Türk tarihinde Ağustos ayı

Ağustos ayı Türk tarihinde askeri başarıları ayıdır. Malazgirt (26 Ağustos 1071), Otlukbeli (11 Ağustos 1473), Çaldıran (23 Ağustos 1514), Mercidabık (24 Ağustos 1516) ve Mohaç (29 Ağustos 1526) bu zaferler arasında sayılabilir. 16. yüzyıl içerisinde iki yerin fethini de bunlara ekleyebiliriz: Belgrat (Ağustos 1521) ve Kıbrıs (Ağustos 1571). Bu zaferlerden Mohaç için Yahya Kemal’in yazdığı “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik / Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizesi söz konusu zaferlerin coşkusunun ortak ifadesi gibidir. Bu tarihlerdeki yani 1500’lerdeki askeri başarılardan sonra ancak 1922’de Ağustos ayında (400 yıl sonra) taarruz edebildik: 26 Ağustos 1922 tarihindeki Büyük Taarruz.

16. yüzyıl sonrasında yaptığımız çoğu savaşta ağır yenilgiye uğradık. Planlı bir geri çekilme yapamadık, bu geri çekilmeler bozgun şeklinde gerçekleşti. Viyana’dan (1683) Birinci Balkan Savaşı’na (1912) kadar. Askeri olarak geri çekilmenin demografik sonuçları da oldu. Terk edilen topraklardan içeriye göç: Kırım, Balkanlar ve Kafkasya. Bu içeriye doğru göç 150 yıl boyunca sürdü (1774-1923).

Geri çekilirken bozguna uğramamayı başardığımız istisnai savaşlardan biri 1921’deki Eskişehir-Kütahya Savaşları. Atatürk, orduyu dağılmadan ve bozguna uğramadan Sakarya nehrinin doğusuna çekti. Bir ay içerisinde de Yunan ordusunu durduruldu. 1683’de başlayan geri çekilme 1921’de sona erdi (238 yıl): Avrupa’nın ortasından Anadolu’nun ortasına kadar geri çekildikten sonra…

Evet buraya nasıl geldik?

Osmanlı hiç şüphesiz uzun ömrü ve yayıldığı geniş coğrafya nedeniyle Türk ve İslam tarihinin en büyük imparatorluğudur. Batının insan kaynakları, sermaye birikimi ve üretim kapasitesi açısından üstünlüğüne rağmen Viyana önlerine kadar gidebilmiş; Avrupa’nın yanı sıra Asya ve Afrika’da geniş toprakları kontrol edebilmişti. Bir tür “Pax Ottomana” (Osmanlı Barışı) yaratabilmişti. 16. yüzyıldan sonra da Batı’nın yayılmasına en uzun süre direnebilen yine Osmanlı oldu. Ama fethettiği koca koca ülkeleri son birkaç yüzyılda arka arkaya kaybetmeye başladı. Sofya, Manastır, Selanik, Belgrat, Budapeşte, Bağdat, Halep, Kahire, Mekke ve Medine gibi şehirler; Bulgaristan, Arnavutluk, Bosna Hersek, Yunanistan, Makedonya, Romanya, Sırbistan, Suriye, Irak, Lübnan, Mısır, Tunus, Cezayir gibi ülkeler; Kıbrıs, Girit gibi adalar birer birer yitirildi. Bugün bu toprakların fethedildiği ayı, günü ve yılı hatırlayanımız yok. Bu fetihleri de artık kutlamıyoruz. Zaten kaybedilen yerin fethi neden kutlansın ki?

1453’te Fatih’in fethettiği İstanbul’un fethini her 29 Mayıs’ta kutlayabiliyorsak bunu Kurtuluş Savaşı’nın başarılmasına ve Lozan’ın ardından 6 Ekim 1923’te İstanbul’un kurtarılmasına borçluyuz. Kurtuluş olmasaydı, fetih de kutlanamayacaktı; unutulup gidecekti. Tarihin tozlu sayfaları arasına karışacaktı. Benzer bir durum İzmir için de geçerlidir. Gerçi İzmir’in fethedildiği tarih ay ve gün itibarıyla bilinmemektedir. Ancak 25 Mart diye uydurma bir tarih üretildiyse de bu tarih tutmadı. 9 Eylül ise, İzmir’in kurtuluşunun ötesinde ülkenin kurtuluşunu da simgelemektedir. Diğer taraftan İzmir, Yunan için Megali İdea’nın gömüldüğü yerdir.

