Her nesnenin ve her deneyimin değerinin "premium" sıfatıyla ölçüldüğü bir zaman diliminde yaşıyoruz. Eski yıllarda böyle bir şey yoktu. 20-30 yılın tuhaf bir sorunu bu. En son çıkan telefon, en prestijli araba ya da başkalarına gösterilecek en kusursuz tatil... Sürekli bir şeyleri kaçırdığımız kaygısıyla, sonu gelmeyen bir yarışın içinde nefes tüketiyoruz. Bu düzen, önümüze bitmek bilmeyen arzular koyarken bizi kendi yarattığı o hareketli girdabın içine çekiyor. En büyük kaybımız ise bu gürültü arasında durup kendimize bakmayı, kendi varlığımızla baş başa kalmayı unutmuş olmamızdır. Başkalarının hızına yetişmeye çalışırken, kendi hayatımızın ritminden uzaklaşıyoruz.

Şunu açıkça görmek gerekir ki: Bu dünyada hiçbir insan, bir eşya gibi üstün ya da ayrıcalıklı bir etiketle tanımlanamaz. İnsanın varoluşsal değeri; üzerindeki kıyafetin markasıyla, bindiği araçla ya da sahip olduğu maddi güçle ölçülemez. Fakat bizler, ruhu olmayan cansız nesnelere büyük anlamlar yüklemeye devam ediyoruz. Sonra da o nesneler üzerinden kendimize bir kimlik edinmeye çalışıyoruz. Pahalı bir saate sahip olunca daha kıymetli, şık bir mekanda bulununca daha seçkin olduğumuzu düşünüyoruz. Bu büyük bir yanılgıdır. Eşya sadece eşyadır; hayatı kolaylaştırmak yerine bizi markaların kölesi haline getirdiğinde özgürlüğümüzü kaybederiz. Premium olmak bir kalite algısı mı yoksa bunu biz mi uydurduk? Tamam, sağlım ve güzel ürünlere sahip olmak iyi ama firmaların bunu marketing taktikleri üzerinden bizlerin cebinden fazlaca aldığı paralara ne demeli? Bu tutku yüzünden premium algısını üzerinde taşıyan firmalar kendi ürünlerinde ucuzluk yapmaktan taviz vermiyorlar ve bu kısır döngü böyle sürüp gidiyor. Gözleri kamaştıran bu tablo bizlerin kaliteyi uygun ve gerçekçi fiyat etiketiyle paylaşan ürünleri görmekten uzaklaştırıyor.

Aynı durum, her boş anı bir aktiviteyle doldurmak zorunda hissetmek için de geçerlidir. Her fırsatta bir yerlere gitmeye çalışmak, her popüler mekanı çabucak tüketmek aslında bir dinlenme yolu değildir. Bu, çoğu zaman insanın kendinden ve içindeki o sakin sessizlikten kaçma çabasıdır. Çünkü yönümüzü içeriye çevirip sustuğumuz an, yüzleşmekten korktuğumuz ne kadar gerçek varsa su yüzüne çıkar. İnsan, sırf bu içsel yüzleşmeden kaçınmak için gürültülü eğlencelerin arkasına sığınır. Sürekli en kusursuz anı kovalarken, avuçlarımızın içinden akıp giden gerçek zamanı kaybederiz.
Gerçek zenginlik, dışarıdaki kalabalığı ve sahte parıltıları tamamen geride bırakıp insanın kendi içine dönebilmesidir. Telaş etmeden bir kitabın sayfalarında kaybolmak, zihindeki o onlarca dağınıklığı kapatıp sadece kendi iç sesini dinlemek gerçek bir lükstür. Çözüm; bilerek, isteyerek ve bilinçli bir şekilde yaşamı yavaşlamakta saklıdır. Bir sabah hiçbir plan yapmadan uyanmak, sadece bir bardak çayın ya da kahvenin sıcaklığına odaklanıp gökyüzünü izlemek, istediğiniz an bisiklet veya motosikletinize binerek bir yerlere telaş etmeden gidebilmek en doğal olanıdır.

Bu toplumsal yanılgıdan dönmek, kendimize yapabileceğimiz en büyük iyiliktir. Önceliğimiz, markaların ya da başkalarının bizim için belirlediği o hazır hayat modellerine gizlenmek olmamalıdır. İçimizdeki o büyük boşluğu yeni eşyalar satın alarak doldurmayı bıraktığımız an gerçekten sadeleşmeye başlarız. Sadeleşmek bir eksiklik değil, aksine zihinsel bir özgürleşmedir. Kendimize döndüğümüzde, dışarıdaki o büyük girdap kendiliğinden yavaşlar ve yeniden nefes aldığımızı hissederiz. Çünkü insanı gerçekten iyileştirecek şey; yollar, şehirler veya markalar değil; insanın kendi özüne doğru atacağı cesur adımlardır.

Belki de sırası gelmiştir. Premium algı detoksu yapmaya ne dersiniz?