SAHİP OLMAKLA OLABİLMEK ARASINDAKİ DURUM

Abone Ol

Kendisini bugün modern dile nitelendiren insan, tarihin hiçbir döneminde
olmadığı kadar çok seçeneğe, imkâna ve maddi olanağa sahiptir. Buna rağmen
huzursuzluk, yalnızlık ve anlamsızlık duygusu giderek daha görünür hâle
gelmektedir. Bu çelişki, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir soruyu
beraberinde getirir: Gerçekten neyi arıyoruz?

Günümüz toplumunda başarı çoğu zaman sahip olunan mallar, ekonomik güç ve
tüketim kapasitesi üzerinden tanımlanmaktadır. İnsan, farkında olmadan
yaşamını "daha fazlasına sahip olma" yarışının içine sürüklemektedir. Oysa
bu yarışın belirgin bir sonu yoktur. Her elde edilen kazanım, kısa süre
sonra yeni bir beklentinin başlangıcına dönüşmektedir. Böylece birey, yaşamı
anlamlı kılan değerleri fark etmek yerine, geçici tatminlerin peşinde
tükenen bir döngünün içinde kalmaktadır.

Maddi imkânların yaşam kalitesini artırdığı inkâr edilemez. İnsanın temel
gereksinimlerini karşılayabilmesi, güven içinde yaşayabilmesi ve geleceğini
planlayabilmesi için ekonomik yeterlilik önemlidir. Ancak maddi olan,
yaşamın amacı değil, yaşamı kolaylaştıran bir araçtır. Aracın amaç hâline
gelmesi ise insanın kendi varoluşunu tüketim üzerinden tanımlamasına neden
olur. Bu noktada kişi, sahip olduklarının çokluğuna rağmen iç dünyasında
derin bir yoksunluk hissedebilir.

Yaşamı anlamsız kılan pek çok gerçeği ise çoğu zaman bilinçli ya da
bilinçsiz biçimde görmezden geliyoruz. Zamanın geri döndürülemez oluşu,
insan ömrünün sınırlılığı, ilişkilerin kırılganlığı ve her bireyin kendi
yaşamından sorumlu olduğu gerçeği, günlük telaş içinde arka planda
kalmaktadır. Oysa bu gerçeklerle yüzleşmek, insanı karamsarlığa değil; daha
bilinçli, daha ölçülü ve daha sahici bir yaşama yönlendirebilir.

İnsan, geleceğini planlarken kendisini aldatmamalıdır. Başkalarının
beklentileriyle şekillenen bir hayat, dışarıdan başarılı görünse bile
içeride derin bir boşluk bırakabilir. Gerçek mutluluk, insanın kendi
değerleriyle uyum içinde yaşayabilmesi, vicdanıyla barışık olması ve
yaşamına anlam katabilecek ilişkiler kurabilmesinde saklıdır. Sevgi, saygı,
içtenlik, dostluk, merhamet, paylaşma gibi özel değerler, hiçbir ekonomik
ölçütle tam anlamıyla karşılaştırılamayacak kadar önemlidir.

Bugün belki de yeniden sormamız gereken soru, "Daha ne kadar kazanabilirim?"
değil, "Nasıl daha anlamlı yaşayabilirim?" sorusudur. Çünkü yaşamın sonunda
geriye kalan yalnızca edinilen servet değil; bırakılan izler, kurulan
dostluklar, paylaşılan iyilikler ve huzur içinde yaşanacak bir ömürdür.

İnsanı insan yapan, sahip olduklarının miktarı değil; karakterinin
derinliği, düşüncelerinin olgunluğu ve vicdanının sesine kulak verebilme
cesaretidir. Maddi kazanımlar yaşam için gerekli araçlar olabilir. Ancak
huzurun, mutluluğun ve yaşamın anlamının gerçek kaynağı, insanın kendi iç
dünyasında inşa edeceği manevi zenginliktir. Çağımızın en önemli ihtiyacı,
daha çok tüketmek değil; daha çok düşünmek, daha çok hissetmek ve daha çok
insan kalmayı başarabilmektir.