Büyük Taarruz öncesi hazırlık

Büyük Taarruz öncesinde ülkede önemli bir çoğunluk düşmanı yenebileceğimize, denize dökebileceğimize inanmıyordu. İstanbul Hükümeti Sevr’i imzalayıp direnmemekten vazgeçtiler ve kendilerini İngiltere’nin insafına terk ettiler. Anadolu direnişinin önde gelen isimleri bile -Atatürk ve az sayıda insan hariç- taarruz yapabileceğimize çok da inanmıyordu. Önemli bir kesim göstermelik de olsa taarruz yapmaktan yanaydı. Atatürk ise sonuç alınamayacak bir taarruza karşıydı. İki hedefi; tam bağımsızlık ve Misakı Milli’yi gerçekleştirmek kolay da değildi. Elde avuçta yoktu. Tekalifi Milliye emirlerini hatırlayalım. Bu emirlerle halkın elinde ne var ne yoksa alınmıştı. Aslında bu Osmanlı’nın neden çöktüğünün açık bir göstergesiydi. Büyük Taarruz öncesinde silah olarak görece daha donanımlı hale geldik. Sakarya ile Büyük taarruz arasında ekseri donanım ve teçhizat bakımından büyük bir ilerleme kaydettik. Bununla birlikte Yunan ordusu karşısında sadece iki üstünlüğümüz olduğunu söylemek gerekir. Bunların birincisi Türk kurmay subaylarının savaş deneyimi, ikincisi ise süvari gücüydü. Büyük Taarruz’daki süvari gücü dünya savaş tarihinde belirleyici olan son süvari gücüdür. Artık savaş sahnesine çıkan tanklar karşısında süvarinin bir başarı imkanı yoktu.

Türk Kurtuluş Savaşı sırasında süvarilerin atlarını nallayacak nalbant yoktu. Bu nedenle Ankara’da nalbant okulu açtık. Asker ve silah itibarıyla Büyük Taarruz öncesinde Yunan ordusuyla eşit konuma aşağı yukarı yaklaştık. Ancak uçak, kamyon, otomobil vs. itibarıyla Yunan ordusunun açık bir üstünlüğü vardı. Taarruz edecek gücün taarruz edilen iki kat üstün olması başarıyı garantiye almak açısından önemli olsa da bizim böyle bir şansımız yoktu. 700 km’lik Türk-Yunan cephe hattının tümünden saldırı yapma imkanımız da yoktu. O nedenle saldırının, saldırılan yerin ve saldırı zamanının sürpriz olması bir zorunluluktu.

Neden saldırılmadığına ilişkin eleştirileri Atatürk, eldeki imkanları boşa harcamanın, kesin sonuç almayacak bir saldırı yapmanın hiç yapmamaktan daha kötü olduğu itirazıyla cevapladı. Eksiklerin giderilmesi, ordunun eğitiminin tamamlanması, Taarruz’un Afyon’un güneyinden 30-40 km’lik bir hattan yapılması kararı verildiğinde buraya 90 bin kişilik bir kuvvet gizlice ve geceleri aktarıldı. Bu noktada Afyon ovasına hakim Kocatepe’nin Türk ordusunun elinde olması büyük bir şanstı, büyük bir avantajdı. Kuzeyden de şaşırtma amacıyla bir saldırı da yapılacaktı ve böylece kuzeydeki düşman kuvvetlerinin güneye kaydırılması önlenecekti.

Saldırı hazırlıkları büyük bir gizlilikle yürütüldü. Hem iç hem de dış kamuoyunda Türk ordusunun saldıramayacağına yönelik sahip olunan inanç, saldırı hazırlıklarının örtülü olarak yapılabilmesine hizmet etti. Bu, stratejik bir aldatmaya hizmet etti. Dünya kamuoyuna (başta İngilizlere) saldırı hazırlıkları hissettirilmeden hazırlıklar tamamlandı ve onlar saldırıyı öğrenmeden kısa sürede sonuç alınmak istendi. Böylece dış bir müdahalenin de önü kesildi. Salıdır hazırlıkları yapılırken Temmuz ayı sonlarında, 28 Temmuz’da Akşehir’de bir futbol maçı organizasyonuyla ordu üst komuta kademesi bir araya geldi. Hazırlıklara son şekli verildi, komuta kademesi içerisindeki anlaşmazlıklar, tereddütler giderildi.

