Sahipsiz Kalan Evler Neden Ölür?

Abone Ol

Doğulan evin anısı ve değeri her insanda bir başkadır. Hele ki o evde çocukluk geçmişse, bıraktığı izler bir ömür ruhlarda taşınır. Hayat bizi doğduğumuz evlerden zamanla uzaklaştırır; geri dönüşler ise önce mesafelerle, sonra ana-babaların dünyadan göçüşüyle sekteye uğrar.

Son ölümlerle kapısına kilit vurulan evler, yaşanmışlıkları da içine alarak sessizce yıkılmaya yüz tutar. Bir bayram vesilesiyle köye gidildiğinde, doğulan evin o mağrur duruşunu kaybedip yıkıldığını görmek insanı derinden sarsar. O taşların altında sadece kerpiç ve tahta değil, sanki koca bir çocukluk kalmıştır. Anlaşılır ki; hayatları ve yapıları bazen sadece depremler yıkmaz; vefasızlık, terk edilmişlik ve ilgisizlik de en az sarsıntılar kadar yok edicidir.

Anadolu’yu karış karış gezdiğinizde yol kenarlarında boynu bükük, pencereleri ferini yitirmiş heybetli evler karşılar sizi. O taş duvarların heybeti aslında içindeki yaşamın görkeminden geliyordu. Şimdilerde ise son misafirini uğurlamış, kapısına kilit vurulmuş her ev, sessiz bir yasın içinde yok olup gidiyor. Çünkü bir ev sadece dört duvar ve bir çatı değildir; ev, içinde insan nefes aldığı sürece canlı kalan bir varlıktır.

OCAKLARI SÖNDÜREN GERÇEK: GÖÇ VE KOPUŞ!
Eskiden "ocak" kavramı sadece yemek pişirilen yer değil, nesillerin birbirine bağlandığı kutsal bir merkezdi. Bugün köylerde yaşayan son kuşağın da aramızdan ayrılmasıyla bu ocaklar birer birer sönüyor. Sosyolojik açıdan baktığımızda bu durum sadece bir göç hikayesi değil, bir hafızanın yok oluşudur. Genç kuşakların şehir hayatının hızına ve "çekirdek aile" konforuna kapılması, ata topraklarındaki o geniş, avlulu ve hikaye dolu evleri birer "yük" haline getirdi.

Kayseri’nin Karaözü Köyü'nden, Manisa'nın Sarnıç Köyü'ne kadar her yerde aynı manzara karşımıza çıkıyor: Kerpiç duvarlar nemden değil, kimsesizlikten dökülüyor. Bakımsızlık sanılan şey aslında bir "temas azlığıdır." İnsanın dokunmadığı, içinde ses yankılanmayan ahşap çürür, kiremit çatlar. Ev, terk edildiğini anladığı an pes eder.

ESKİ EVLERDE HER EŞYANIN BİR ANISI VARDI!
Bugün şehirlerde, yüksek katlı beton bloklarda "konut" sahibi oluyoruz ama "ev" kuramıyoruz. Modern mimari bize steril alanlar sunarken Anadolu’nun o eski evlerindeki samimiyeti ve "vefa" duygusunu elimizden alıyor. Eski evlerde her eşyanın bir hatırası, her kapı gıcırtısının bir dili vardı. Şimdiki yapılar ise ne kadar lüks olursa olsun, içinde o köklü yaşanmışlık duygusunu barındıramıyor.

Bir zamanlar düğünlerin kurulduğu, bayram sabahı tüm sülalenin toplandığı o geniş sofralar, şimdi harabelerin arasında birer hayalet gibi dolaşıyor. Köyden kente göçle birlikte sadece nüfus değil, o muazzam "komşuluk ve aidiyet hukuku" da enkaz altında kalıyor.

Eğer bir yapıya hayat veren şey insansa, o halde bu yıkılış aslında toplumsal bir yanımızın da yok oluşudur. Harabeye dönen her köy evi, köklerimizle olan bağımızın biraz daha inceldiğini gösteriyor.

Son cümle: "Unutmamalıyız ki; evler sadece taştan yapılmaz, hatıralardan inşa edilir. Ve içinde insan yoksa en görkemli saray bile sadece soğuk bir mezardır."