Birinci Viyana kuşatması (1529) ile İkinci Viyana kuşatması (1683), Osmanlı’nın Batı‘da ulaşabileceği en uç nokta oldu. Her iki kuşatma arasında 154 yıl var. Her iki dönemi öncesiyle ve sonrasıyla değerlendirmek istiyorum.
Birinci Viyana kuşatması Osmanlı’nın askeri güç olarak Batı’dan üstün olduğu bir dönemde gerçekleşti. Kanuni döneminde Osmanlı ordusu, dönemin en disiplinli ve ateş gücüne sahip ordusuydu. Ancak 16. Yüzyılın başlarında Osmanlı üstünlüğü ve kolay başarıları halen sürse de belli ölçüde gücünün sınırlarına geldiği ve karşısında kendi kapasitesinde başka büyük güç odaklarının (Habsburglar, İspanya, Rusya, Safeviler..) çıktığı görülmekteydi. Bununla birlikte halen bu tarihe kadar Osmanlı’nın askeri açıdan ciddi bir üstünlüğü vardı. Nitekim 1526’da Mohaç’ta Macaristan’ı yenilgiye uğrattı ve Avrupa içlerine doğru ilerleme imkanı sağladı, karşısındaki bir direnç noktasını kırdı.
Şüphesiz Osmanlı’nın Birinci Viyana kuşatmasında başarısız olmasının nedenleri arasında karşısında güçlü devletlerinin olmasının yanı sıra lojistik ve coğrafi sorunlar da etkili oldu. Bir diğer sorun ise zamanlamanın kötü olması idi. Kanuni yönetimindeki Osmanlı ordusu Mayıs ayında İstanbul’dan sefere çıktı, Viyana kuşatması başladığında tarih 27 Eylül 1529’du. Bu bir hayli geç bir tarihti.
Osmanlı ordusunun İstanbul’dan sefere çıktığı tarih 10 Mayıs 1529’du. Bu tarihten daha erken bir tarihte sefere çıkmak pek de mümkün değildi. Çünkü iklim koşullarının uygun olması gerekiyordu. Böyle bir sefer en erken Nisan sonu ya da Mayıs başında başlayabilirdi. Anadolu ve Rumeli askerlerinin İstanbul’da toplanması, mali hazırlıkların yapılması ve lojistik ihtiyaçların hazırlanması için aylar süren bir hazırlık gerekiyordu. İstanbul-Viyana arası yaklaşık 1500 km kadardır. Bugün otomobille bir günden kısa bir sürede gitmek mümkün iken o dönemde on binlerce askerden oluşan bir ordunun yürüyerek ve gerekli mühimmatı taşıyarak söz konusu hedefe ulaşabilmesi en az 4-5 aylık bir zaman dilimini gerektiriyordu.
1529 yılının aşırı yağışlı geçmesi, Balkanlar ve Orta Avrupa coğrafyasının aşırı yağışlar nedeniyle oluşan çamurların ve sellerin ordunun ulaşımını neredeyse bir ay geciktirdi. Dolayısıyla Ağustos sonu ya da en geç Eylül başında ordunun Viyana’ya ulaşması gerekirken bu ancak Eylül sonunda mümkün olabildi. Bu ise özelde Osmanlı’nın genelde Türk tarihinin zaferler ayı olan Ağustos’un geçilmesi ve kış koşullarının yaklaşması demekti. 4-5 ayda gelinen yerden bir de aynı sürede dönülmesi söz konusuydu.
Osmanlı ordusunun Viyana’ya gidiş sürecinde doğrudan bir gidiş de söz konusu olmadı. Güvenlik nedeniyle Budin’e gidildi ve burasının Ferdinand (Avusturya) kuvvetlerinden alınması, sonra da Osmanlı’nın Macar tahtına geçirdiği Yanoş Zapolya’ya teslim edilmesi de zaman kaybını artırdı. Tüm bu zaman kayıpları yaşanırken Viyana kuşatması riskliydi. Çünkü kış koşulları yaklaşmaktaydı. Nitekim kuşatma başlayalı 20 gün geçmeden Viyana’da kış koşulları başladı. Yaz koşullarına göre sefere çıkmış ordunun kış koşullarına uyum sağlaması (kılık kıyafet dahil) mümkün olmadı. Kış koşullarına uyumsuzluğun hastalıkları da beraberinde getirmesi kaçınılmazdı. Ordunun Eylül başında askeri hareketliliği bitirip geri dönüşe geçmiş olması Osmanlı askeri doktrininin ve dönemin koşullarının bir gereği idi. Ancak Ekim ayı ortasında ordu hala Viyana önlerindeydi. Bu da kısa bir kuşatmayı ve geri dönmeyi, başarısız bir sonucu zorunlu kılıyordu.