Başkomutanlık meselesi

Başkomutanlık Kanunu, Eskişehir-Kütahya Savaşları sonrası, Sakarya Meydan Savaşı öncesinde çıkarılmıştı. Atatürk, geçici olarak TBMM’nin yetkilerini de üstlenmiş, buna dayanarak da Tekalifi Milliye Emirlerini çıkarmış ve İstiklal Mahkemelerinin yeniden kurulmasını sağlamıştı. Meclis’te kısmen dirençle karşılaşsa da yetki bir yıl içerisinde üç defa uzatılmıştı. 4 Ağustos 1922’de Başkomutanlık görev süresi dolmaktaydı. 20 Temmuz 1922 tarihinde Atatürk, Büyük Taarruz öncesinde Başkomutanlık Kanunu üzerine Meclis’te konuşma yaptı. Konu, Başkomutanlık yetkilerinin ve görevinin uzatılmasıyla ilgiliydi. Atatürk, yaptığı konuşmada ordunun taarruza hazır olduğunu, bu nedenle Meclis’in olağanüstü yetkilerini kullanmasına gerek olmadığını, sadece Başkomutanlık yetkisinin üzerinde kalmasını istedi. Bunun üzerine Meclis oybirliği ile Başkomutanlık yetkisini süresiz olarak uzattı.

Büyük Taarruz

26 Ağustos 1922 tarihinde başlayan Büyük Taarruz, 18 Eylül 1922’de Anadolu’yu son Yunan askerinin terk edişine kadar sürdü. Bu süreçte Büyük Taarruz’un ardından iki önemli dönüm noktası vardır. Birincisi 30 Ağustos’taki Dumlupınar (Başkomutan) Meydan Savaşı’dır. İkincisi ise İzmir’in kurtuluşudur. Bu toprakların ne büyük zorluklarla korunabildiğini ve zamanın ruhunu anlayabilmek için Malazgirt’e gitmek kadar Kocatepe’ye, Dumlupınar’a da gitmek bir zorunluluktur. Savaş sahasını görmek, anlamayı kolaylaştıracaktır. Tıpkı Çanakkale’ye gitmek gibi.

Malazgirt Anadolu’nun vatan OLMASINI, Büyük Taarruz ise vatan KALMASINI sağladı. Yine hatırlatmak gerekir ki Türk Kurtuluş Savaşı neticesinde İstanbul’un yanı sıra ve ondan önce Osmanlı’ya başkentlik yapan Bursa ve Edirne de kurtarıldı.

Türk topçusunun 26 Ağustos 1922 günü sabah saat 05:30’da ateşiyle başlayan saldırı, dünya tarihinin en hızlı askeri operasyonlarından biriydi. 26-29 Ağustos tarihleri arasında Türk ordusu, Yunan savunmasının en güçlü noktası olan Kocatepe ve Tınaztepe hatlarını darmadağın etti. 30 Ağustos’ta Yunan ordusunun ana kuvvetleri Dumlupınar’da kuşatılarak imha edildi. Bu imhanın ardından Atatürk’ün "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!" emriyle Türk süvarileri İzmir’e doğru hızla ilerledi. Yunan ordusunun direniş hattı oluşturma gayretleri kararlılıkla kırıldı.

26 Ağustos’ta Afyon’da başlayan kurtuluş mücadelesi 9 Eylül’de büyük ölçüde İzmir’de bitti. Bununla birlikte mücadele 9 Eylül günü tam olarak bitmemişti. 12 Eylül’de Urla, 15 Eylül’de Alaçatı, 16 Eylül’de Çeşme ve 17 Eylül’de Karaburun kurtarıldı. İzmir’in kıyı şeridindeki ilçelerin kurtuluşu için geçen bir haftalık süre, bize, yürütülen mücadelenin ne kadar kıt imkanlarla ve bıçak sırtı bir mücadeleyle gerçekleştiğini göstermektedir.

