Sevr Barış Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin imzaladığı bir yenilgi antlaşmasının ötesinde bir belgedir. Yüzyıllardan beri Batı karşısında uğranılan yenilgiler zincirinin dolayısıyla travmalar zincirinin tepe noktasıdır. Bu travmalar zinciri Karlofça (1699) ile başlar, Küçük Kaynarca (1774) ve Berlin (1878) antlaşmalarıyla devam ederek Sevr’e gelir. Dolayısıyla toplumun kolektif bilinçaltında yer edebilmesi açısından yeterli bir zaman dilimini ifade eden bu süreç, günümüzde de etkisini sürdürmektedir. Sevr’in ölü ya da geçersiz bir antlaşma olduğu, paranoyasının halen ve gereksiz yere sürdüğü iddialarının iki noktada boş olduğunu söylemek gerekir. Birincisi yüzyıllardan beri devam eden süreç Sevr’le birlikte varoluşsal bir soruna dönüştü. Dolayısıyla 1920’de kanlı ve canlı bir tehditti. Zaten Mondros sonrasında başlayan işgaller Sevr’in ne kadar gerçek olduğunu ortaya koymuştu. Kasım 1918’den Sevr’in imzalandığı Ağustos 1920’ye kadar geçen 2 yıla yakın sürede işgaller tüm ülkeye yayılmış; silahlı ve sivil direnişi zorunlu kılmıştı. Sevr travmasından bizi çıkaran Türk Kurtuluş Savaşı’nın başarısı, Ankara’nın onu reddi ve Lozan’ın Sevr’in yerini almasıydı. Ancak unutmamak gerekir ki Sevr, 22 Temmuz 1920 tarihli Saltanat Şurası’nda Vahdettin’in de katılımıyla onaylanmış ve İstanbul Hükümetinin temsilcilerince 10 Ağustos 1920’de imzalanmıştı. İkinci olarak Sevr’in halen bölgesel ve iç tehditler nedeniyle güncelliğini koruması, ABD’nin bölgeyi yeniden dizayn etme çabaları ve PKK’ya yönelik atılan adımlar, Lozan’la birlikte çıkılan Sevr travmasına bizi geri döndürme eğilimi taşımaktadır.
Sevr’i imzalayan heyette yer alan Rıza Tevfik, Biraz da Ben Konuşayım (1993) adlı anılarında Sevr’i nasıl aşağılanarak imzaladıklarını, antlaşmayı tek bir söz etmeden imzalayıp salonu terk etmek zorunda kaldıklarını anlatır. Bunu İnönü’nün Lozan’da –iki buçuk yıl sonra- Batı ile eşitlik mücadelesiyle, 8 aylık mücadele maratonuyla lütfen karşılaştıralım. Bakın Rıza Tevfik, Sevr’i nasıl imzaladıklarını şöyle anlatıyor:
“1920 senesi Ağustos’unun onuncu günü muahedeyi imzalamak üzere Sevres çini fabrikasındaki büyük salona davet olunduk.
Bu kocaman salon hıncahınç dolu idi. Bize de bir yer gösterdiler. Yerlerimizi aldık, oturduk. Sol tarafımızda, bir iki iskemle aşırı, Venizelos riyaseti altındaki Yunan murahhas heyeti yer almıştı.
Evvelce arz etmiş olduğum gibi, bize ağız açmak memnu idi. Yalnız imza etmek düşüyordu. Teklif olunan maddeler evvelce hükümetin malumu idi. Şura-yı Saltanat’ta ise teklif olunacak sulh ve şartlarının kabulüne karar verilmiş olduğundan bizlere sadece vesikayı bize imza etmek mecburiyeti düşüyordu. Hatta galip devletler yalnız imza ettirmekle iktifa etmeyip bir de mühür istediklerini vaktiyle Babıali’ye ihtar etmişlerdi. Ben de o vakit (R.T.) harfli bir mühür kazdırmıştım ve yanıma almıştım.
