürünen milli iktisat aldı. Bunun sahadaki yansımaları 1923 Türkiye İktisat Kongresi sonrasında ekonomide millileştirme politikalarıyla birlikte siyasi bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla destekleyen politikalarda görüldü. Bu politikalar, 1930’larda devletçi ekonomi/karma ekonomi politikalarını da beraberinde getirdi.</p>

<p>Cumhuriyeti bir reklam arası olarak görmek tarih dışı, sığı ve ideolojik bir bakış açısıdır. Cumhuriyet, bu bakış açısının aksine Osmanlı’yı bir parantez olarak görmedi, onu Türk tarihinin bir parçası olarak değerlendirdi. Cumhuriyet Osmanlı’yı Türk tarihini yegane ve tek merkezi olarak gören anlayışı reddetti ve onu binlerce yıllık kadim Türk tarihine ilişkin zincirin bir halkası haline getirdi. Başka bir şekilde söyleyecek olursak Osmanlı merkezli dar tarih anlayışını Cumhuriyet sona erdirdi ve Türk tarihinin alanını genişletti. Dolayısıyla Osmanlı, Hunlardan günümüze kadar gelen Türk devlet geleneğinin bir parçası olarak görüldü. Bunun aksine Cumhuriyeti parantez olarak sığ ve ideolojik bakış açısı, tarihe bütüncül bakmayıp anakronik bir bakışın ürünüdür.</p>

<p>Cumhuriyet, Osmanlı’nın ötekisi değildir. Cumhuriyet, Osmanlı ve Selçuklu (ve elbette öncesi de) bizim tarihimizdir. Tarihe olgun, kuşatıcı ve tarihsel gerçeklikle barışık bir perspektifle bakmak gerekir. Dolayısıyla Türk tarihi ile bütüncül olarak barışıksak devlet-i ebed-müddet anlayışıyla bakmak bir zorunluluktur.</p>

<p>Cumhuriyet, Osmanlı, Selçuklu ve Anadolu/İslamiyet öncesi Türk devletleri, Türk milletini oluşturan parçalardır. Biri olmadan diğerini anlamak mümkün değildir. Osmanlı olmasaydı, Milli Mücadele’yi yürüten ve Cumhuriyeti kuran kadrosunu yetiştirme imkanı olmazdı. Cumhuriyet olmasaydı, Osmanlı’nın tarihe karışmasının (Mondros-Sevr) ardından bağımsız bir devletimiz ve vatanımız olmazdı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu noktada tarihe bütüncül bakış açısı ile bakarak ve Cumhuriyet düşmanlarının tarihi bir ideolojik savaş enstrümanı olarak kullanmalarını önlemek bir zorunluluktur. Mesele Türk tarihini ortak bir hafıza ve gurur vesilesi haline getirmektir. Bu Türkiye’de pek çok sorunun çözümü anlamına gelecektir. Ancak ufukta görünen tarihin toplumu birleştirici değil parçalayıcı bir araç olarak kullanılması önümüzdeki en ciddi tehlikedir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/cumhuriyetin-osmanliya-bakisi</guid>
      <pubDate>Sat, 01 Aug 2026 23:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/08/osmanli-cumhuriyeat.png" type="image/jpeg" length="65203"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Filenin Sultanları Bize Ne Söyledi?]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/filenin-sultanlari-bize-ne-soyledi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/filenin-sultanlari-bize-ne-soyledi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Filenin Sultanları bize sadece bir kupa getirmedi; aynı zamanda doğru sistemlerin doğru sonuçlar doğuracağına dair umudumuzu tazeledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Son dönemde ülkece zor günlerden, ağır gündemlerden geçiyoruz. Yüzümüzü güldürecek, bir nebze olsun içimizi ferahlatacak haberlere belki de hiç olmadığımız kadar ihtiyacımız var. İşte tam da böyle bir atmosferde, Çin’de düzenlenen 2026 FIVB Voleybol Milletler Ligi (VNL) finallerinden gelen şampiyonluk haberi, sadece bir spor başarısı değil, adeta tüm ülkenin ortak sevinçte buluştuğu rahatlatıcı bir nefes oldu.</p>

<p>Geçmiş yıllarda Karşıyaka Kadın Voleybol Takımı Şube Başkanlığı yapmış, salonların tozunu yutmuş biri olarak bu zafere baktığımda, skorun ötesinde çok daha derin anlamlar görüyorum. Çünkü spora yapılan yatırımlar, doğru planlandığında sadece bir oyundan ibaret kalmaz; toplumların sosyolojik haritasını yeniden çizer, insanları ayrışmadan uzaklaştırıp aynı hizada kenetler.</p>

<h3><strong>Çin’deki Sempati ve Kültürel Diplomasi</strong></h3>

<p>Çin’de oynanan finallerde Filenin Sultanları’nın sadece kupayı kaldırmasına değil, Çinli sporseverlerin kızlarımıza gösterdiği o inanılmaz ilgiye de şahit olduk. Binlerce kilometre ötede, Türk bayraklarıyla parkeye çıkan, isimleri tek tek ezberlenen oyuncularımız, modern dünyanın en etkili ülke tanıtımını gerçekleştirdi. Milyonlarca dolarlık bütçelerle yapılamayacak bir reklamı ve sempati bağını, kızlarımızın mücadelesi ve samimiyeti sağladı. Spora yapılan her doğru yatırımın, uluslararası diplomasi ve ülke imajı açısından nasıl devasa bir geri dönüşe dönüştüğünü bir kez daha gururla izledik.</p>

<h3><strong>Başarının Anahtarı: Liyakat ve Sporun İçinden Gelen Yönetim</strong></h3>

<p>Peki bu başarı tesadüf mü? Kesinlikle hayır.<br />
İdari yönetimlerde <strong>"liyakat" </strong>ilkesi tam da bu noktada devreye giriyor. Türkiye Voleybol Federasyonu Başkanı Mehmet Akif Üstündağ’ın sporun tam içinden gelen, sahanın mutfağını ve psikolojisini çok iyi bilen bir isim olması, bu başarının mimarisindeki en sağlam harçtır. Sporu yöneten irade, sporcunun diliyle konuştuğunda, uzun vadeli ve sürdürülebilir bir sistem kurulabiliyor. Başarıya giden yolun ilk adımı, liyakatli ve alanı bilen yöneticilerin işin başına geçmesidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>Futboldaki Tablo ve Çıkarılacak Dersler</strong></h3>

<p>Voleybolda kurduğumuz bu kurumsal ve liyakate dayalı yapıyı gördükçe, insan ister istemez soruyor: Biz neden futbolda benzer bir sürdürülebilirliği sağlayamıyoruz? Dünya Kupası süreçlerinde yaşadığımız başarısızlıklar ve hayal kırıklıkları tam da bu gözle okunmalı. Büyük paraların, yüksek bütçelerin döndüğü ama liyakatin ve spor aklının çoğu zaman ikinci plana atıldığı yapılarda başarının tesadüfi kaldığını görüyoruz. Voleybolun bize sunduğu bu idari ve organizasyonel model, Türk futbolu başta olmak üzere tüm branşlara ders niteliğindedir.</p>

<h3><strong>Ortak Sevinçte Buluşmak</strong></h3>

<p>Günün sonunda; Çin'de ay-yıldızlı bayrağı göndere çektiren, kürsünün en üst basamağında İstiklal Marşı'mızı tüm dünyaya dinleten kızlarımız, bize harika bir şey hatırlattı: Birbirimize sarılmayı, aynı renklere sevinmeyi ve gururda buluşmayı...</p>

<p>Liyakatle yönetilen, doğru yatırımla beslenen ve inançla harmanlanan her çaba, eninde sonunda meyvesini veriyor. Emeği geçen tüm sporcularımızı, teknik ekibi ve bu vizyonu inşa eden idari kadroyu yürekten kutluyorum. Bu gurur hepimizin.</p>

<p><strong>Son cümle: “Filenin Sultanları bize sadece bir kupa getirmedi; aynı zamanda doğru sistemlerin doğru sonuçlar doğuracağına dair umudumuzu tazeledi.”</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/filenin-sultanlari-bize-ne-soyledi</guid>
      <pubDate>Tue, 28 Jul 2026 07:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/07/whatsapp-image-2026-07-27-at-082418.jpeg" type="image/jpeg" length="12891"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Lozan’a ilişkin güncellenen yalanlar]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/lozana-iliskin-guncellenen-yalanlar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/lozana-iliskin-guncellenen-yalanlar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bugün Lozan karşıtlığı aynı zamanda Cumhuriyet karşıtlığı ve düşmanlığıdır. Lozan’a karşı olan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’e karşı olan da Lozan’a karşıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Lozan Barış Antlaşmasına yönelik 100 yıl boyunca bir takım yalanlar doğru diye sıklıkla toplum içerisinde tekrarlandı. Bu yalanlar o kadar sıklıkla ve etkili çevrelerde tekrarlandı ki, yapılan bir ankette bu yalanlara inanların oranının % 48 olduğu görülmektedir. Diğer bir deyişle aşağı yukarı iki kişiden biri bunlara inanmış. Kadir Mısıroğlu tarihçiliği olarak diyeceğimiz fikirler (Lozan’ın 100 yıllık olduğu, gizli maddelerinin olduğu, Lozan dolayısıyla madenlerimizi çıkaramadığımız) belli ölçüde kabul gördü. Oysa bunların gerçekle uzaktan yakından ilgisi yok. 100 yıllık sürecin sonunda Lozan’ın 100 yıllık olmadığı ve gizli maddelerinin olmadığı net bir şekilde görüldü. Ancak bu Lozan’a ilişkin yalanların bittiği anlamına gelmemektedir. Güncellenerek devam etmekte ve yeni yalanlar üretilmektedir.</p>

<p>Birkaç gün önce Sevr’in Saltanat Şurası’nda kabul edildiğini, Saltanat Şurası’nın Vahdettin’in mutlak monarşisinin destekçisi olduğunu, Sevr’i ölü ve geçersiz kılanın Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması ve yerini Lozan’ın alması olduğunu belirten bir paylaşım yapmıştım. Takip etmediğim hesaplara yorumu kapattığım için paylaşımımı paylaşarak yorum yapan iki kişi, Sevr ile Lozan’ın aynı olduğunu iddia etmişler. Gerçekten öyle mi? Bakalım:</p>

<p>Sevr ve Lozan Antlaşmaları, modern Türkiye tarihinin en önemli iki antlaşmasıdır. Her iki antlaşma arasındaki fark sadece sınırlarla ilgili değildir. Lozan tam bağımsızlık, Sevr yabancı denetimi demektir. Dolayısıyla her ikisi arasında uçurum vardır. Her iki antlaşma metnini karşılaştırdığımızda ortaya çıkan benzerlikler ve i farklılıklar şöyle sıralanabilir:</p>

<p><strong>Egemenlik ve sınırlar meselesi </strong></p>

<p><strong>Sevr (10 Ağustos 1920):</strong> Türkiye'nin egemenliğini ciddi şekilde kısıtlamaktaydı. Fırat'ın doğusunda bir Kürdistan özerkliği/bağımsızlığı öngörmekteydi. Bu nedenle PKK ve vb ayrılıkçı hareketler Lozan’ı değil Sevr’i savunmaktadır. Doğu Anadolu'nun Kafkasya’da kurulan <strong>Ermenistan</strong> devletine bağlanması kararlaştırıldı. İzmir ve çevresi kağıt üzerinde Osmanlı toprağı olarak görünse de gerçekte tamamen Yunanistan'a bırakıldı ve beş yıl sonra Yunanistan'a katılmasına imkan tanındı. Trakya sınırı Çatalca'ya kadar çekilerek bölge Yunanistan'a verildi. Böylece Edirne de dahil olmak üzere önemli bir toprak parçası Yunanistan’a bırakıldı. Osmanlı Devleti, neredeyse Orhan Bey dönemindeki sınırlarına çekildi.</p>