İlginç bir noktaya değinmekte fayda var. Mustafa Kemal Paşa, başkomutan olarak başarının esas mimarı olmakla beraber, Afyon’un kurtulduğu Büyük Taarruz’un ertesi günü, 27 Ağustos’ta Meclis’e bir tebrik telgrafı gönderdi. Düşünün başkomutan Meclis’i tebrik ediyor. Mütevaziliğe bakar mısınız? Ancak diğer taraftan bütün gücün o dönemde Meclis’te olduğunu, Gazi Meclis’in ülkeyi kurtaran ve devlet kuran bir Meclis olduğunu ve bunun dünya tarihindeki istisnai yerine dikkat çekmek gerekiyor. Atatürk, Temmuz 1919’dan Sakarya Savaşı sonuna kadar (Eylül 1921) üniforma giymiyor. Çünkü Erzurum Kongresi sürecinde İstanbul Hükümeti’nin baskılarıyla askerlik görevinden istifa etmişti. Meclis ona Gazi unvanı ve Mareşal rütbesini verince üniformasını giydi. Savaş bitince de çıkardı, bir daha bir iki istisna dışında giymedi.

Büyük Taarruz’un hesabını Atatürk’ün Meclis’e vermesi

Büyük Taarruz öncesinde 1922 yılının Ağustos ayı ortalarında Ankara’dan ayrılan Atatürk, Ekim başında Ankara’ya Halaskar (Kurtarıcı) Gazi olarak döndü. Uzun bir aradan sonra Meclis’e hitap etti (4 Ekim 1922). Bu bir nevi –Büyük Nutuk’ta olduğu gibi- hesap verme işiydi:

“Arkadaşlar, kalbimde derin bir özlem doğuran ayrılıktan sonra tekrar sizlerin arasına katılmış olduğumdan dolayı mutluyum. Cenabı Hakka şükrederim ki, ordularımızın silahlarına emanet ettiğiniz aziz ve mübarek maksat, arzu ettiğiniz gibi mutlu sonuca ulaştı.

En karanlık ve bahtsız günlerimizde Meclisimizin sarp ve yalçın bir kaya gibi azim ve imanı talihin bu parlak gelişimine erişmek için gereken imkanı daima saklı tuttu. Milli meselelerde şaşmaz bir aklıselimle daima doğruyu ve daima iyiyi bulan ve ayırabilen Meclisimizin bu neticelere ermekten dolayı duyduğu mutluluk kadar hak edilmiş ne hayal edilebilir? Milletimizin kaderini doğrudan doğruya üstlenerek üzüntü yerine umut, perişanlık yerine düzen, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin, civanmert ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim (şiddetli ve sürekli alkışlar). Kalbim bu sevinçle dolu olarak, pek aziz ve değerli arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve istiklal fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum (sürekli alkışlar)”.

Atatürk’ün konuşmasındaki dikkat çekici konu, tüm başarıyı kendisine ve yakın çevresine mal etmek yerine Meclis’i öne çıkarması, başarının Meclis’e ait olduğunu belirtmesi, kendisinin de Meclis’in emrinde olduğunu ifade etmesi sanırım Atatürk’ün olağanüstü niteliğini ve alçak gönüllü kimliğini açıkça ortaya koymaktadır.

Atatürk, yukarıdaki girişi yaptıktan sonra askeri harekatın safhaları hakkında bilgi verdi. Bu uzun anlatıma başlamadan önce Başkomutanlığın onaylandığı 5 Ağustos 1922’te Meclis’te söylediği “Memleketimizi çiğnemek üzere, memleketimize giren Yunan ordusunu harim-i ismetimizde (kutsal topraklarımızda) boğacağız” cümlesini hatırlattı:

“Bu sözümde hata etmemiş olduğumu hadisat ispat etti zannederim. Hakikaten Yunan ordusu harim-i ismetimizde tamamen boğulmuştur arkadaşlar! (alkışlar)”

