Çeyrek asırlık bir hasretin, tam 25 yıllık bir bekleyişin ardından yeniden Dünya Kupası sahnesindeyiz. Sokaklar bayraklarla süslenmiş, kalpler aynı ritimle çarpmaya başlamışken gelen Avustralya yenilgisi, bizi bir kez daha o eski, tanıdık ve ne yazık ki hiç değişmeyen toplumsal refleksimizle baş başa bıraktı.
Maçın bitiş düdüğüyle birlikte, Teknik Direktör Vincenzo Montella eleştiri oklarının hedefi haline geldi. Sosyal medya, kahvehaneler, televizyon ekranları bir anda taktik dehalarla dolup taşsa da, meselenin özü aslında Montella’nın sahadaki dizilişinden çok daha derin bir sosyolojik gerçeğe işaret ediyor.
Başarının Narkozu: İşler İyi Giderken Neden Görmeyiz?
Bizim toplum olarak en büyük zaaflarımızdan biri, başarıyı bir "narkoz" gibi kullanmaktır. İşler iyi giderken, galibiyetler peş peşe gelirken, sistemin içindeki çatlakları, aksayan yönleri görmeyi reddederiz.
Montella, bugün Avustralya karşısında sahaya sürdüğü aynı oyun anlayışı, aynı oyuncu tercihleri ve aynı felsefeyle bizi bu turnuvaya taşıdı. O günlerde de bu takımın savunma zaafları vardı, o günlerde de hücum varyasyonlarında tıkanıklıklar yaşanıyordu. Ancak tabelada galibiyet yazdığı sürece, bu olumsuzluklar "nazar boncuğu" muamelesi gördü, halının altına süpürüldü.
Gerçek şu ki: Başarı, yapısal sorunları çözen bir ilaç değil; sadece onları geçici olarak gizleyen parlak bir örtüdür. İşler iyi giderken dostça yapılan uyarıları "bozgunculuk" olarak nitelendirdiğimiz için, ilk ciddi virajda savrulmaktan kurtulamıyoruz.
Herkesin Siyasetçi ve Teknik Direktör Olduğu Ülke
Nüfusumuzun tamamının asgari ücret kadar iyi bildiği iki uzmanlık alanı var: Siyaset ve futbol. 85 milyonun aynı anda hem başbakan hem de milli takım teknik direktörü olabildiği dünyada, haklı ve haksız yergiler birbirine karışıyor.
Avustralya yenilgisi sonrası sergilenen tavır, tam da bu "her şeyi bilme" hastalığının tezahürüdür. Dün göklere çıkardığımız, "İtalyan ama bizden biri" diyerek bağrımıza bastığımız Montella’yı, bugün bir maçla "futbol cahili" ilan edebiliyoruz. Eleştirinin bir geliştirme kültürü değil, bir infaz mekanizması olarak kullanıldığı bu iklimde; ne sağlıklı bir futbol aklı inşa edilebilir ne de sürdürülebilir bir başarı yakalanabilir. Kusuru sadece hocada ya da sahada aramak, tribündeki toplumsal sabırsızlığımızı ve yapıcı eleştiri eksikliğimizi görmezden gelmektir.
Milli Takım, bu ülkenin nadir kalan ortak sevinçlerinden, bizi ideolojilerin ve günlük kavgaların ötesinde birleştiren en değerli bağlardan biridir. 25 yıl sonra bu vitrinde olmak, başlı başına büyük bir kazanımdır.
Ancak Avustralya yenilgisini sadece bir "puan kaybı" olarak görürsek hata yaparız. Bu mağlubiyet, işler iyi giderken gözümüzü kapatmamanın, başarıyı kutsallaştırıp hataları görmezden gelmemenin ne kadar hayati olduğunu gösteren sosyolojik bir derstir. Şimdi yapmamız gereken, ne Montella’yı acımasızca tüketmek ne de eksikleri halının altına süpürmektir. İşler iyi giderken de kötü giderken de soğukkanlılığını koruyan, rasyonel ve planlı bir akla ihtiyacımız var. Çünkü turnuva henüz bitmedi ve bu çocukların bizim körü körüne övgülerimize değil, sağduyulu desteğimize ihtiyacı var.
Son cümle: “Başarıyı kutsayıp hataları gizleyen toplumsal körlüğümüz, ilk yenilgide bizi kendi kahramanlarını infaz eden bir linç kültürüne mahkûm ediyor.”