Eylül ayı sonlarında girişilen kuşatmanın iki üç haftadan fazla sürmesi mümkün değildi. Kısa sürede kesin bir almak için şiddetli bir saldırıda bulunmak zorunluydu. Ancak ağır yol koşulları ve çamurlu coğrafya ağır topları geride bırakmaya neden oldu. Dolayısıyla büyük ve etkili topların olmadığı bir kuşatmadan kısa sürede sonuç alınamazdı. Bu nedenle de aslında sonuç başından itibaren belliydi. 20 günlük bir kuşatmayla, 16 Ekim’de kuşatma sonuç bir şekilde bitirildi. Bunu bir hata olarak görmekten ziyade dönemin Osmanlı lojistiğinin kısıtlılıkları itibarıyla değerlendirmek gerekir. Diğer taraftan Orta Avrupa’nın coğrafi zorlukları da bunun üzerine eklenmelidir. Son olarak Viyana’ya güçlü bir askeri yardım gelme ihtimalinin belirmesi de riski artırmıştı.
Dönemin lojistik imkanları açısından İstanbul’dan ordunun yola çıkıp sonbahar yağmurları başlamadan kuşattığı Viyana’yı hızlıca düşürmesi hemen hemen imkansızdı. Bu noktada Osmanlı’nın güçsüzlüğünden değil, lojistik açısından Osmanlı’nın coğrafi sınırlarına ulaşmasından söz etmek daha yerinde olacaktır. Ancak yine de 16. Yüzyılın başlarında Avrupa’ya karşı askeri ve psikolojik üstünlüğün hala Osmanlı’da olduğunu söylemek mümkündür. Bununla birlikte 16. Yüzyılın başında sonuna kadar geçen süreçte güç dengesi Osmanlı aleyhine ve Avrupa lehine değişti. Bunun başlangıç noktası olarak Birinci Viyana kuşatması alınabilir. 1606 tarihli Zitvatorok Antlaşması, uzun Osmanlı-Avusturya savaşlarını sona erdirirdi ve ama aynı zamanda bu Osmanlı’nın siyasi üstünlüğünün sonu anlamına geliyordu. Diğer taraftan bu dönemde Avrupa orduları ateşli silahlar ve askeri stratejiler noktasında büyük bir dönüşü geçirdiler ve ilerleme kaydettiler. Osmanlı bunlara uyum sağlamakta zorlandı ve bir müddet sonra bunların gerisinde kaldı. Zitvatorok, güç dengesinde Osmanlı üstünlüğünün sona erdiğinin ilanıydı. Çünkü bu antlaşmaya göre artık Avusturya arşidükü Osmanlı padişahına statü olarak denk oldu (bu tarihe kadar denk değildi) ve Avusturya’nın Osmanlı’ya vergi vermesi sona erdi.
İkinci Viyana kuşatması ve ardından yaşanan uzun savaşlar zincirinin Karlofça antlaşması (1683-1699), güç dengesinin geri dönülemez bir şekilde Osmanlı’nın aleyhine olduğunu açık bir şekilde gösterdi. Bu süreci tersine çevirmek mümkün olmadı. Küçük Kaynakça (1774), Berlin (1878) ve Sevr (1920) antlaşmalarını bu geri dönülemez durumun somut örnekleri oldu. İkinci Viyana kuşatması öncesinde, 17. Yüzyılın ikinci yarısındaki Köprülüler döneminde sağlanan iç istikrar, Osmanlı’nın eski gücüne döndüğü yanılsamasını yarattı. Oysa Osmanlı ile Batı dünyası arasındaki uçurum sistemseldi ve derindi. Mehmet Genç’in deyimi ile provizyonist (gelenekçi ve fiskalist) ve dolayısıyla kapitalistleşmesi mümkün olmayan Osmanlı iktisadi düzeni, geleneksel tarım imparatorluğu çizgisini kıramadı; çağ dışı kaldı. Modernleşme çabaları onu kurtaramasa da ömrünü uzattı, Milli Mücadele’yi yürütecek ve Cumhuriyeti kuracak kuşağın yetişmesine imkan sağladı.