Büyük Taarruz öncesinde Ankara Hükümeti adına Fethi Okyar’ın Avrupa’ya gidip Misakı Milli sınırları içerisinde bağımsız olarak yaşama talebimizi iletmiş ve bunu barışçı yollardan sağlamaya çalışmıştı. Bu, İtilaf devletlerinde Ankara Hükümeti’nin acizliği ve saldıramayacağı şeklinde yorumlanmıştı. Atatürk, bu yanlış anlamayı düzeltmeyi tercih etmediğini belirtmektedir. Nitekim Büyük Taarruz’un sürpriz saldırı niteliğine katkı sağlayan eylemlerden biri de bu oldu. Fethi Bey, Atatürk’e kurtuluş için tek çarenin savaşmak olduğunu şu şekilde bildirmişti:

“Milli amaçlarımızın elde edilmesi ancak askeri harekat ile mümkün olabilecektir. Başka çare aramanın anlamı yoktur”.

Misakı Milli sınırları içerisinde bağımsız yaşamanın tek yolunun savaşmak olduğuna kanaat getirildikten sonra askeri hazırlıklara hız verildiğini anlatan Atatürk, Yunan ordusu karşısında Türk ordusunun sıralanışını ve Yunan kuvvetlerinin durumunu anlattı. Atatürk’e göre, Büyük Taarruz’un başlamasının habercisi olan Türk topçularının atışlarındaki başarı, dünya topçuluk tarihine geçecek nitelikte idi. Türk topçusunun da başarısıyla İngilizlerin dört beş ayda geçilirse bir güde geçilmiş sayılsın dedikleri cephe bir saat içinde yarılmıştı. Süvariler de düşman birliklerinin gerisinde hareket ediyorlardı, Atatürk’e göre gösterdikleri gayret her türlü hayalin ötesindedir, tanımlamaya da imkan yoktur.

30 Ağustos’ta düşman ordusunun imhasını, İzmir’e doğru kaçanların toplanıp bir savunma hattı oluşturmalarına izin verilmediğini, 9 Eylül’de İzmir’e girildiğini ve İngilizlerle İzmir’de yapılan teması ayrıntılı olarak anlatan Atatürk, üç senelik mücadele hakkında şunları söyledi:

“Arkadaşlar! Üç seneden beridir yolunda çalıştığımız yüce ve kutsal maksat, milletin genel ve ortak gayret ve çabasıyla Elhamdülillah gerçekleşiyor (Elhamdülillah sesleri). Bizi istediklerimizden alıkoyacak ortada hiçbir engel kalmamıştır (alkışlar). Anlattığım gibi düşman ordusu tamamen imha edilmiştir. Yunan ordusunun en son neferinden dahi Anadolu’muz temizlenmiştir (alkışlar). Kahraman askerimizin süngülerinden canlarını kurtaranlar, dünyanın gözü önünde yüz kızartıcı bir şekilde firar ettiler (şiddetli alkışlar). Bu firariler, asker değil, fakat; haydutlar ve katillerdir. Daha önce de söylediğim gibi, her geçtikleri yerde savunmasız halde bulunan kadınlarımızı, çocuklarımızı, ihtiyarlarımızı kesmişler ve yakmışlardır (kahrolsun, lanet! sesleri), birçok köy ve şehirlerimizi ateşe vermişler, harabeye çevirmişlerdir. Bu zulüm ve vahşetin etkisini bütün insanlık ve medeni dünya ümit ederim ki, hissedecektir. Arkadaşlar, Kral Konstantin’in göz diktiği ülkemizin en zengin ve kalkınmış yerleri, kendi cani askerleri yüzünden kan ağlıyor (kahrolsun! sesleri). Sevgili milletimizin hiçbir zaman zincir altına girmeyecek olan hürriyet ve istiklaline göz diken, suikast etmek isteyen Yunan milleti; bugün baştan aşağıya isyan ateşi içinde matem saatleri yaşıyor (daha berbad olsun! sesleri) ve gelecek endişesi ile perişan haldedir. Görüyorsunuz ki, bize yapmak istedikleri bütün felaketleri Cenabı Hak onların başına verdi. Cenabı Hakkın adaletinin bu kadar açık bir şekilde gerçekleşmesine hep beraber, şükredelim (hamdolsun, sesleri).”