<p><strong>Lozan (24 Temmuz 1923):</strong> Türkiye'nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü esas almıştır. Sevr'de yer alan Kürdistan ve Ermenistan’a toprak bırakma meselesi tarihe karıştı. <strong>İzmir dahil olmak üzere Batı Anadolu ve Doğu Trakya</strong> (Karaağaç dahil) tamamen Türk egemenliğine bırakıldı Sınırlar, Sevr'deki büyük toprak kayıplarının aksine, Milli Mücadele ile kazanılan toprakları kapsayacak şekilde yeniden düzenlendi. Misakı Milli sınırları büyük ölçüde gerçekleştirildi. Elde olan hiçbir toprak parçası Milli Mücadele sonunda verilmedi. Aksine Trakya savaşmadan Mudanya’da, İstanbul ve boğazlar da Lozan’da geri alındı. Türkiye savaş meydanında kazandıklarına masa başında yenilerini ilave etti.</p>

<p><strong>Mali denetim ve ekonomik bağımsızlık meselesi</strong></p>

<p><strong>Sevr:</strong> Antlaşmaya göre İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerden oluşan bir <strong>Maliye Komisyonu</strong> kurulmaktaydı. Bu komisyon Osmanlı bütçesini kontrol etme, vergileri düzenleme ve harcamaları denetleme yetkisine sahip olacaktı. Yabancı sermayeye verilecek her türlü imtiyaz bu komisyonun iznine bağlıydı.</p>

<p><strong>Lozan:</strong> Bu antlaşmada bir mali denetim komisyonu yoktu. Osmanlı'dan kalan borçlar (Düyun-u Umumiye), imparatorluktan ayrılan diğer devletler ile Türkiye arasında adil bir şekilde paylaştırılacaktı. Türkiye, borç ödemelerinde kendi mali bağımsızlığını koruyacaktı. Yabancılar kendi alacaklarına tahsil etmek için mali açıdan Türkiye’ye müdahale edemeyeceklerdi.</p>

<p><strong>Kapitülasyonlar ve adalet sistemi</strong></p>

<p><strong>Sevr:</strong> Adli ve ekonomik kapitülasyonlar sadece geri getirildiği gibi (Osmanlı, 1914’te kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırmıştı) savaştan önce bunlardan yararlanmayan devletleri de kapsayacak şekilde genişletildi. Ayrıca galip devletler, Türkiye'de kendi vatandaşları için yeni bir adli sistem kuracaklardı.</p>

<p><strong>Lozan:</strong> Kapitülasyonlar -1929 yılından geçerli olmak üzere- tamamen kaldırıldı. Türkiye'deki yabancıların haklarının Türk mahkemeleri huzurunda uluslararası hukuk ilkelerine uygun olarak korunacaktı. Ancak bunun için yabancı devletlerin müdahalesine izin verilmeyecekti.</p>

<p><strong>Boğazlar meselesi</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sevr ve Lozan da<strong> </strong>Boğazlarda geçiş serbestisi ilkesini kabul etmekteydi. Sevr’de Boğazlar kendi bayrağı, bütçesi ve geniş yetkileri olan uluslararası bir komisyonun (Türkiye komisyonun içinde yoktu) tam kontrolüne bırakıldı ve Boğazlar çevresini tamamen askersizleştirildi. Lozan'da ise Türkiye'nin başkanlık edeceği bir komisyon kuruldu ve askersiz bölge sınırlandırıldı. 1936 tarihli Montrö ile Türkiye, Boğazlarda tam egemen hale geldi ve askersiz bölge kaldırıldı.</p>

<p><strong>Azınlıklar ve nüfus mübadelesi meselesi</strong></p>

<p><strong>Sevr:</strong> Azınlıkların korunması adı altında Müttefik Devletlere ve Cemiyet-i Akvam'a geniş müdahale yetkileri verildi.</p>

<p><strong>Lozan:</strong> Azınlıklar meselesini bir iç mesele haline geldi ve "Gayrimüslim azınlıklar" tanımıyla sınırlandı. Etnik azınlık tanımı kabul edilmedi. Dini azınlık kavramı devreye girdi. Sevr ve Lozan arasında en büyük fark ise, Türkiye ve Yunanistan arasında zorunlu bir nüfus mübadelesini içermesiydi. Milli Mücadele’nin etnik çatışma boyutu göz önüne alındığında artık iki kesimin bir arada yaşaması mümkün değildi. Mübadele, Türkiye'nin ulus-devlet yapısını pekiştiren en önemli unsurlardan biriydi.</p>

<p><strong>Lozan’ın TBMM’de onaylanması meselesi</strong></p>

<p>Sevr’in Meclis tarafından onaylanmadığı meselesi daimi olarak dile getirilen bir meseledir. Sevr’in Meclis değil ama Saltanat Şurası onayladı. Sevr’in meclise gelmemesinin nedeni Vahdettin’in meşruti monarşiyi ortadan kaldırması, mutlak monarşiye dönmesidir. Ancak Lozan’ı TBMM onayladı. Hem de demokratik bir tartışma ortamında antlaşmayı milletvekilleri eleştirerek onayladılar. Ret oyu veren milletvekilleri de oldu. 23 Ağustos 1923’teki oylamada, Lozan’a 213 <strong>"evet" </strong>oyuna karşılık 14 milletvekili <strong>"hayır" </strong>oyu verdi. Bu isimler arasında Kılıç Ali, Mustafa Necati, Şükrü Kaya, Yahya Kemal ve Şeyh Saffet Efendi gibi önemli şahsiyetler de bulunmaktaydı.</p>

<p>Milletvekillerinin antlaşmaya karşı çıkma nedenleri <i>"gizli maddeler" </i>değil; Misak-ı Milli’den verilen tavizlerdi. Özellikle Hatay, Musul ve Batı Trakya’nın sınır dışında kalması, Adalar meselesi ve ekonomik kısıtlamalar (tazminat ve borçlar) sert eleştiri konusu olmuştu.</p>

<p>Lozan görüşmeleri sırasında antlaşmayı imzalayan İnönü’nün şu sözleri kurucu kadronun akılcı bir cesarete sahip olduğunu ortaya koymaktadır.</p>

<p>"<strong>Harekât-ı Milliye’nin hiçbir safhasında hesapsız bir karar, hesapsız bir cür'et yoktur.</strong>"</p>

<p>Lozan’a <strong>"hayır" </strong>diyen bu milletvekilleri dışlanmadığı gibi Cumhuriyet döneminde bakanlık (Şükrü Kaya, Mustafa Necati gibi) ve büyükelçilik gibi çok üst düzey görevlere getirildiler. Çünkü olanlar gerçek vatansever ve idealistlerdi. Milli Mücadele’nin içinden gelen isimlerdi. Bugün Lozan’a karşı gelenler Vahdettin ve Damat Ferit’in, Milli Mücadele karşıtlarının, vatan hainlerinin maddi ve manevi torunlarıdır.</p>

<p>Kurtuluş Savaşı sonunda ve Lozan’da daha fazlası alınamaz mıydı? Elbette mümkündü… Eğer bugün Lozan’ı küçümseyenlerin maddi ya da manevi dedeleri askerden kaçıp ve iç isyan çıkararak, işgalcilerin emir eri olmasaydılar.</p>

<p>Ağustos 1923’te TBMM’deki eleştiriler, o dönemdeki demokratik müzakere ortamının bir göstermektedir. Lozan da 1924 Anayasası da demokratik bir iklimde tartışıldı ve görüşüldü.</p>

<p><strong>Lozan hakkında eski ve yeni iddialar </strong></p>

<p>Lozan’ın 100 yıllık olduğu, gizli maddeleri bulunduğu veya Türkiye’nin bor, petrol gibi yer altı kaynaklarını çıkarmasını engellediği yönündeki iddiaların hiçbir belgeye dayanmamaktadır. Antlaşma metninde ne bir süre kısıtlaması ne de maden çıkarılmasını engelleyen bir hüküm vardır. Bu iddiaların boş olduğu, 100 yılın sonunda toplum tarafından görüldü. Ancak bu Lozan’la ilgili yalanların sona erdiği anlamına gelmemektedir. Tam aksine yeni yalanlar Cumhuriyetin ikinci yüzyılında kullanıma sürüldü.</p>

<p>Bu iddiaların en dikkat çekici olanı 1947 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye mektup gönderen Kemal Ohri (Ohrili Kemal), Lozan öncesinde İngilizlerle Hilafet'in kaldırılmasına ve laikliğin benimsenmesine dair gizli bir anlaşma yapıldığını ileri sürmektedir. Ancak bu iddialar tutarsız olduğu gibi, arşivlerde böyle bir belge bulunmamaktadır. Ohri, anne tarafından Osmanlı hanedanına mensup, güvenilmez ve entrikacı bir tiptir. Ohri, İnönü’ye mektup göndermesi ve mektupta gizli bir antlaşmadan söz etmesi böyle bir antlaşma olduğu anlamına gelmez. Üstelik İnönü, kendisine cevap bile vermemiştir. Diğer taraftan Ohri, Cumhurbaşkanı olduktan sonra Bayar’a da mektup yazmıştır. Ohri, mektubunda dünya ahvaline dair analizler yapmakta, komünizme karşı İngilizlerle işbirliği yapmaktan yanadır. Tipik bir Hürriyet ve İtilafçı bir dile sahiptir. Haneden üyesi olduğu için 1924’te halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte ailesiyle birlikte yurtdışına çıkarılanlardandır.</p>

<p>Sevr, Osmanlı Devleti'ni mali, askeri ve siyasi olarak bir <strong>manda yönetimine</strong> sokmaktaydı. Lozan ise, Türkiye'nin uluslararası toplumda <strong>eşit ve tam bağımsız bir devlet</strong> olarak tanınmasını sağladı. Sevr, Vahdettin ve Damat Ferit’in, Lozan ise Cumhuriyetin kurucularının eseridir. Bugün Lozan karşıtlığı aynı zamanda Cumhuriyet karşıtlığı ve düşmanlığıdır. Lozan’a karşı olan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’e karşı olan da Lozan’a karşıdır. Birine karşı olanın diğerine karşı olması şaşırtıcı değildir. Çünkü Lozan, Cumhuriyet’in, ulus devletin ve çağdaşlığın öncüsüdür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/lozana-iliskin-guncellenen-yalanlar</guid>
      <pubDate>Wed, 22 Jul 2026 23:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/07/lozan-guncel.png" type="image/jpeg" length="34077"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Haritalar Bize Ege’nin Geleceği Hakkında Ne Söylüyor?]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/haritalar-bize-egenin-gelecegi-hakkinda-ne-soyluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/haritalar-bize-egenin-gelecegi-hakkinda-ne-soyluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Unutmayalım ki yanlış çizilen bir harita sadece yolunuzu kaybettirir, ancak yanlış planlanan bir kent nesillerin geleceğini elinden alır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yeni açıkladığı 2025 yılı İç Göç İstatistikleri, masamın üzerindeki Ege Bölgesi haritasına her zamankinden çok daha farklı bir gözle bakmamı gerektiriyor.</p>

<p>Ben, ömrünü bu işe adamış profesyonel bir haritacıyım. Benim penceremden haritalar sadece dağları, nehirleri ya da idari sınırları gösteren statik kâğıt parçaları değildir; onlar yaşayan, nefes alan, insan hareketleriyle yön bulan dinamik organizmalardır.</p>

<p>Bugün o haritaya baktığımda, çizgilerin dışına taşan, sınırlarını zorlayan bir Ege görüyorum. TÜİK’in son verileri, alışılagelmiş ezberleri bozuyor. Yıllarca sanayi üretimi ve istihdam gücüyle nüfusu kendine çeken Manisa ve Denizli gibi İç Ege’nin lokomotif kentleri, uzun bir aradan sonra ilk kez net göç kaybı (-2.265 ve -619 kişi) yaşıyor. Diğer tarafta ise Muğla (+11.974) ve Aydın (+4.776) gibi kıyı şeridimiz ile Ege'nin kalbi İzmir (+7.355 net göç) adeta birer nüfus paratonerine dönüşmüş durumda.</p>

<p>Yıllarını haritacılık mesleğine vermiş biri olarak soruyorum: Biz bu göç dalgasına, bu sınır aşımına gerçekten hazır mıyız? Haritalar üzerinde yeni yerleşim alanları çizmek kolaydır; bir kalemi elinize alır, imar sınırlarını genişletirsiniz. Ancak o kâğıt üzerindeki çizgiler gerçek hayata döndüğünde; altyapısı yetersiz kanalizasyonlar, yaz aylarında susuzluktan kırılan turizm cennetleri, trafiği kilitlenmiş ana arterler ve hepsinden önemlisi yitip giden o sıcak mahalle kültürü olarak karşımıza çıkıyor.</p>

