İnsanoğlunu tanıdığımızı sandığımız an, genellikle en çok yanıldığımız andır. Yıllardır aynı sofrayı paylaştığımız aile bireylerimizin, aynı vizyonu paylaştığımız iş ortaklarımızın ya da dostlarımızın bir sabah bambaşka tercihlerle karşımıza çıkması, zihnimizdeki "insan" tanımını sil baştan yazmamıza neden olur. Yaşam tarzına, savunduğu değerlere ve o güne kadarki duruşuna tamamen zıt kararlar alan insanları gördüğümüzde yaşadığımız o derin şaşkınlık, hayatımızda sadece bir hayal kırıklığı olarak kalmaz.
Peki; dün toprağa diktiğimiz ağacın bugün meyvesini başkasının bahçesine düşüren, kişileri kendi öz değerleriyle çelişen tercihlere sürükleyen bu dönüşümün arkasında ne var?
1. Değerlerin Aşınması ve Çıkar Odaklı Adaptasyon
Toplumsal yapıda bireylerin kararlarını belirleyen en güçlü etkenlerden biri, ait olma ve mevcut konfor alanını koruma arzusudur. Birey; yıllarca biriktirdiği "vefa" duygusunu veya ilkelerini, anlık güç, statü ya da ekonomik getiri vaatleri karşısında ikinci plana atabilir.
Sosyolojide "fırsatçı uyum" olarak adlandırılan bu durum, kişinin kendi geçmişini ve temsil ettiği değerleri reddetmesi pahasına yeni bir güce yelken açmasıdır. Aile içinde mirastan pay alma kaygısıyla değişen dengelerden, iş hayatında yıllarca birlikte emek verdiği yapıyı tek kalemde silip rakip safa geçen profesyonellere kadar bu savrulmanın temelinde tek bir gerçek yatar: İlkelere dayalı vefa anlayışının yerini, çıkarlara dayalı düşüncenin alması. Birey, yeni tercihini meşrulaştırmak için kendi geçmişine yabancılaşmayı dahi göze alır.
2. Bildiğimiz İnsanların Tanımadığımız Tercihleri
Bir insanın hayat görüşüne tamamen zıt bir karar almasının bir diğer nedeni ise uzun süre taşımak zorunda kaldığı "rol yapma" yüküdür. Toplumsal baskı, ailevi beklentiler ya da iş çevresinin getirdiği kalıplar nedeniyle yıllarca kendi gerçek arzularını baskılayan bireyler, kırılma noktalarında tam tersi yönlere savrulabilirler.
Örneğin; hayatı boyunca sadakat, mütevazılık ve etik değerler üzerine söylem geliştiren birinin, eline fırsat veya güç geçtiğinde tanıyamayacağımız bir kibir ve vefasızlıkla hareket etmesi bu çelişkinin ürünüdür. Aslında o kişi zıt bir karar almamış, yıllardır içinde büyüttüğü ama ifade edemediği "öteki benliğini" serbest bırakmıştır. Çevresindekiler için "şok edici bir değişim" gibi görünen bu durum, esasen maskenin düşmesi ve örtük kimliğin eyleme dökülmesidir.
İnsanların savrulduğu, fikirlerin ve duruşların ucuzladığı bir çağda omurgalı kalabilmek ve tercihlerini ilkelere bağlayabilmek en büyük erdemdir.
Başkalarının savruluşları karşısında şaşkınlığa uğrasak da bize düşen; kendi ilke ve değerlerimizin haritasını doğru çizmek ve vefayı bir tercih değil, bir kimlik meselesi olarak görmeye devam etmektir.
Son cümle: "Vefa, sadece geçmişe duyulan bir saygı değil; geleceğe verilen bir karakter sözüdür."