Atatürk konuşmasının devamında Misakı Milli sınırları içerisinde Türk milletinin mutlu, refah içinde ve hür yaşaması için gereken ne varsa yapılacağını belirtti. Düşman tarafından yerle bir edilmiş vatan topraklarının kurtarılması için canlarını vermiş, kanlarını dökmüş çocuklarımızın kurtardıkları topraklara artık barış güneşi gelecekti. Vatanı kurtarmak için bir olan milletimiz bundan sonraki süreçte de birliğini koruyacaktı. Bu zafer milletimizin mutlu, refah içinde ve aydınlık günlere ulaşması için kullanılacaktı.

Bu başarılar elde edilirken tüm başarıyı Gazi Meclis’e ve Türk milletine bağlayan, kendisini öne çıkarmayan bir dili tercih eden Atatürk’e ve tüm silah arkadaşlarına bugünlerimizi borçluyuz. Atatürk, 10. Yıl Nutku’nda da aynı mütevazilikle kendini büyük Türk milletinin bir ferdi olarak tanımlamıştır.

Büyük Taarruzdan sonrası

Büyük Taarruz ve ardından İzmir’in kurtuluşu, vatanın düşmandan temizlenmesiyle birlikte askeri başarılar döneminden, ekonomik kalkınma ve çağdaşlaşma mücadelesi aşamasına geçildi. Çünkü tam bağımsızlığı elde etmek yetmeyecekti. Onu daimi kılmak için çağdaşlaşma bir zorunluluktu.

Atatürk’e “İzmir’i aldıktan sonra biraz dinlenirsiniz Paşam” diyen Halide Edip’e, Atatürk “Yunanlardan sonra daha birbirimizi yiyeceğiz!” yanıtını vermişti. Kurtuluş Savaşı’nın başladığı ve bittiği yer olan İzmir, aynı zamanda kuruluşun da başladığı yer olmuştu. Kuruluşun gücü, kurtuluşun gücünden kaynaklanmaktaydı.

İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nde Atatürk, yeni Türkiye’nin cihangir (fetihçi) bir devlet olmayacağını, bir iktisat devleti olacağın ortaya koydu. Bu köklü bir zihniyet değişikliği idi, bir zihniyet devrimiydi. Bu o kadar önemli bir dönüşüm ki, aynı Kongrede Atatürk, Kanada’da İngiliz çiftçilerin Fransız silahlı gücünü yendiğini belirtir. Modern saban, kılıcı yendi der. Bu arada modern demesine dikkat edelim. Kara sabah değil, modern saban. O tarihte Atatürk’ün bunu bilmesi muazzam bir şey. Tarihin teferruatına dair böyle bir olaya Atatürk’ün hakimiyeti gerçekten hayranlık uyandırıcı.

Atatürk’ün toplumu dönüştürmesi, ümmetten millete geçiş stratejisi, onun psikoloji bildiğini ve bir hayli de bu konuda okuduğunu gösteriyor. Nitekim bireysel bilinçaltı ve kolektif bilinçaltı üzerine çalışmaları C. G. Jung’un bir kitabı Atatürk’ün kitaplığında bulunmaktadır. 1934 tarihli Ruhi Hayatta Laşuur adlı kitaptır. Muhtemelen Atatürk kitabı okumanın ötesinde, okumak için bizzat çevirtmiş.

Askeri kadro içerisinde Atatürk’ün liderliğini sağlayan şey dehası ve cesareti idi. Diğerleri de Atatürk gibi şüphesiz iyi asker ve idealist, vatansever insanlardı. Ancak dediğim gibi Atatürk’ün lider yapan dehası ve cesaretidir. O kuşağı anlamak istersek, Falih Rıfkı’nın Zeytindağı’nı Şevket Süreyya’nın Suyu Arayan Adam’ını ve Şerafettin Turan’ın Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler ve Kitaplar adlı kitaplarını okumak bir hayli yol gösterici olacaktır. O zamanın ruhunu (zeitgeist) anlamanın yolu biraz buradan geçiyor.