<h3><strong>Başta İzmir’i ve Ege’yi Bekleyen Büyük Tehlike!</strong></h3>

<p>Bir haritayı ölçeklendirebilirsiniz ama insan ruhunu ve yerel kültürü zoraki sınırlara sığdıramazsınız. Kıyı Ege, kontrolsüz büyümenin ağırlığı altında ezilme tehlikesiyle karşı karşıya.<br />
Kıyı şeridimize yönelen bu yoğun talep, sadece betonlaşmayı değil, sosyolojik bir erozyonu da beraberinde getiriyor. İzmir’in o kendine has sakin, balkondan balkona selamlaşan mahalle kültürü, yerini yüksek güvenlikli sitelere ve tek tipleşen rezidanslara bırakıyor. Muğla'nın zeytinlikleri, Aydın'ın incir bahçeleri imar planlarındaki <strong>"lejant"</strong> değişimleriyle birer birer haritadan siliniyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>Nitelikli İş Gücü Rahat Yerlere Kaçıyor!</strong></h3>

<p>İç Ege'deki sanayi kentlerimizin göç vermesi ise bize başka bir alarm veriyor. Eğitimli genç nüfus, üretimin merkezlerinden kaçıp daha iyi bir yaşam kalitesi ve çevre şartları sunduğuna inandığı kıyılara yöneliyor. Bu durum, nitelikli iş gücünün bölgeler arasında dengesiz dağılmasına ve geleceğin planlanmasında büyük bir uçuruma yol açıyor.</p>

<p>Eğer bugün haritayı doğru okuyamaz, planlı kentleşmeyi ve altyapı seferberliğini öncelikli hale getiremezsek; yarın çocuklarımıza bırakacağımız Ege, sadece haritalardaki renkli çizgilerden ibaret, ruhunu kaybetmiş bir beton yığını olacaktır.</p>

<p>Yerel yöneticilerimizin, şehircilik uzmanlarının ve bizlerin artık günü kurtaran projeleri bir kenara bırakıp havza bazlı, bütüncül ve sürdürülebilir bir <strong>"Ege İmar ve Yaşam Master Planı" </strong>hazırlamamız şarttır.</p>

<p><strong>Son cümle: “Unutmayalım ki yanlış çizilen bir harita sadece yolunuzu kaybettirir, ancak yanlış planlanan bir kent nesillerin geleceğini elinden alır.”</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/haritalar-bize-egenin-gelecegi-hakkinda-ne-soyluyor</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Jul 2026 07:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/07/1edb54fc-24af-4335-af8e-87b800badca5.jpg" type="image/jpeg" length="17477"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kıbrıs Barış Harekatı]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/kibris-baris-harekati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/kibris-baris-harekati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kıbrıs milli davamız ve beka meselemizdir. Geçmiş hataları geride bırakıp iki devletli çözüme odaklanmalı, Kıbrıs'ın bağımsızlığının Türk ve İslam dünyasınca tanınması için adımlar atmalıyız.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kıbrıs, 1571 yılında Sokullu Mehmet Paşa’nın sadrazamlığı döneminde fethedildi. 1878 yılında Kıbrıs, Osmanlı Devleti tarafından tek bir kurşun atmadan İngilizlere verildi. İkili anlaşmayla 307 yıllık Türk/Osmanlı egemenliği sona erdi. Bunun karşılığı olarak İngilizler, Rus yayılmacılığına karşı Osmanlı’yı koruyacaklardı. Bu tarihten sonra Kıbrıs uluslararası bir sorun haline geldi. Birinci Dünya Savaşı başladığında ise İngilizler, Kıbrıs’ı tamamen ilhak ettiler ve sömürgelerinin arasına kattılar. Cebelitarık’tan Süveyş’e kadar tüm Akdeniz’in denetimini ellerine tutan İngilizlerin Batı Akdeniz’de Malta ve Doğu Akdeniz’de Kıbrıs’ta da hakimiyetleri vardı. Birinci Dünya Savaşı sonunda Yunanistan’ı hem İtalyanlara hem de Türklere karşı kullanan İngilizler, Megali İdea politikasını desteklese de, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı anlamına gelen Enosis’i desteklemediler. Enosis, İngilizlerin klasik denge ve dengeleme siyasetine aykırı idi ve İngilizlerin işine gelmezdi. Türkiye, Lozan’da Kıbrıs’ın İngiltere’ye bırakılmasını onayladı. Bununla birlikte Kıbrıs Lozan’da değil, II. Abdülhamit döneminde kaybedilmişti.</p>

<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere sömürge imparatorluğunun tasfiyesi mikro ölçekte Kıbrıs’ta da yaşandı. Ancak, bugün de adada çatışma halen sürmekle beraber İngilizlerin adayı tam olarak terk ettiklerini söylemek mümkün değildir. Adada, ada topraklarının % 3’ünü kaplayan iki İngiliz üssü (Dikelya ve Agratur) bulunmaktadır.</p>

<p>1950’lerin ortalarından itibaren İngiltere, Türkiye ve Yunanistan üçlüsünün denetiminde başlayan Kıbrıs görüşmeleri adanın Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dönüşmesiyle sonuçlandı. Ancak bu süreçte Rumlar EOKA’yı kurarak Türkleri yıldırma hareketine giriştiler. Buna karşı olarak da Türkler, TMT’yi kurdular. Üç devletin garantörlüğü altında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, 1959-1960 tarihli Zürih ve Londra Antlaşmalarına dayanarak bağımsız bir devlet haline gelse de uzun ömürlü olmayacağı başından belliydi. Bunun temel nedeni Rumların Enosis politikası çerçevesinde adayı Yunanistan’a katma ve bu nedenle de Türkleri imhaya girişmesiydi. 1960’da bağımsız olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk lideri Makarios oldu. Rumlar, Türkleri etkisizleştirmek noktasında eylemlerini sürdürdüler. Türkiye, adadaki Türk azınlık nüfusunu korumak için adaya müdahale etme tehdidinde bulundu. Bu süreçte Rumlar, Türkleri ortak yönetimden uzaklaştırmak amacıyla Akritas Planını devreye soktular. Türkiye’nin adaya müdahale tehdidi Johnson mektubuyla karşılık buldu. ABD, Türkiye’nin adaya müdahalesini engellediği gibi kendisi de Türkiye’nin aslında talep ettiği müdahaleyi yapmadı. 1964’te Johnson mektubu ile İnönü başbakan olarak Türkiye’nin ABD ile olan romantik ilişkilerini sona erdirdi ve dış politikada gerçekçi bir yol benimsedi, Sovyetlerle normalleşmenin önünü açtı. Demirel de 1965’te başbakan olduğunda İnönü’nün politikasını sürdürdü. 1967’de Yunanistan’da darbeyle iktidara gelen Albaylar Cuntası da Enosis politikasını uygulamaya sokmak istedi. Demirel de buna direndi. Ancak Türkiye’nin adaya müdahale edecek, çıkarma yapacak gemisi, indirme yapacak yeterli paraşütü yoktu. Türkiye’nin bunlardan çıkardığı ders, adaya müdahale için askeri hazırlıklarını yapmaktı. Nitekim İnönü ve Demirel’in deneyimleriyle Türkiye, 1974’e hazırlandı.</p>

<p>Adaya müdahaleyi 1973 seçimlerinden sonra kurulan CHP-MSP koalisyon hükümeti yaptı. Ocak 1974’te kurulan 7-8 aylık Ecevit Hükümeti’ni tarihte ayrı bir yere oturtan da bu müdahale oldu. Hükümetin Dışişleri Bakanı Turan Güneş’ti. Mülkiye kökenli olan Güneş, Cumhuriyet tarihinin en renkli ve en sıra dışı politikacılarından biridir. Şakacı ve iğneleyici tavrıyla daha fazla tanınmayı hak eden bir isim. Onun anılarından yola çıkarak Kıbrıs Barış harekatı sürecini anlatmak istiyorum.</p>

<p>15 Temmuz 1974 darbesi ile Nikos Sampson Kıbrıs’ta yönetime el koydu. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı Makarios’u Yunan cuntasının desteği ile devirerek yönetime el koydu. Kendisi EOKA-B örgütünün lideriydi. Rum Milli Muhafız Ordusu ile darbe yaparak Kıbrıs’ta bir Yunan Cumhuriyeti kurdu. Sampson, Kıbrıs’ta Türklere yönelik katliamların öncülerinden biriydi. Darbe olduğunda Turan Güneş, Çin’de idi. Darbe olduğunu kısa sürede öğrendi ve hemen Türkiye’ye dönüş için harekete geçti. Eşi de dahil yanındaki heyeti Çin’de bırakarak Kıbrıs Barış Harekatı’nın yapılmasından bir gün önce, yanında özel kalem müdürü ile 19 Temmuz’da Ankara’ya döndü. Makarios, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni askıya almıştı. Samspon ise tamamen ortadan kaldırarak Enosis yolunu açmıştı. Dolayısıyla Kıbrıs’ın kaderi Girit ve 12 Adalar’a benzeyecekti. Kıbrıs Barış Harekatı, Kıbrıs’ın Girit ve 12 Adalar gibi olmasını engelledi.</p>

<p>Adaya daha önce müdahale etme kararı alıp etmeyen/edemeyen Türkiye’nin askeri hareketliliğini ve gemilerini harekete geçirmesini Yunanlar blöf olarak algıladılar. Ancak Türkiye tüm engelleme çabalarına rağmen adaya müdahale etti. Bu, Türkiye’nin garantörlük hakkının gereği idi.</p>

<p>Türkiye Kıbrıs’ta bir buçuk ay içerisinde iki müdahalede bulundu. Bunlardan ilki 20 Temmuz’da gerçekleşti. Ecevit’in adını koyduğu Barış Harekatı öncesinde Ecevit, diğer garantör ülke olan İngiltere ile görüştü. 19 Temmuz’da ülkeye döndüğü harekat kararı Türkiye tek başına uygulamaya kararlıydı. Bu sırada Yunanistan’da Albaylar Cuntası iktidardaydı. Türkiye, Kıbrıs’a çıkarma yapacaktı ama Yunanistan’la da olası bir savaşa hazırlık yaptı. Türkiye, bir şaşırtma harekatı yaparak Magosa’ya değil Girne’ye çıkarma yaptı. Aslında Türkiye askeri hazırlıklarını 1964 yılından beri yapmaktaydı.</p>

<p>Türkiye’nin yaptığı ilk askeri harekat bekleyen bir harekattı. Her zamanki gibi Türkiye’nin blöf yaptığı düşünülmüştü. Bununla birlikte Ecevit hükümetinin yürüttüğü uluslararası diplomasi dünyadaki tepkilerini minimuma indirdi. Bunda Yunanistan’da Albaylar Cuntası’nın, Kıbrıs’ta da Sampson darbenin iktidarda olması da etkiliydi. Barış harekatının ilk kısmında bu iki yönetim de devrildi. Ecevit, barış harekatı başladığında şunları söylemişti:</p>

<p><i>"Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kıbrıs’a indirme ve çıkarma hareketi başlamış bulunuyor. Allah; milletimize, bütün Kıbrıslılara ve insanlığa hayırlı etsin. Bu şekilde insanlığa ve barışa büyük bir hizmette bulunmuş olacağımıza inanıyoruz. Öyle umarım ki kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışmaya yol açılmaz. Biz aslında savaş için değil, barış için ve yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz"</i></p>

<p>Dolayısıyla Türkiye adaya barış, Yunanistan’a da demokrasi getirmiştir. Türkiye ilk harekat sırasında Girne ve civarında tutundu. Ancak Birleşmiş Milletlerin müdahalesiyle ateşkes ilan edildi ve Cenevre görüşmeleri başladı. Görüşmeler sırasında Türkiye’nin endişesi askeri birliklerinin güvenliklerinin tam sağlanamaması, dar bir alanda sıkışmış olmaları ve Kıbrıs Türklerinin güvenliklerinin tam olarak sağlanamamış olmasından endişeliydi. Görüşmeler sırasında Güneş, İngiltere Dışişleri Bakanı Callaghan ile gerilmiş, kendisine Güneş’i soran İngilizler gazetecilere <i>“çok küstah ve terbiyesiz”</i> demişti. Türkiye’nin ısrarı adada federasyonun kurulmasıydı, karşı taraf iki eski sistemin, iki cemaatli toplumun devamını ve Rumların baskın egemenliğini savunuyordu. Türkiye, adada kıyıya çıkmış Türk birliklerinin etrafını BM Barış Gücü ile kuşatma çabasını da reddetmişti. Bu, yapılacak ikinci harekatın önlenmesi anlamına gelecekti. Oysa Türkiye daha operasyonunu tamamlamamıştı. Güneş durumu Cenevre’dekilere şöyle anlatıyor:</p>