Evvela Venizelos imzaya davet olundu. O zaman salonda toplanmış olan birçok Yunanlılar Venizelos’a suret-i mahsusada hazırlanmış altından mamul dolma bir kalem hediye ettiler ve kendisini alkışladılar. Venizelos muahedeyi bu altın kalemle imza ettikten sonra bizi çağırdılar biz de, sıra tertibi üzere, evvela Hadi Paşa, sonra ben, sonra da Reşad Halis Bey muahedeyi imzaladık ve mühürledik. Sonra salondan çıkıp gittik”.
Türk tarihinin en ağır antlaşmasını salonda tek söz etmeden imzalayan bir heyetin aşağılanışının toplumsal hafızada yarattığı travmayı küçümsememek gerekir. İlginç olan şey şu ki Türkiye’de Lozan’ı küçümsemek isteyenlerin öncelikle Sevr’i yok sayarak bunu yapmaları. Sevr’i yok sayınca travması ortadan kalkmaz ki? Yine ilginç olan şu ki Sevr’i yok sayanlar, önümüze Lozan’ı travma olarak önümüze koyuyorlar. Oysa Sevr travmadır (üstelik yüzyıllardan beri devam eden bir travmalar zincirinin tepe noktasıdır), Lozan ise tedavidir.
Atatürk’e göre Sevr, Türk milletinin idam kararıydı, yüzyıllardır Türk milletini yok etmek için yapılmak istenen suikastı simgeliyordu. Sevr’i ve Lozan’ı ana hatlarıyla karşılaştıralım:
Sevr'in parçaladığı Anadolu'nun aksine Lozan, bugünkü Türkiye sınırlarını büyük ölçüde saptadı ve İtilaf devletlerinin Türkiye üzerindeki tüm paylaşım planlarını ortadan kaldırdı. Mudanya ile Doğu Trakya, Lozan ile de İstanbul savaşılmadan geri alındı.
Lozan'ı Sevr'den ayıran en büyük farklardan biri, kapitülasyonların kesin olarak kaldırılması ve Türkiye'nin diğer devletlerle eşit statüde modern bir devlet olarak kabul edilmesidir. Sevr'de sömürge durumuna düşürülen maliye ve yargı sistemi, Lozan ile tam bağımsız bir yapıya kavuştu.
Mondros ve Sevr’de İtilaf devletlerinin denetimi ve manda yönetimi esastı. Mudanya ve Lozan’da "Kayıtsız şartsız bağımsızlık" ve ulusal egemenlik elde edildi.
Mondros ve Sevr’de azınlıklara egemenliği sarsan geniş imtiyazlar ve bağımsız devlet (Kürdistan) vaatleri verildi. Mudanya ve Lozan’da Müslüman olmayanlar azınlık sayıldı; hukuk birliği sağlandı ve nüfus mübadelesi kabul edildi. 1926 tarihli Medeni Kanunla birlikte kabul edilen laik hukuk, azınlıklara tanınan ayrıcalıkları da ortadan kaldırdı. Lozan dini azınlık kavramını tanımlamakta, etnik azınlık kavramını reddetmektedir. Dolayısıyla bugünün Türkiye’sinde Lozan’ın gerisine, Sevr’in yakınına götürecek etnik azınlık kavramını kabul etmemek Türkiye için kırmızı çizgi olmalıdır. Böylesi bir durum yeni travmalarını beraberinde getirecektir.
Mondros ve Sevr’de Boğazlar uluslararası denetim altındaydı ve askerden arındırılmıştı. Mudanya ve Lozan’da askerden arındırılmış statü sürse de yönetim bir Türk başkana bırakıldı (1936 Montrö ile tam egemenlik sağlandı).
Sonuç olarak Mondros ve Sevr, yüzyıllardır süren bir travmalara yol açan bir yok etme girişiminin (Sevr Süreci/Şark Meselesi) zirvesiydi. Mudanya ve Lozan ise, bu girişimin askeri ve siyasi olarak çökertilmesini ifade eden bir siyasi zaferdi. Musul ve Hatay gibi konular Lozan'da çözülemeyip sonraya bırakılsa da, Lozan Antlaşması Sevr'i tarihe gömerek Türkiye'nin egemenliğini dünyaya kabul ettirmiş, Mondros ve Sevr travmasından kendi bileğinin gücüyle, Atatürk ve arkadaşlarının liderliğinde Mudanya ve Lozan’la çıkmayı başarmış, tarihin akışını değiştirmiştir.