Atatürk’ün cesaretine vurgu yaptım ama İsmet Paşa Meclis’te Lozan görüşmeleri sırasında şu cümleyi kuruyor:

“Harekâtı Milliye’nin hiçbir safhasında hesapsız bir karar ve hesapsız bir cüret yoktur”.

Bu hesap kitap işi başta Atatürk olmak üzere etrafındaki kurmay kadrosunun işidir.

Lozan Barış Konferansı görüşmeleri sürerken yurt gezisine çıkan ve devrimler için toplumu hazırlamaya girişen Atatürk, Alaşehir’de halka şunları söylemişti:

Arkadaşlar! Bundan sonra çok önemli zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zafer süngü zaferleri değil, ekonomi, bilim ve kültür zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar elde ettiği zaferler memleketinizi gerçek kurtuluşa ulaştırmış sayılamaz. Bu zaferler ancak gelecekteki zaferimiz için değerli bir zemin hazırlamıştır. Askeri başarılarımızla böbürlenmeyelim. Yeni bilim ve ekonomi zaferlerine hazırlanalım”.

Dolayısıyla tam bağımsızlık için yürütülen savaş sona ermiş, artık uygarlık savaşı başlamıştı. Atatürk bu noktada 20. yüzyılın en önemli bağımsızlık savaşının lideri olmasının yanı sıra aynı zamanda uygarlık savaşının da lideriydi. Dünyada Atatürk gibi hem bağımsızlık savaşı liderliğini hem de uygarlık savaşı liderliğini şahsında birleştiren başka bir lider yoktur. Dünya çapında etki yaratan üç büyük devrimden (Fransız, Sovyet ve Türk devrimleri) birinin lideri O’dur.

Uygarlık Savaşı’na yönelmede Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktası olan Büyük Taarruz ve 30 Ağustos Dumlupınar Zaferi’nin büyük etkisi vardır. Nitekim bu zaferin ardından Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Lozan Barış Antlaşması imzalandı, Ankara başkent oldu, Cumhuriyet ilan edildi, Halifelik kaldırıldı… O nedenle günümüzde Türkiye’de Lozan düşmanlığı aynı zamanda Cumhuriyet düşmanlığıdır.

Yapılan köklü devrimlerin ardından 30 Ağustos 1924 tarihinde Dumlupınar Zaferi’nin yıldönümünde yaptığı konuşmada Atatürk, zaferin nasıl kazanıldığına değindikten sonra uygarlık savaşına vurgu yaptı:

Son Savunma Savaşı: Sakarya
Son Savunma Savaşı: Sakarya
İçeriği Görüntüle

“Efendiler! Milletimizin hedefi, milletimizin ideali; bütün dünyada tam anlamı ile çağdaş bir sosyal toplum olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her toplumun varlığı, kıymeti, özgürlük ve kurtuluş hakkı, sahip olduğu öze uygun yapacağı çağdaş eserlerle mümkün olur. Uygar eser oluşturmak yeteneğinden yoksun olan milletler, hürriyet ve kurtuluşlarından ayrılmaya mahkûmdurlar. İnsanlık tarihi baştanbaşa bu söylediklerimi doğrulamaktadır. Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde bekleyenler veyahut bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak bilgisizliği ve dikkatsizliğinde bulunanlar, uygarlığın coşan seli altında boğulmaya mahkûmdurlar”.

Atatürk konuşmasının sonunda gençlere seslendi ve uygarlık savaşını tamamlama görevinin gençlere ait olduğunu belirtti:

“Gençler! Cesaretimizi destekleyen ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve anlayış ile, insanlık yüksek karakterinin, vatan sevgisinin, düşünce hürriyetinin en kıymetli örneği olacaksınız.

Ey yükselen nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz”.

Atatürk’ün 1933’te 10. Yıl Nutku’nda büyük bir inançla dile getirdiği “Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki gelişimi ile, geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır” ifadesine yol açan devrimci sürecin başlangıç noktası 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşunun kazandırdığı karizmatik liderlik ve ülkenin kurtuluşunun getirdiği ivmedir.

Cumhuriyetin ikinci yüzyılında Türkiye hem bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumak hem de çağdaşlık mücadelesini sürdürmek zorundadır. Pusulası da Milli Mücadele ruhu ve Cumhuriyetin kurucu değerleridir.