<p><i>“Biz Kıbrıs’a çıktık ama, Ada’yı işgal etmek, kontrolümüz altında bulundurmak, topraklarımız genişletmek diye bir niyetimiz yoktur. Yalnız, bir konuya değinmek isterim, biz Kıbrıs’ta askeri açık hava müzesi de açmadık. Yani askerlerimiz orada müzede durur gibi duracak ve etrafında da Birleşmiş Milletler zinciri bulunacak. Buna razı olamayız. </i></p>

<p><i>Eğer isteğinizi kabul edersek, Türk askeri, etrafındaki Birleşmiş Milletler askerine çarpmadan bir şey yapamayacak. O zaman da Kıbrıs’a çıkmamızın bir askeri değeri kalmayacak. Bizi kapana kıstırmak ve Birleşmiş Milletler askeri ile karşı karşıya getirme planlarınızı bozmaya kararlıyız”. </i></p>

<p>Birinci Cenevre görüşmelerinden dönerken Güneş ve heyetini karşılayanlar başında Ecevit ve hükümetteki diğer bakanlar da vardı. Ancak Erbakan karşılayanlar arasında yoktu. Bu, sonraki ayrışmanın habercisi gibiydi.</p>

<p>Birinci Cenevre görüşmeleri 25-31 Temmuz 1974 tarihleri arasında yapıldı. Bu görüşmelerde dünya kamuoyu Türkiye’nin lehine idi. Görüşmelerden sonuç çıkmayıp ilerleme kaydedilmeyince görüşmeler kesintiye uğradı. Bu arada Yunanistan’da iktidar değişmiş, cunta gitmiş, demokratik rejim yeniden kurulmuştu. Sampson Kıbrıs’ta devrilmişti. Bu, Rumlara ve Yunanistan’a dünyada acıma ve zsempatiyle bakmayı beraberinde getirmişti. 8-13 Ağustos 1974 tarihleri arasında İkinci Cenevre Görüşmeleri yapıldı. Türkiye halen adada sıkışmış durumdaydı ve bekleyecek gücü kalmamıştı. Dünya kamuoyunun da Türkiye lehine kazanılması gerekiyordu. Güneş ekibine CHP İstanbul milletvekili Haluk Ülman’ı da ekledi. Ülman, bildiği iki yabancı dille Türkiye lehine kulis yürütecekti. Koalisyon hükümeti olması nedeniyle MSP’den de bir milletvekili istenmiş, Erbakan Sakarya milletvekili İsmail Müftüoğlu’nu önermişti. TBMM Albümüne bakıldığında Müftüoğlu için İngilizce ve Yunanca bildiği belirtiliyor. Ancak Cenevre Konferansı süresinde Müftüoğlu’nun bu bilgisi hiç hissedilmemiş ve sürekli Ülman’dan konuşulanları çevirmesini istemişti. Müftüoğlu, Çaykara doğumlu.</p>

<p>Güneş, Müftüoğlu için eğlenceli bir şekilde şunları anlatıyor:</p>

<p><i>“Hiç unutmam, İkinci Cenevre Konferansının son erdiği gün, Rumların Birleşmiş Milletler Binası önünde aleyhimize gösteri yapacağını haber almıştık. Bunu duyan Müftüoğlu elini arkasına attı ve bana dedi ki: </i></p>

<p>- <!--[endif]--><i>Hocam siz hiç merak etmeyin. Bende tabanca var. Ben seni korurum. </i></p>

<p><i>Ben de –aman burada tabanca teşhir etme, buralarda tabanca teşhir etmek pek iyi sayılmaz- karşılığını vermiştim. </i></p>

<p><i>Sular durulup, aradan bir süre geçtikten sonra bir gün Şevket Kazan’la İsmail Müftüoğlu Sakarya’da, seçmenleri ile konuşurken, Müftüoğlu demiş ki:</i></p>

<p><!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]--><i>Eğer bildiklerimi söylesem Turan Güneş Yüce Divana verilir. Kissenger ver diyor, Turan Güneş –başüstüne diyor. Callaghan –bunu ver diyor- Turan Güneş –başüstüne- diyor. Sonra çektim tabancayı, bir adım daha geriye gidersen seni vururum dedim. </i></p>

<p><i>Ya işte böyle, Cenevre’de bizi koruyacak olan tabanca, Türkiye’ye dönünce bizi vuracak tabanca oluverdi!”</i></p>

<p>Siyasette oluyor böyle şeyler deyip geçip devam edelim.</p>

<p>İkinci Cenevre görüşmeleri başladığında İngilizlerin ve Yunanların zaman kazanma, konferansın ertelenmesi gibi talepleri ortaya çıktı. Türk ordusunun sıkıştığı kıyı şeridinden çıkması ve Kıbrıs Türk toplumunu koruyabilmesi için bir an önce çözüme ulaşılması gerektiği ise Türkiye’nin teziydi. Güneş, Callaghan’a işlerin çıkmaza girdiği ve vakit kaybedilmemesini söyleyince, konferans koparsa siz ikinci harekata başlarsınız yanıtını aldı. Tahmini doğruydu. İngilizler bu süreçte kolonilerinden gurka diye bilinen askerleri Kıbrıs’a getirmeye başlamıştı ve Türklere gözdağı vermeye çalışıyordu. Güneş, Cenevre’de bulunan Amerikan gözlemcisine Callaghan’ın tehdidini söylemiş, bunu bize sökmeyeceğini belirtti. Amerika’nın telaşlanmasıyla Ecevit ile ABD Dışişleri Bakanı Kissinger arasında ünlü telefon diplomasisi başladı.</p>

<p>Bu süreçte İngilizler ve Yunanlar, federasyon tezini kabul etmiyorlardı. Yunan Dışişleri Bakanı Mavros’a göre federasyon adanın taksimi anlamına geliyordu. Rumlar da bunu istemiyorlardı. Çünkü onlar adanın tamamını istiyorlardı ve Yunanistan’la birleşmenin peşindeydiler. Görüşmeler tıkanmak üzereydi. Yunan tarafı federasyon tezini kabul etmiyor, karşı tez de ortaya koymuyordu. Ecevit ve Güneş, bunu önceden görerek görüşmelerin tıkanması karşısında aralarında bir şifre belirleme kararı aldılar. Bunu şöyle anlatıyor Güneş:</p>

<p><i>“Tam o sırada Orhan Birgit telefonla beni aradı. Kendisine, Cenevre görüşmelerinin uzun sürebileceğini o nedenle, çocuklarımın beni beklemeden tatile çıkmalarını istediğimi söyledim. Bu arada Birgit’ten kendilerine yardımcı olmasını, Marmaris Tatil Köyü’nde yer ayırtıvermesini rica ettim. </i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>Ahizeyi kapattıktan sonra Başbakan bana döndü ve dedi ki:</i></p>

<p><!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]--><i>Ben parolayı buldum. </i></p>

<p><!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]--><i>Nedir?</i></p>

<p><!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]--><i>Ayşe tatile çıksın.. Eğer işler kopma noktasına gelirse, burada işler uzayacak. Ayşe tatile çıksın de ben anlarım. </i></p>

<p><!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]--><i>Böylece parolayı da karara bağlamıştık. </i></p>

<p><i>İşte bu parolanın bir de yüreğimizi hoplatan öyküsü var. Bir gün yemekte otururken Türkiye’den arandığımızı bildirdiler. Haluk Ülman telefona gitti. Dönüşünde bütün arkadaşların selamı var dedi ve bu arada ekledi.</i></p>

<p><!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]--><i>Ayşe tatile gidiyormuş. Elimden çatalı bırakıvermişim. </i></p>

<p><!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]--><i>Ne ne neee? diye ağzımdan acayip sesler çıktı.</i></p>

<p><i>Birden telaşlandım. </i></p>

<p><i>Ülman da telaşımın farkına varınca sordu:</i></p>

<p><!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]--><i>Ne o yoksa baltayı taşa mı vurdum?</i></p>

<p><!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]--><i>Yahu sen bilmiyor musun? O bizim parolamızdır. </i></p>

<p><i>(Nereden bilecekti? Parolayı ona söylememiştim).</i></p>

<p><!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]--><i>Ayşe’nin tatile çıkacağını kim söyledi?</i></p>

<p><!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]--><i>Orhan Birgit.</i></p>

<p><i>İşte o zaman yüreğime soğuk sular serpildi. Çünkü, parolayı Birgit de bilmiyordu. Sonradan Ülman’a parolayı söyleyince gülmekten katıldık”. </i></p>

<p>Türkiye’nin artık ikinci müdahaleyi yapmaya hazırlandığı sıralarda müzakereler de iyi gitmiyordu. İngilizler, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin görüşmelerden çekilmesini, iki cemaat liderinin baş başa bırakılmasını istiyordu. İki ayda çalışmaları kontrol edilmeliydi ve böylece zaman içinde çözüm bulunabilirdi. İngilizler zaman kazanmaya ve süreci sulandırmaya yönelmişlerdi. Türkiye’nin artık müdahale için son hazırlıkları yaptığı saatlerde Ecevit, telefonla Güneş’i arayıp son durumu sormuştu. Güneş de işlerin uzadığını söyledi ve ardından:</p>

<p><!--[if !supportLists]-->- <!--[endif]--><i>“Burada işler biraz uzayacak. Ayşe artık tatile çıkabilir”. </i></p>

<p>Artık karar netleşmişti. Ecevit, Güneş’ten görüşmeleri 13 Ağustos’u 14 Ağustos’a bağlayan gece 02.00’ye kadar sürdürmesini ve sonra bırakmasını istedi. Ecevit’le görüşme 13 Ağustos sabahı yapılmıştı. Müzakereler de sabah saat 10.00’da başlayacaktı. Güneş zaman kazanmaya çalışarak işleri nedeniyle toplantının öğleden sonraya ertelenmesini istedi. Erteleme ve uzatma konusunda gönüllü olan İngilizler ve Yunanlar bundan çok memnun oldu. Güneş heyetteki arkadaşlarıyla bölgede geziye çıktı. Şifreden ve hazırlıklardan ne heyettekilerin ne de Güneş’in yanında bulunan eşinin haberi vardı. Eşi, Ayşe’nin tatile çıkıp çıkmadığını hiçbir şey bilmeden soruyor, bu soru Güneş’i heyecanlandırıyordu.</p>

<p>Toplantı saat 18.00’de başladı. Güneş, Denktaş’tan müzakere toplantısı başladığında söz alıp uzun süre konuşup vakit geçirmesini istedi. Daha sonra Güneş, Türk tarafının tekliflerini tekrar İngiltere ve Yunanistan temsilcilerine iletti. Karşı tarafın ek süre taleplerini reddetti. Bunun üzerine Güneş, Türk tarafının tekliflerini geri çektiğini söyledi ve karşı tarafın teklifinin olup olmadığını sordu. Onlar tekliflerinin olmadığını söyleyince de toplantıyı Güneş bitirdi. Denktaş’ın ikinci harekatın başlayacağından haberi yoktu. Güneş kendisine söylememişti. Denktaş, ancak Güneş’in toplantıyı bitirmeye yöneldiğinde bir şeyler olduğundan şüphelenmişti. Yunan tarafı görüşmeler bitince basın toplantısı yaptı. Türk heyetindekiler –Denktaş dahil- bizim basın toplantısı yapıp yapmayacağımızı Güneş’e sordular ve şu cevabı aldılar:</p>

<p><i>“- Hayır dedim. Biz basın toplantısını sabahleyin yapacağız. Biz burada basın toplantısı yaparken, Kıbrıs’ta da silahlar patlamaya başlayacak. Garip olmaz mı?”</i></p>

