15 Temmuz darbe girişimi, Osmanlı’dan günümüze Türkiye’de yaşanan askeri darbeler ya da ordunun siyasete müdahalesine ilişkin örneklerden tamamıyla ayrılmaktadır. Şüphesiz 15 Temmuz öncesinde, Cumhuriyet döneminde yaşanan askeri darbeler bizzat TSK’nın yaptığı darbelerdi. Bunların ilki olan 27 Mayıs 1960 darbesi emir-komuta zincirinin dışındaydı. 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 geleneksel Türk darbeleri olarak tanımlanabilir. Bu başarılı olan 4 darbe ordunun kurumsal ve tarihsel yapısının birer ürünü olarak, rejime/devlete sahip çıkma adına yapılan darbelerdi (Siyasal kutuplaşma, ekonomik krizler bu sürecin önemli tetikleyicileridir). Bu noktada 15 Temmuz ordu hiyerarşisini tamamen alt üst eden daha net söyleyecek olursak bypass eden illegal bir örgüte (FETÖ) ve onun bağlı olduğu yabancı istihbarat örgütlerine (CIA, MOSSAD) sadakatle bağlı bir yapının ürünüydü. Dolayısıyla 15 Temmuz’u ordunun kendi iç dinamikleriyle oluşan bir yapının ürünü olarak görmek mümkün değildir. Hatta geçmişte başarısız olan Talat Aydemir (1962 ve 1963) ve 9 Mart (1971) darbe girişimleri bile yabancı istihbarat örgütlerinin aparatı niteliği taşımazlar. Ancak başarılı olan 4 askeri darbe, Türkiye’nin Batı eksenli (NATO) konseptin dışında değildir.
Fethullah Gülen ve Abdullah Öcalan’ın örgütleri, emperyalist güçlerin farklı boyutlarla ama aynı amaç doğrultusunda emperyalizmin güdümünde olan yapılardır. Soğuk Savaş döneminde Türkiye içinde beslenen, Soğuk Savaş’ın hemen ertesinde dünyada da etkinlik kazanan Gülen cemaatinin arkasında ABD ve istihbarat örgütü vardı. Gülen Cemaati, Hizmet Hareketi olarak tanımlanan yapının “Hizmet” kısmının “emperyalizme hizmet” amacı güttüğü daha 1990’ların başında belliydi. 1990’da üniversiteden mezun olan ve takip eden süreçte üniversitede araştırma görevlisi olan biri olarak, Gülen hareketinin eski Sovyet coğrafyasında ABD için “koçbaşı” işlevi gördüğünü o tarihlerde söylüyordum. Dolayısıyla görmek isteyen için görmek mümkündü. Özal döneminden itibaren yükselen bir yapı, siyasette de destek gördü. 1990’lardan 2010’a kadar altın çağını yaşadı. Kısa bir 28 Şubat sürecinde baskı altında kaldıysa da bu süreci yara almadan atlattı.
2000’lerin başında AKP’nin içeride iktidarını pekiştirmesine katkı sağlamak adına iktidarla iyi ilişkilerini kullandı. 2004’te ordudan tasfiyelerin durdurulması ve Ergenekon-Balyoz süreci, 2010 anayasa referandumu, yargının yeni baştan şekillendirilmesi bu yapıya “paralel devlet” gücü kazandırdı. Tam da bu noktada Erdoğan’ın başta İsrail olmak üzere Batı dünyasıyla gerilim yaşaması, kademeli olarak FETÖ operasyonlarına (2012 MİT müsteşarı Fidan’a operasyonla başlayan 2016 darbe girişimine kadar giden süreç) yol açtı.
15 Temmuz’u klasik TSK darbelerinden ayıran temel özelliklerden biri de Türkiye’de önceki hiçbir darbede halka doğrudan ve yoğun ölçüde ateş açılmamış, TBMM bombalanmamıştır. Diğer taraftan örgütün yabancı istihbarat örgütleriyle ilişkisi, lider kadronun konumlandığı yerler, küresel kapasitesi, örgütün yabancı istihbarat örgütlerinin aparatı olduğunu gerçeğini teyit etmektedir. Ancak bu yapı devletin kılcal damarlarına kadar sızmış, kozmik odasına girmiştir. Bu haliyle benzer emperyal aparat Şeyh Sait, Seyit Rıza ve Öcalan gibi aparatlardan farklı bir nitelik taşımaktadır. Bu noktada devletin ve toplumun içine sızmış içerideki dış unsur konumundadır.