<p>Güneş’in bu sözlerini duyan Denktaş, Güneş’in boynuna sarılmış, hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Kesik kesik konuşarak, <i>“- Madem böyleydi, bari biraz çıtlatsaydın” </i>dedi.</p>

<p>Böylece 14 Ağustos’ta Türkiye ikinci aşamaya geçti ve yine büyük bir başarıya imza attı. Bu başarının ardından o dönemde Ecevit’in en büyük hatası koalisyon hükümetini bozarak ülkeyi erken seçime götürmeye kalkmak oldu. Erbakan ile geçinememek haklı gerekçelere dayansa da başka bir partiyle (örneğin Demokratik Parti ile) koalisyon kurulabilirdi. Ecevit’in Kıbrıs Fatihi olmayı oya tahvil etmeye kalkması stratejik olarak büyük bir hata oldu. Eylül 1974’te hükümet dağıldı ve Mart 1975 tarihine kadar Türkiye hükümetsiz kaldı. Bu tarihte Milliyetçi Cephe Hükümeti kuruldu. Söz konusu hükümetin kurulmasının ardından 28 Haziran 1975 tarihinde Ecevit şunları söyledi:</p>

<p><i>“Makarios’u bugün Müslüman Arap ülkeleri meşru hükümet olarak tanıdıklarını ilan ediyorlar. CHP Türkiye’de hükümetteyken Kıbrıs’a dönmeye bile cesaret edemeyen Makarios şimdi Müslüman Arap ülkelerini dolaşıyor. Sırtında papaz cübbesi, Orta Doğu’nun Müslüman ülkelerine gidiyor. O Müslüman ülkelerde Erbakan’ın görmediği itibarı ona ne göstertiyor?”</i></p>

<p>Kıbrıs milli davamız olduğu kadar, beka meselemizdir. Kıbrıs’ta geçmişte yapılan hataların tekrar edilmemesini, bugün artık iki devletli çözüme odaklanılmasını, Kıbrıs’ın bağımsızlığının tanınması konusunda Türk ve İslam dünyasından adımların atılmasına yönelik gayret gösterilmesini temenni ediyorum.</p>

<p>Denktaş, Ecevit Erbakan ve Güneş’e saygıyla… Denktaş, 2004’te Annan Planı sürecinde Türkiye’yi yönetenler tarafından rencide edilmişti. Zaman Denktaş’ı, Ecevit’i ve Güneş’i haklı çıkardı. O günlerden<i> “mavi vatan” </i>günlerine geldik. Kıbrıs da bunun merkezinde yer almaktadır. Son derece anlamlı ve önemli tarih. Kutlu olsun.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/kibris-baris-harekati</guid>
      <pubDate>Sun, 19 Jul 2026 13:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/07/kibris-baris-harekati.png" type="image/jpeg" length="74832"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[10. Yılında 15 Temmuz]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/10-yilinda-15-temmuz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/10-yilinda-15-temmuz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bugün darbenin üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen tehlikenin geçmediğini söylemek gerekir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>15 Temmuz darbe girişimi, Osmanlı’dan günümüze Türkiye’de yaşanan askeri darbeler ya da ordunun siyasete müdahalesine ilişkin örneklerden tamamıyla ayrılmaktadır. Şüphesiz 15 Temmuz öncesinde, Cumhuriyet döneminde yaşanan askeri darbeler bizzat TSK’nın yaptığı darbelerdi. Bunların ilki olan 27 Mayıs 1960 darbesi emir-komuta zincirinin dışındaydı. 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 geleneksel Türk darbeleri olarak tanımlanabilir. Bu başarılı olan 4 darbe ordunun kurumsal ve tarihsel yapısının birer ürünü olarak, rejime/devlete sahip çıkma adına yapılan darbelerdi (Siyasal kutuplaşma, ekonomik krizler bu sürecin önemli tetikleyicileridir). Bu noktada 15 Temmuz ordu hiyerarşisini tamamen alt üst eden daha net söyleyecek olursak bypass eden illegal bir örgüte (FETÖ) ve onun bağlı olduğu yabancı istihbarat örgütlerine (CIA, MOSSAD) sadakatle bağlı bir yapının ürünüydü. Dolayısıyla 15 Temmuz’u ordunun kendi iç dinamikleriyle oluşan bir yapının ürünü olarak görmek mümkün değildir. Hatta geçmişte başarısız olan Talat Aydemir (1962 ve 1963) ve 9 Mart (1971) darbe girişimleri bile yabancı istihbarat örgütlerinin aparatı niteliği taşımazlar. Ancak başarılı olan 4 askeri darbe, Türkiye’nin Batı eksenli (NATO) konseptin dışında değildir.</p>

<p>Fethullah Gülen ve Abdullah Öcalan’ın örgütleri, emperyalist güçlerin farklı boyutlarla ama aynı amaç doğrultusunda emperyalizmin güdümünde olan yapılardır. Soğuk Savaş döneminde Türkiye içinde beslenen, Soğuk Savaş’ın hemen ertesinde dünyada da etkinlik kazanan Gülen cemaatinin arkasında ABD ve istihbarat örgütü vardı. Gülen Cemaati, Hizmet Hareketi olarak tanımlanan yapının “Hizmet” kısmının “emperyalizme hizmet” amacı güttüğü daha 1990’ların başında belliydi. 1990’da üniversiteden mezun olan ve takip eden süreçte üniversitede araştırma görevlisi olan biri olarak, Gülen hareketinin eski Sovyet coğrafyasında ABD için “koçbaşı” işlevi gördüğünü o tarihlerde söylüyordum. Dolayısıyla görmek isteyen için görmek mümkündü. Özal döneminden itibaren yükselen bir yapı, siyasette de destek gördü. 1990’lardan 2010’a kadar altın çağını yaşadı. Kısa bir 28 Şubat sürecinde baskı altında kaldıysa da bu süreci yara almadan atlattı.</p>

<p>2000’lerin başında AKP’nin içeride iktidarını pekiştirmesine katkı sağlamak adına iktidarla iyi ilişkilerini kullandı. 2004’te ordudan tasfiyelerin durdurulması ve Ergenekon-Balyoz süreci, 2010 anayasa referandumu, yargının yeni baştan şekillendirilmesi bu yapıya <strong>“paralel devlet” </strong>gücü kazandırdı. Tam da bu noktada Erdoğan’ın başta İsrail olmak üzere Batı dünyasıyla gerilim yaşaması, kademeli olarak FETÖ operasyonlarına (2012 MİT müsteşarı Fidan’a operasyonla başlayan 2016 darbe girişimine kadar giden süreç) yol açtı.</p>

<p>15 Temmuz’u klasik TSK darbelerinden ayıran temel özelliklerden biri de Türkiye’de önceki hiçbir darbede halka doğrudan ve yoğun ölçüde ateş açılmamış, TBMM bombalanmamıştır. Diğer taraftan örgütün yabancı istihbarat örgütleriyle ilişkisi, lider kadronun konumlandığı yerler, küresel kapasitesi, örgütün yabancı istihbarat örgütlerinin aparatı olduğunu gerçeğini teyit etmektedir. Ancak bu yapı devletin kılcal damarlarına kadar sızmış, kozmik odasına girmiştir. Bu haliyle benzer emperyal aparat Şeyh Sait, Seyit Rıza ve Öcalan gibi aparatlardan farklı bir nitelik taşımaktadır. Bu noktada devletin ve toplumun içine sızmış içerideki dış unsur konumundadır.</p>

<p>Gülen’in Soğuk Savaş döneminde devletin içinde konumlanmış, “yabancı devlet aklının” unsurlarınca, siyasal çevrelerde oy, maddi menfaat ya da diğer stratejik hesaplarla desteklendiği gerçeği bir sır değil. Bilinen kaynaklara göre 1986’dan itibaren (Özal dönemi) orduya sızmaya çalıştıkları, bunların zaman zaman tasfiye edildikleri herkesin bildiği bir gerçek. Ancak 2000'li yılların başında Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) kararlarında bu yapıya mensup subayların ihraç edilmesine dönemin hükümet kanadından (şerh koyma yoluyla) direnç gösterilmesi onlara bir koruma kalkanı yarattı. Arkasından 2007 sonrasında başlayan Ergenekon-Balyoz davaları TSK içindeki Atatürkçü/Cumhuriyetçi kadroları tasfiye etmek için birer manivela olarak kullanıldı. Bu tasfiye neticesinde, Atatürkçü subaylardan boşaltılan kritik general/amiral kadrolarına, kurmay subaylık makamlarına hızla FETÖ elemanları yerleştirildi. Eğer Ergenekon, Balyoz ve Kumpas gibi davalarla ordunun kendi iç hiyerarşisi çökertilmeseydi, FETÖ 15 Temmuz'u yönetecek operasyonel güce hiçbir zaman ulaşamazdı. Dolayısıyla tüm süreçler, 15 Temmuz darbe girişiminin en önemli lojistik ve insan kaynağını temin etti.</p>

<p>Şüphesiz 15 temmuz bir tiyatro değildi ama yaşananlar göz göre göre gelen bir süreci açıkça gösteriyor. Nitekim bu noktada FETÖ darbesi, Marquez’in Kırmızı Pazartesi adlı romanını çağrıştırıyor. Bilindiği üzere Kırmızı Pazartesi, herkesin işleneceğini bildiği ama kimsenin engellemediği bir cinayeti anlatıyor.</p>

<p>2012’de MİT müsteşarı Hakan Fidan’a yapılan örtülü operasyon ile, 2013'teki 17-25 Aralık süreciyle de devlet ile FETÖ arasında topyekun ve açık bir savaş başlamıştı. Örgütün Ağustos 2016 YAŞ kararıyla ordu içinde büyük bir tasfiyeye uğrayacağı bildiği için "son koz" olarak paniğe kapılıp tasfiyeden önce darbe yapma planını devreye soktu. İktidarın da bu konuda hazırlıklı olduğu anlaşılıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Neticede 251 insanın hayatını kaybettiği, tankların sokakta olduğu, F-16'ların uçtuğu bir vahşete <i>"tiyatro"</i> demek doğru değil. Ancak <i>"göz göre göre gelmesi"</i> meselesi, darbenin istihbaratının alınmasına rağmen neden tam olarak önlenmediği veya bastırılma sürecinin neden bu şekilde yönetildiği tartışılabilir görünüyor. Anlaşılan o ki iktidar, darbecilerin tam olarak deşifre olabilmeleri için başarısız bir darbe girişimine yol verdi. Ayrıca darbe topluma açık bir şekilde tehlikelinin boyutlarını gösterdi ve iktidara da sonraki siyasal yapı için (CB Hükümet Sistemi) meşruiyet alanı açtı.</p>

<p>Bugün darbenin üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen tehlikenin geçmediğini söylemek gerekir. Son 200 yıllık tarihimizde dış güçlerin içeriden devşirdikleriyle iç işlerimize karıştıkları, Osmanlı’nın parçalanmasına katkı sağladıkları bilinen bir gerçek. Günümüzde de tehlike geçmiş değil. Dün Şeyh Sait’ler, Kuvayı İnzibatiye’ler ne ise bugün de tehlike şekil değiştirerek devam ediyor. Kripto yapılar halen varlığını sürdürüyor. FETÖ kadar devlete sızan başka bir yapılanma tarihimizde olmamıştı. Ancak bu PKK terörünü önemsizleştirmiyor. FETÖ unsurları halen devlette varlar. Eğer bir kamu çalışanı FETÖ kurumlarında çalıştığına dair SGK kayıtlarını sildirebiliyor ve kamuda çalışabiliyorsa ya da 2016 yılında bile Gülen Hareketi, Batı’daki Püriten harekete benziyor, Gülen post modern şaman diyor ve siyasal partiler içerisinde milletvekili olarak bulunabiliyorsa, tehlike geçmiş değildir.</p>

<p>Psikolojide travmanın saplantılı zorlantılı tekrarı diye bir kavram var. Buna <strong><i>yineleme zorlantısı</i></strong> (<i>repetition compulsion</i>) denir. Kişinin/toplumun, geçmişte yaşadığı travmatik veya acı verici bir deneyimi, bilinçdışı bir dürtüyle hayatında tekrar tekrar (ve her seferinde daha sert bir şekilde) yaşaması durumudur. Gereken dersi çıkarmadığı sürece…</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/10-yilinda-15-temmuz</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Jul 2026 09:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/07/t-e-m-m-u-z.png" type="image/jpeg" length="21007"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Orman Yangınlarına Karşı Ortak Sorumluluk]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/orman-yanginlarina-karsi-ortak-sorumluluk</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/orman-yanginlarina-karsi-ortak-sorumluluk" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bu yaz İzmir’imizin tek bir ağacını bile kaybetmeyelim. Doğaya saygı duyalım ki, doğa da bize hayat vermeye devam etsin.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz mevsimi Ege için her zaman coşkunun, denizin ve güneşin mevsimi olmuştur. Ancak son yıllarda bu güzel mevsim, İzmir’imiz için ne yazık ki endişenin, gökyüzünü kaplayan kara dumanların ve yürek sızısının da mevsimi haline geldi. Karşıyaka’dan Seferihisar’a, Menderes’ten Urla’ya kadar şehrimizin dört bir yanı, geçen yıllarda ardı arkası kesilmeyen orman yangınlarıyla sarsıldı.</p>

<p>Yanan sadece ağaçlar değil; bir kentin hafızası, o ağaçların gölgesinde nefes alan yaban hayatı, köylünün emeği ve geleceğimizdir. Evler küle dönerken, aslında toplumsal güvenliğimiz ve doğayla kurduğumuz o kadim bağ da yara alıyor.</p>

<h3><strong>Doğa Hafta Sonları Tüketilecek Bir Rekreasyon Alanı Değildir</strong></h3>

<p>Meseleye sadece bir çevre felaketi olarak bakmak, resmi eksik görmektir. Orman yangınlarının ardında derin bir toplumsal ve sosyolojik gerçeklik yatıyor. Kentleşme baskısı, kırsal alanların hızla değişime uğraması ve en önemlisi "ortak yaşam alanlarımıza" karşı hissettiğimiz aidiyet duygusunun zayıflaması, yangınların en büyük tetikleyicisidir.</p>

<p>Doğayı, sadece hafta sonları tüketilecek bir "rekreasyon alanı" olarak gören modern insanın bu hoyrat yaklaşımı, ne yazık ki toplumsal bir duyarsızlığı da beraberinde getiriyor. Bir sigara izmaritini ya da cam şişeyi ormana fırlatırken sergilenen o anlık sorumsuzluk, binlerce canlının yok olmasına ve bir köyün tüm birikiminin bir gecede silinmesine yol açıyor. Bu durum, toplumsal sorumluluk bilincimizin nerede durduğunu sorgulamamızı gerektiren sosyolojik bir alarmdır. Kentli olmak, sadece o kentin yollarını kullanmak değil; havasını, suyunu ve yeşilini de canı pahasına korumak demektir.</p>

<h3><strong>Yangınsız Bir İzmir İçin: Hayati Uyarılar ve Görevlerimiz</strong></h3>

<p>Göz göre göre gelen bu felaketlerin önüne geçmek, polisiye tedbirlerden ziyade toplumsal bir seferberlikle mümkündür. İzmir’in yeşilini korumak için her birimizin rehber edinmesi gereken temel kuralları hatırlamak ve hatırlatmak zorundayız:</p>

<p><strong>• Piknik ve Mesire Alanı Kısıtlamalarına Uyun: </strong>Valilik ve belediyelerin yaz aylarında belirlediği ormanlık alanlara giriş yasaklarına ve mangal yakma kısıtlamalarına kesinlikle riayet edilmelidir. Doğa sevgisi, doğayı riske atarak mangal yakmak değil, onu korumaktır.</p>

<p><strong>• Cam ve Pet Şişeleri Doğaya Bırakmayın:</strong> Ormanlık alanlara bırakılan cam kırıkları ve şişeler, kızgın yaz güneşi altında birer mercek görevi görerek yangınları başlatır. Çöplerimizi ormanda değil, çöp kutularında biriktirmeliyiz.</p>

<p><strong>• İzmaritleri Asla Dışarı Atmayın:</strong> Araç seyir halindeyken veya yürürken dışarıya atılan tek bir sigara izmariti, rüzgarın da etkisiyle dönülemez felaketlerin fitilini ateşleyebilir.</p>

<p><strong>• Anız ve Bahçe Temizliği Ateşinden Kaçının:</strong> Kırsal bölgelerde tarla veya bahçe temizliği amacıyla yakılan ateşler, kontrol dışına çıkarak orman yangınlarına davetiye çıkarmaktadır. Yaz aylarında ateşle temizlik yönteminden tamamen vazgeçilmelidir.</p>

<p><strong>• Şüpheli Durumları Derhal Bildirin: </strong>Ormanlık alanların yakınlarında görülen dumanları veya şüpheli şahısları vakit kaybetmeden Alo 177 Orman Yangını İhbar Hattı’na ya da 112 Acil Çağrı Merkezi’ne bildirmek insani bir görevdir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>Ortak Geleceğimize Sahip Çıkalım</strong></h3>

<p>İzmir, doğasıyla, körfeziyle ve yeşiliyle bir bütündür. Yanan her metrekare yeşil alanla birlikte bu kentin kimliğinden bir parça eksiliyor. Unutmayalım ki, yangınları söndürmek kahramanlık gerektirir ama yangınların çıkmasını önlemek sadece toplumsal bir bilinç ve sorumluluk gerektirir.</p>

<p><strong>Son cümle: “Gelin, bu yaz İzmir’imizin tek bir ağacını bile kaybetmeyelim. Doğaya saygı duyalım ki, doğa da bize hayat vermeye devam etsin.”</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/orman-yanginlarina-karsi-ortak-sorumluluk</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Jul 2026 07:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/07/oran-yangin.png" type="image/jpeg" length="46585"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Milli Mücadele dayatması]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/milli-mucadele-dayatmasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/milli-mucadele-dayatmasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Milli Mücadele kavramının tercih edilmesinin arkasında sadece bir "tarihsel devamlılık" kaygısı yatmamaktadır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türk akademisi uzun yıllardır şu kavramları birlikte ve –farklı nüansları olmakla birlikte- eş anlamlı olarak kullanmaktadır:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>• <!--[endif]-->Milli Mücadele Tarihi</p>

<p><!--[if !supportLists]-->• <!--[endif]-->Kurtuluş Savaşı</p>

<p><!--[if !supportLists]-->– <!--[endif]-->Türk Kurtuluş Savaşı</p>

<p><!--[if !supportLists]-->• <!--[endif]-->İstiklal Harbi/Savaşı</p>

<p><!--[if !supportLists]-->– <!--[endif]-->Türk İstiklal Savaşı/Harbi</p>

<p>Yürütülen mücadeleye bu farklı isimler verilmekle beraber, mücadelenin yaşandığı dönemde İstiklal Savaşı kavramı öncelikli olarak tercih ediliyordu. Nitekim o dönemde İstiklal Marşı, İstiklal Mahkemeleri ve İstiklal Madalyası gibi kavramlar buna paralel üretildi. Dış dünyada da aslında yaygın olarak kullanılan İngilizce kavram, <i>"Turkish War of Independence" </i>ifadesidir. 1925-26 yıllarında da Genelkurmay Başkanı Çakmak, Başbakan İnönü’ye yürütülen mücadeleye resmen ne ad verileceğini sormuş, İnönü de <i>“İstiklal Harbi” </i>yanıtını vermişti. Yukarıda sayılan kavramların tümünün kullanılması bir karmaşa değil, bir zenginliktir. Ancak son dönemde diğer kavramların yerine Milli Mücadele kavramının kullanılması, bunun ders kitaplarına girmesi, Vahdettin’in kaçışının ders kitaplarından çıkarılması gibi bir durumla karşı karşıya kaldık.</p>

<p>Bunun nedenleri, ideolojik arka planı ne olabilir?</p>

<p>Öncellikle Milli Mücadele dediğimiz şey, milletin ve devletin ortak bir hareketi olarak görülmemelidir. Bu süreçte ciddi boyutta yaşanan iç isyanlar olduğu gibi devletin başı olan Padişah ve onun hükümeti (Damat Ferit…) düşmanla işbirliği yaptılar. Dolayısıyla milletin ve devletin topyekun bir mücadelesi söz konusu değildi.</p>

<p><strong>"Milli Mücadele"</strong> kavramını salt bir <strong>"devletin sürekliliği"</strong> argümanına indirgeyerek tercih eden tarih yazımında, bu sürecin <strong>"ihtilalci"</strong> karakteri ve İstanbul'a başkaldırı boyutunu gölgeleme arzusu bulunmaktadır.</p>

<p>Ulusal direniş hareketinin başlangıcı Amasya Genelgesi’ndeki<strong> "Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" </strong>ifadesinin ihtilalci ve egemenliği halka devreden ruha dayanmaktadır. Oysa Milli Mücadele ısrarında olanlar Vahdettin’in gizli görevlendirmesi ya da devlet operasyonu olarak okumak, saltanat makamını iş birlikçi konumundan çıkarmak eğilimindedirler. Bu bakış açısı ile hedef, ulusal direniş hareketini <strong>İstanbul'a ve halifeye rağmen ve hatta onlara "karşı" </strong>bir isyan değil, onların bilgisi dahilinde yürütülen bir <strong>"devlet operasyonu" </strong>gibi sunmaktır.</p>

<p>Amasya Genelgesi, açık bir şekilde İstanbul Hükümeti'nin üzerine düşen sorumluluğu yerine getiremediğini söylemektedir. İstanbul’a karşı bir <strong>alternatif otorite </strong>(Heyet-i Temsiliye) kurma çağrısı yapmaktadır. Bir bütün olarak Amasya Genelgesi, hem işgal kuvvetlerine hem de iç otoriteye karşı çift taraflı bir ihtilal bildirisidir. Süreklilik ve devlet vurgusunu aşırı öne çıkaran tarihçiler, bu "ihtilal" ve "iç kopuş" boyutunu, hareketin tabandan yükselen sivil ve asi karakterini (Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri ve yerel kongreler iktidarını) önemsizleştirme/görmezden gelme/geri planda bırakma eğilimindeler.</p>

<p>Eğer bu süreç bir "ihtilal" ve "kurtuluş savaşı" olarak değerlendirilirse, bu durum yeni, devrimci ve radikal bir rejimin (Türk Devrimi’nin) meşruiyetini destekleyici bir durum yaratır. Ancak süreç <strong>"zaten var olan devletin kendini savunması" </strong>olarak sunulursa, cumhuriyet sonrasındaki radikal kopuşlar ve modernleşme hamleleri tarihsel akışın içinde <strong>yapay ve zorlama müdahaleler </strong>olarak tanımlanabilecektir.</p>

<p>Diğer taraftan var olan devletin kendini savunması ya da devlet operasyonu ise Vahdettin’in ihanetini de ortadan kaldırırsınız. Oysa Birinci Meclis’te 1 kasım 1922’te saltanat kaldırılırken tüm milletvekilleri oybirliği ile saltanatı kaldırdılar. Bunlar arasında Rıza Nur da İkinci Grup liderlerinden Hüseyin Avni Ulaş da vardı.</p>

<p>O kadar saçma ve gerçek dışı bir tarih inşası söz konusu ki, bu Orwell’ın 1984’teki yeniden tarih inşasına benzemektedir.</p>

<p>Aslında Vahdettin’in kaçışına ilişkin daha somut bir gerekçe üretebilirler. Bu da Ali Kemal’in linç edilmesidir. Aynı şeyin başına geleceği kaygısı ile kaçtığı insani olarak izah edilebilir. Ancak burada nur topu gibi bir soru ortaya çıkar: Vahdettin ne yaptı da linç edilme korkusu yaşadı?</p>

<p>Sonuç olarak ve özetle, Milli Mücadele kavramının tercih edilmesinin arkasında sadece bir <strong>"tarihsel devamlılık" </strong>kaygısı yatmamaktadır. Ulusal direniş hareketinin <strong>anti-monarşik, devrimci ve isyancı bir halk hareketi olduğu gerçeğini </strong>görmezden gelerek onu tertemiz/sorunsuz ve resmi bir <strong>"yukarıdan aşağıya devlet operasyonu" </strong>olarak yeniden kurgulama amacı bulunmaktadır. Devlet ve millet el ele ülkeyi işgal belasından kurtarmışlardır denilmektedir. Ancak olay bundan ibaret değildir. Bu tarihin tahrifidir.</p>