Gülen’in Soğuk Savaş döneminde devletin içinde konumlanmış, “yabancı devlet aklının” unsurlarınca, siyasal çevrelerde oy, maddi menfaat ya da diğer stratejik hesaplarla desteklendiği gerçeği bir sır değil. Bilinen kaynaklara göre 1986’dan itibaren (Özal dönemi) orduya sızmaya çalıştıkları, bunların zaman zaman tasfiye edildikleri herkesin bildiği bir gerçek. Ancak 2000'li yılların başında Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) kararlarında bu yapıya mensup subayların ihraç edilmesine dönemin hükümet kanadından (şerh koyma yoluyla) direnç gösterilmesi onlara bir koruma kalkanı yarattı. Arkasından 2007 sonrasında başlayan Ergenekon-Balyoz davaları TSK içindeki Atatürkçü/Cumhuriyetçi kadroları tasfiye etmek için birer manivela olarak kullanıldı. Bu tasfiye neticesinde, Atatürkçü subaylardan boşaltılan kritik general/amiral kadrolarına, kurmay subaylık makamlarına hızla FETÖ elemanları yerleştirildi. Eğer Ergenekon, Balyoz ve Kumpas gibi davalarla ordunun kendi iç hiyerarşisi çökertilmeseydi, FETÖ 15 Temmuz'u yönetecek operasyonel güce hiçbir zaman ulaşamazdı. Dolayısıyla tüm süreçler, 15 Temmuz darbe girişiminin en önemli lojistik ve insan kaynağını temin etti.
Şüphesiz 15 temmuz bir tiyatro değildi ama yaşananlar göz göre göre gelen bir süreci açıkça gösteriyor. Nitekim bu noktada FETÖ darbesi, Marquez’in Kırmızı Pazartesi adlı romanını çağrıştırıyor. Bilindiği üzere Kırmızı Pazartesi, herkesin işleneceğini bildiği ama kimsenin engellemediği bir cinayeti anlatıyor.
2012’de MİT müsteşarı Hakan Fidan’a yapılan örtülü operasyon ile, 2013'teki 17-25 Aralık süreciyle de devlet ile FETÖ arasında topyekun ve açık bir savaş başlamıştı. Örgütün Ağustos 2016 YAŞ kararıyla ordu içinde büyük bir tasfiyeye uğrayacağı bildiği için "son koz" olarak paniğe kapılıp tasfiyeden önce darbe yapma planını devreye soktu. İktidarın da bu konuda hazırlıklı olduğu anlaşılıyor.
Neticede 251 insanın hayatını kaybettiği, tankların sokakta olduğu, F-16'ların uçtuğu bir vahşete "tiyatro" demek doğru değil. Ancak "göz göre göre gelmesi" meselesi, darbenin istihbaratının alınmasına rağmen neden tam olarak önlenmediği veya bastırılma sürecinin neden bu şekilde yönetildiği tartışılabilir görünüyor. Anlaşılan o ki iktidar, darbecilerin tam olarak deşifre olabilmeleri için başarısız bir darbe girişimine yol verdi. Ayrıca darbe topluma açık bir şekilde tehlikelinin boyutlarını gösterdi ve iktidara da sonraki siyasal yapı için (CB Hükümet Sistemi) meşruiyet alanı açtı.
Bugün darbenin üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen tehlikenin geçmediğini söylemek gerekir. Son 200 yıllık tarihimizde dış güçlerin içeriden devşirdikleriyle iç işlerimize karıştıkları, Osmanlı’nın parçalanmasına katkı sağladıkları bilinen bir gerçek. Günümüzde de tehlike geçmiş değil. Dün Şeyh Sait’ler, Kuvayı İnzibatiye’ler ne ise bugün de tehlike şekil değiştirerek devam ediyor. Kripto yapılar halen varlığını sürdürüyor. FETÖ kadar devlete sızan başka bir yapılanma tarihimizde olmamıştı. Ancak bu PKK terörünü önemsizleştiriyor. FETÖ unsurları halen devlette varlar. Eğer bir kamu çalışanı FETÖ kurumlarında çalıştığına dair SGK kayıtlarını sildirebiliyor ve kamuda çalışabiliyorsa ya da 2016 yılında bile Gülen Hareketi, Batı’daki Püriten harekete benziyor, Gülen post modern şaman diyor ve siyasal partiler içerisinde milletvekili olarak bulunabiliyorsa, tehlike geçmiş değildir.
Psikolojide travmanın saplantılı zorlantılı tekrarı diye bir kavram var. Buna yineleme zorlantısı (repetition compulsion) denir. Kişinin/toplumun, geçmişte yaşadığı travmatik veya acı verici bir deneyimi, bilinçdışı bir dürtüyle hayatında tekrar tekrar (ve her seferinde daha sert bir şekilde) yaşaması durumudur. Gereken dersi çıkarmadığı sürece…