<p>Yapılan kurgu ile ihanet, düşmanla işbirliği ortadan kaldırılmakta, Vahdettin ve hükümeti itinayla temizlenmektedir. İç isyanlar, ulusal hareketin lider kadrosunun boynunda idam fermanıyla yürüttükleri mücadele de önemsizleştirilmektedir. Ayrıca ve ilave olarak Türk Devrimi’nin saltanat ve hilafeti kaldırma gerekçesini de, laik ulus devleti de zayıflatma misyonu da taşımaktadır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/milli-mucadele-dayatmasi</guid>
      <pubDate>Sat, 11 Jul 2026 22:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/07/d-a-y-a-t-m-a.png" type="image/jpeg" length="97833"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Türkiye ve NATO: Tarihsel Arka Plan]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/turkiye-ve-nato-tarihsel-arka-plan</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/turkiye-ve-nato-tarihsel-arka-plan" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[NATO’ya karşı çıkmak demokratik bir haktır. Ancak olaya tarihsel boyutlarıyla ve gerçekçi olarak bakmak da bir zorunluluktur.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türk-Amerikan ilişkilerinde en önemli dönüm noktası İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır. ABD’nin savaşa girmesiyle Batı dünyasının liderliğini üstlendi. Türkiye açısından ABD öncelikli bir ülke haline geldi. Savaş yıllarında Türkiye’nin öncelikli kaygısı Alman ve Sovyet tehdidi idi. Savaş bittiğinde Türkiye açısından Alman tehdidi ortadan kalmış ama Sovyet tehdidi had safhaya ulaşmıştı. Üstelik bu gerçek bir tehditti. Sovyetlerin Stalingrad sonrasında Almanları önüne katarak kovalaması neticesinde bütün Doğu Avrupa, Balkanlar Sovyet güdümüne girdi.</p>

<p>1925 tarihli Sovyetler Birliği-Türkiye Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın uzatmalarla beraber süresi İkinci Dünya Savaşı sonunda, 1945’te doldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak ve Boğazlarda üs talep etmesi, Türkiye’nin dış politikasında köklü bir değişikliğe yol açtı ve Türkiye, ABD ile yakınlaştı. Aslında yakınlaşma ABD başta olmak üzere Batı dünyasıyla idi. Burada ABD’ye ilave olarak İngiltere’yi anmak gerekir.</p>

<p>İkinci Dünya Savaşı sonlarında Doğu Avrupa’nın ve hatta Balkanlar ve Orta Avrupa’nın bir bölümünün Sovyet güdümüne girmesi, Türkiye açısından ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturuyordu ve aynı zamanda bu süreç Soğuk Savaş’ın başlangıcı oldu. Türkiye açısından sancılı olan bu yıllarda Türkiye büyük ölçüde yalnız kaldı. Çünkü İkinci Dünya Savaşı’nın dışında kalma noktasında izlediği denge siyaseti kimseyi memnun etmedi. Türkiye savaşın dışında kaldı ama savaşın sonunda yalnız da kaldı. Ancak Sovyet tehdidi karşısında dik durdu. Batı dünyasını da bu tehdit karşısında uyardı.</p>

<p>1945 sonrasında Türkiye’deki Sovyet aleyhtarlığı hızla bir anti-komünizme dönüştü ve bu türkiye’nin çok partili yaşama geçiş sürecini de olumsuz yönde etkiledi. Sonraki dönemde ABD’deki McCharty’cilikle paralel olarak Türkiye’de de sol akımlara karşı baskıcı politikalar izlendi. Türkiye’de anti-komünizm birkaç yıl daha erken ortaya çıktı. 1945-1950 yılları arasında hem iktidardaki CHP hem de muhalefetteki DP, dış politikada Batı yanlısı, anti-Sovyet ve ABD ile iş birliği yönünde ortak bir tavra sahiptiler. CHP’nin 1950 seçim beyannamesinde ABD,<i> "büyük dostumuz" </i>olarak tanımlandı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1945-1960 arası dönemde Türkiye, Sovyet tehdidi dolayısıyla güvenliğini sağlamak amacıyla NATO içerisinde, ekonomik kalkınmasını ve gelişmesini sağlamak amacıyla Avrupa Birliği içerisinde yer almak istedi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında NATO, 1949’da Sovyet tehdidi karşısında Kuzey Atlantik’te savunma örgütü olarak kuruldu. Kurulurken demokratik ülkeler örgütü olarak kurulmadı. Nitekim bu noktada Portekiz’i anmak gerekir. Portekiz o dönemde Salazar tarafından diktatörlükle yönetiliyordu. AB’nin temelini teşkil eden Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu da 1951’de kuruldu. Türkiye bu ittifak içerisinde de yer almak istedi. NATO’ya 1952’de girmeyi başardı. Ancak aynı şey AB için mümkün olmadı. 1959’da başvurduğu üyelik süreci halen devam ediyor. Türkiye’nin 1945 sonrasında iki kuruma yönelik hayal ettiği üyelik meselesi bugün halen tartışılıyor. Malum Ankara’daki NATO zirvesini bu tartışmayı tetikledi. Bugün Türkiye’de NATO karşıtları zamanda AB karşıtı mıdır, AB karşıtları aynı zamanda NATO karşıtı mıdır?</p>

<p>AB’nin bugün 27 üye ülkesi var. NATO’nun ise 32 üyesi ülkesi var. Hem AB hem de NATO’ya üye olan 23 ülke bulunmaktadır. AB üyesi olup NATO'da olmayan 4 ülke şunlardır: Avusturya, İrlanda, Malta ve (G.) Kıbrıs Cumhuriyeti. NATO üyesi olup AB'de olmayan 9 ülke: Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Kanada, Norveç, İzlanda, Arnavutluk, Kuzey Makedonya ve Karadağ.</p>

<p>İkinci Dünya Savaşı’nın kazanan müttefikleri, savaş sonunda yollarını ayırdılar. Dünya, Churchill’in deyimiyle iki ayrıldı, arada bir demir perde oluştu. ABD, Sovyetler karşısında müttefiklerini Truman Doktrini ve Marshall Planı ile destekledi. Bu aynı zamanda kendi etki alanını ve hegemonyasını artırma süreciydi. Türkiye de bu süreçte izlediği denge siyasetinden uzaklaşarak, Stalin yönetimindeki Sovyet tehdidi karşısında Batı ittifakı içerisinde konumlandı. Bu konumlanış, Türkiye’nin bağımsız dış politika izlemesinde süreç içerisinde bazı sorunlar yarattı. Zaman içerisinde bu sorunlar artarak daha belirgin hale geldi.</p>

<p>Çok partili yaşama geçiş sürecinde Türkiye’de Sovyet tehdidi karşısında ABD ile kurulan iyi ilişkiler ve Sovyetlere karşı ABD desteğinin sağlanması, Türkiye’de ABD’ye karşı duygusal bir bağ yarattı. Dönemin CHP’nin önemli isimlerinden biri Nihat Erim’di. Erim, 1945’de Türkiye’nin önüne ABD’yi bir model olarak koydu, ABD Erim için bir refah modeli idi ve Küçük Amerika hayalini ilk dile getiren o oldu. Bunu DP döneminde Küçük Amerika olma idealinin yaygınlaşması izledi. 1945’ten 1964’e kadar Türk-Amerikan ilişkileri romantikti. Türkiye’nin ABD ile ilişkisi romantik bir temele, hayranlığa dayanıyordu. 1964’te Kıbrıs meselesi dolayısıyla verilen Johnson mektubu sonrasında romantizmden gerçekçiliğe geçildi. Johnson Mektubu, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir şok etkisi yarattı ve ilişkilerin 1980’e kadar bir daha eski seviyesine ulaşamadı. Üstelik bu Türk solunda bir anti-Amerikanizm yarattı. Diğer taraftan 1980’e kadar ülkeyi yönetenlerde ABD’ye yönelik bir tepki oluştu. Bu bağlamda Kıbrıs Barış harekatı sonrasında Türkiye (haşhaş ekim yasağının kaldırılmasının da etkisiyle) ABD ambargosuyla karşı karşıya kaldı. Türkiye, NATO üyesi olmasına rağmen Soğuk Savaş döneminde milli bir beka meselesi olarak Kıbrıs Barış Harekatını yapabildi. Uğranılan ambargoya Ecevit de Demirel de tepki gösterdi. Ülkedeki Amerikan üsleri kapatıldı, Yunanistan’ın NATO’ya dönmesine iki lider de izin vermedi. Bu izni veren 12 Eylül askeri darbesiyle beraber Kenan Evren oldu. Burada mesele NATO’ya üye olmaktan ziyade NATO içerisinde bağımsız davranabilmek ve dik durabilmekti. 1980’den sonra bu ölçüde dik durabildiğini, bağımsız davranabildiğini söyleyebilmek pek de mümkün değildir.</p>

<p>Aslında bu noktada dik duruşun ilk örneğini Johnson mektubuyla İnönü verdi. ABD’nin Türkiye’ye verdiği silahların Kıbrıs’ta kullanılmasına izin vermemesi üzerine İnönü, <i>"Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır"</i> diyerek müttefiklik ilişkisinin sorgulanabilir olduğunu cümle aleme ilan etmişti.</p>

<p>Dolayısıyla İnönü’nün yaktığı işaret fişeği son derece önemlidir. 1964 sonrasındaki bu uyanıştan çok daha önce, 1945-1950 arasındaki dönemde ABD ile kurulan asimetrik ilişkiye ve Truman Doktrini’ne karşı çıkan neredeyse tek isim Türkiye’nin bağımsızlıkçı sosyalistlerinden biri olan Mehmet Ali Aybar’dı. Aybar, bu yardımları bir <i>"esaret zinciri"</i> olarak tanımlamış ve Türkiye’nin ABD’nin "ileri karakolu" haline getirilmesine karşı çıkmıştı.</p>

<p>1945-1950 arasında Türk-Amerikan ilişkileri stratejik bir zorunlulukla başladı ve sonraki süreçte Türkiye'yi derinden etkileyen hegemonik bir ilişki biçimine dönüştü. 80 yıl önce başlayan bu hegemonik ilişki, Soğuk Savaş döneminde sadece Türkiye’yi değil tüm Batı dünyasını derinden etkiledi. Bu ilişkinin benzeri ve hatta çok daha ağırı Sovyet güdümündeki ülkelerde de yaşandı.</p>

<p>Sonuç olarak mesele nerede olduğunuz kadar orada diğerleriyle beraber eşit olup olmadığınız, dik durup duramadığınız, bağımsız bir politika izleyip izlemediğinizdir. Bir savunma örgütü olarak kurulan NATO, kuruluş aşamasında da demokratik bir örgütlenme değildi. Dolayısıyla NATO’dan demokrasi beklemek ya da NATO’da demokrasi aramak abesle iştigaldir. Bugün NATO, ABD hegemonyasından kurtulursa bir miktar nefes alabilir. Ancak NATO’nun savunma örgütü olmanın ötesine geçerek ABD’nin aparatına dönüşürse bu ciddi bir risktir. Aparat demesek bile NATO, önleyici saldırı konsepti gibi bir yöntemi benimserse bu NATO’nun kuruluş amacından uzaklaşma niteliği de taşır. Bu noktada NATO’ya karşı çıkmak demokratik bir haktır. Ancak olaya tarihsel boyutlarıyla ve gerçekçi olarak bakmak da bir zorunluluktur.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/turkiye-ve-nato-tarihsel-arka-plan</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 09:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/07/n-a-t-o.png" type="image/jpeg" length="65789"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İzmir Yanıyor, Sabrımız Eriyor!]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/izmir-yaniyor-sabrimiz-eriyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/izmir-yaniyor-sabrimiz-eriyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sıcakların hem sağlığımızı hem de huzurumuzu kaçırdığı bu günlerde, acilen hem kendimizi korumalı hem de şehirlerimizi bu sıcaklara hazırlamalıyız.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz mevsimi denince akla ilk gelen yerlerin başında kuşkusuz İzmir gelir. Ancak son yıllarda, o hep övündüğümüz "güneşli kent" imajı, yerini adeta nefes almayı zorlaştıran, insanı canından bezdiren bir sıcak dalgasına bıraktı. Kordon’un o meşhur imbatı bile artık bizi serinletmeye yetmiyor. Sokaklarda yürürken asfaltın sıcağı ayak tabanlarımızdan vururken, zihnimizde de bambaşka bir gerilim tırmanıyor. Farkında mısınız bilmem ama hava sıcaklığı arttıkça, toplum olarak tahammül sınırımız da aynı hızla eriyor.</p>

<h3><strong>Sıcak Dalgaları Sadece Bedeni Değil, Ruhumuzu da Yakıyor</strong></h3>

<p>Sıcak havanın insan psikolojisi üzerindeki etkisi artık bilimsel bir gerçek. İzmir gibi nemin ve sıcağın birleştiği kentlerde, termometreler yükseldikçe içimizdeki o Ege hoşgörüsü de yerini bir parlama noktasına bırakabiliyor. Trafikte en ufak bir korna sesine verilen aşırı tepkiler, kuyrukta beklerken çıkan gereksiz tartışmalar, esnafın yüzündeki o yorgun ve gergin ifade… Hepsi bu bunaltıcı havanın psikolojik yansımaları.</p>

<p>Uykusuz geçen geceler, ertesi güne yorgun ve kaygılı başlamamıza neden oluyor. Beynimiz vücut sıcaklığını dengelemeye çalışırken o kadar çok enerji harcıyor ki, mantıklı düşünmeye, sabretmeye mecalimiz kalmıyor. Yani dostlar, hava sıcaklığı sadece fiziksel bir durum değil; toplumsal huzurumuzu, birbirimize olan tahammülümüzü de doğrudan tehdit eden bir <strong>"psikolojik iklim"</strong> yaratıyor.</p>

<p><strong>En Büyük Risk: Çocuklarımız ve Çınarlarımız</strong></p>

<p>Bu kavurucu günlerde sıcağın fiziksel sağlık üzerindeki etkilerini ise apayrı bir başlıkta ele almak ve acilen altını çizmek gerekiyor. Özellikle iki gruba karşı toplum ve aileler olarak gözümüzü dört açmalıyız: Çocuklarımız ve yaşlılarımız.</p>

<p><strong>• Yaşlılarımız (Çınarlarımız): </strong>Yaş aldıkça vücudun ısıyı düzenleme mekanizması ve susuzluğu hissetme özelliği azalır. Kronik rahatsızlıklar, tansiyon ve kalp hastalıkları bu havalarda adeta birer pime dönüşüyor. Onları günün en sıcak saatlerinde dışarı çıkmaktan kesinlikle uzak tutmalıyız.</p>

<p><strong>• Çocuklarımız:</strong> Çocukların vücut yüzey alanı yetişkinlere göre farklıdır ve hızla sıvı kaybederler. "Bir şey olmaz, parkta oynasın" dediğimiz o öğle saatleri, güneş çarpmalarına ve kalıcı hasarlara davetiye çıkarabilir.</p>

<p>Sıcak hava dalgası hafife alınacak bir meteorolojik olay değildir; doğrudan hayati risk barındıran bir sağlık problemidir. Bol sıvı tüketimi, hafif gıdalar ve pamuklu giysiler artık bir lüks değil, bu havalarda hayatta kalma kuralıdır.</p>

<h3><strong>Dünya Ne Yapıyor, Biz Nerede Çelişiyoruz?</strong></h3>

<p>Gelelim madalyonun diğer yüzüne ve beni bir haritacı, teknik biri olarak en çok düşündüren çelişkilere...</p>

<p>Dünyada bizimle benzer iklim krizini yaşayan pek çok ülke, sıcağı bir "afet" olarak kabul edip ona göre kent planlaması yapıyor. Avrupa’nın pek çok kentinde "serinleme merkezleri" kuruluyor, yeşil altyapı projeleriyle beton binaların arasına nefes koridorları açılıyor, gölgelik alan haritaları çıkarılıyor. Hatta bazı ülkelerde aşırı sıcak günlerde çalışma saatleri esnetiliyor, mesai saatleri sabahın erken veya akşamın serin saatlerine kaydırılıyor.</p>

<p>Peki, bizde durum ne? İşte çelişki tam burada başlıyor. Biz, sıcağın merkezinde, İzmir gibi bir coğrafyada hala günün tam ortasında, asfaltın üstünde çalışan işçilerimizi görüyoruz. Kent meydanlarımızda gölge sığınacak yeteri kadar ağaç bulamazken, betonlaşmaya devam ediyoruz.</p>

<p>Klimaları son ses çalıştırıp dışarıya daha fazla sıcak hava üfleyerek bireysel olarak serinlemeye çalışırken, aslında kenti topyekun daha da ısıtıyoruz. Kamusal alanda bir "sıcaklık eylem planımız" olmaması, gelişmiş ülkelerin aldığı vizyoner önlemlerle taban tabana zıt bir çelişki olarak önümüzde duruyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>Ne Yapmalı?</strong></h3>

<p>Bu havalarda bireysel olarak yapacaklarımız belli: Güneşin dik geldiği 11.00 - 16.00 saatleri arasında zorunlu olmadıkça dışarı çıkmayacağız. Yanımızdan su şişesini eksik etmeyeceğiz. Sokaktaki can dostlarımızın, kapımızın önüne koyacağımız bir kap suya her zamankinden daha çok ihtiyacı olduğunu unutmayacağız.</p>

<p><strong>Son cümle: "Sıcakların hem sağlığımızı hem de huzurumuzu kaçırdığı bu günlerde, acilen hem kendimizi korumalı hem de şehirlerimizi bu sıcaklara hazırlamalıyız."</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/izmir-yaniyor-sabrimiz-eriyor</guid>
      <pubDate>Tue, 07 Jul 2026 08:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/07/whatsapp-image-2026-07-06-at-083023.jpeg" type="image/jpeg" length="55028"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[1+1 Evlere Sığan Hayatlar]]></title>
      <link>https://www.egemeclisi.com/11-evlere-sigan-hayatlar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.egemeclisi.com/11-evlere-sigan-hayatlar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Evler ne kadar küçülürse küçülsün, insanın içindeki sevgi, dayanışma ve bir arada yaşama arzusu hiçbir metrekareye sığmayacak kadar büyüktür.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kentler büyüyor, binalar yükseliyor; peki ya yaşam alanlarımız? Yıllardır bu sütunlarda İzmir’in kentsel dönüşümünü, imar planlarını, haritacılık ve inşaat sektörünün teknik detaylarını yazdım durdum. Ancak mesleğim gereği sadece parsellerle, imar sınırlarıyla ya da beton kalitesiyle ilgilenmiyorum; o sınırların içine sığan, o duvarların arkasında atan kalpleri de gözlemliyorum.</p>

<p>Bugün size teknik bir rapordan ziyade, toplumsal yapımızın mimariye attığı o çarpıcı imzanın öyküsünü anlatmak istiyorum: 1+1 evlere sığan, kimi zaman genişleyen, kimi zamansa daralan hayatları…</p>

<p>Türkiye genelinde ve özellikle İzmir gibi metropollerde sessiz sedasız ama çok büyük bir demografik devrim yaşanıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine dönüp baktığımızda, tablonun hızı net bir şekilde karşımıza çıkıyor. Çok değil, 2008 yılında bu ülkede ortalama hanehalkı büyüklüğü 4 kişi civarındaydı. Akşamları kalabalık sofraların kurulduğu, çocuk seslerinin odalardan taştığı o evler, 2025 yılı itibarıyla ortalama 3,08 kişiye kadar geriledi. Daha da çarpıcı olanı ne biliyor musunuz? Ülkemizde tek başına yaşayan insanların oranı %20,5’i aşmış durumda. Yani artık her beş haneden biri; tek bir yüreğin, tek bir nefesin ikametgâhı.</p>

<h3><strong>İnsanlar tek kişilik küçük kalelerini inşa ediyor!</strong></h3>

<p>Peki, bizi büyük aile apartmanlarından, çok odalı konutlardan çıkarıp bu küçücük duvarların arasına iten sosyolojik etkenler neler? Genç neslin eğitim ve kariyer odaklı büyükşehir göçleri, evlilik yaşının giderek yükselmesi ve ne yazık ki boşanma oranlarındaki istikrarlı artış, yalnız yaşayan profesyoneller ordusu yarattı. İnsanlar artık hayatlarını birleştirmeden önce tek tabanca ayakları üzerinde durmayı, kendi küçük kalelerini inşa etmeyi seçiyor ya da hayat onlara bunu dayatıyor.</p>

<h3><strong>Yaşlılar Kocaman Ömürlerini Küçücük Evlere Hapsediyor!</strong></h3>

<p>Ancak madalyonun bir de kalbimi en çok sızlatan, imar planlarında birer <strong>"veri" </strong>olmaktan çok öte, derin bir hüzün barındıran diğer yüzü var: Yaşlılarımız. Eşlerinin vefatıyla koca aile evlerinde yapayalnız kalan, evlatları metropol hengamesinde savrulmuş ulu çınarlarımız… Gençlerin özgürlük ya da kariyer adına seçtiği o tek kişilik yaşamı, onlar bir zorunluluk, bir kader olarak göğüslüyorlar. Bakımı zor, ısıtılması masraflı o eski ve anı dolu büyük evlerden çıkıp mecburen daha pratik, daha kompakt olan 1+1 dairelere taşınan yaşlılarımızın sayısı azımsanmayacak derecede artıyor.</p>

<h3><strong>Yeni Yaşam Yeni Mimari Doğurdu!</strong></h3>

<p>Bu sosyolojik dönüşüm, doğal olarak benim de içinde bulunduğum inşaat ve gayrimenkul sektörünü kökten şekillendiriyor. Eskinin o geniş antreli, çift banyolu, misafir odalı 3+1 daire modelleri; yerini büyük bir hızla işletme maliyeti düşük, fonksiyonel 1+1 ve 2+1 konutlara bırakıyor. Artan arsa maliyetleri, tırmanan konut fiyatları ve yüksek kredi faizleri, hem üreticiyi hem de tüketiciyi daha rasyonel çözümlere zorluyor. Bugün metropollerde bir evin sadece satın alma bedeli değil; aylık aidatı, enerji giderleri, ısınma maliyeti de birer yük haline gelmiş durumda. Dolayısıyla insanlar; cebini yormayacak, enerjiyi minimumda tüketen, tabiri caizse işletmesi ve bakımı kolay küçük evlere yöneliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yatırımcı penceresinden baktığımızda ise durum tam bir somut gerçeklik örneği. 1+1 daireler; düşük sermaye gerektirmesi, amortisman süresinin kısa olması, çok daha kolay ve hızlı kiralanabilmesi sebebiyle şu an piyasanın en gözde konut tipi. Geniş bir kiracı profiline (öğrenciye, genç profesyonele, boşanmış bireylere ya da yalnız yaşayan yaşlılara) hitap etmesi, bu konutları adeta gayrimenkul sektörünün en popüler varlığı haline getirdi.</p>

<p><strong>Sonuç olarak;</strong> haritayı önüme açıp kente baktığımda gördüğüm şey nettir. Biz mühendisler parselleri böleriz, mimarlar odaları çizer, müteahhitler duvarları örer. Ancak o duvarların içini dolduran toplumsal gerçeklerdir. 1+1 evler ekonomik ve işlevsel olarak bugünün dünyasında kaçınılmaz birer kurtarıcı gibi görünse de sosyolojik olarak bizlere yalnızlaşan, küçülen ve bireyselleşen yeni bir yaşam modelini fısıldıyor.</p>

<p>Kentlerimizi sadece beton bloklar olarak değil; insanı yaşatan, komşuluğu bitirmeyen, yalnızlığı boğucu kılmayan sosyal alanlarla birlikte planlamak zorundayız.</p>

<p><strong>Son cümle: “Evler ne kadar küçülürse küçülsün, insanın içindeki sevgi, dayanışma ve bir arada yaşama arzusu hiçbir metrekareye sığmayacak kadar büyüktür.</strong>”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>ÖZEL HABER</category>
      <guid>https://www.egemeclisi.com/11-evlere-sigan-hayatlar</guid>
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 08:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://egemeclisicom.teimg.com/crop/1280x720/egemeclisi-com/uploads/2026/06/whatsapp-image-2026-06-27-at-151740.jpeg" type="image/jpeg" length="39464"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
