ÖZEL HABER

Cumhuriyet, dine değil tarikatlara karşıydı

Cumhuriyetin aydınlanmacı politikalarının hedefi ortak laik bir milli kimlik, yurttaş ve birey temelli toplumdur.

Abone Ol

Bundan yüz yıl önce, 30 Kasım 1925 tarihinde tekke ve zaviyeleri/tarikatları kapattık. Tarikatlar, Osmanlı’nın da Cumhuriyet’in de başına dert olmuştu. Tarikatların rejimi/devleti tehdit etmesi, Cumhuriyet’e özgü bir durum değildir. Örneğin Kadızadeliler denilen siyasi ve dini hareket 17. Yüzyılda Osmanlı Devleti'nin başına bela olmuştu. Devletin zayıflaması karşısında nüfuz kazanan hareket, tasavvufi tarikatlara karşıydı, Hz. Peygamber’den sonra gelen her şeyi bidat olarak değerlendiriyordu, bu yapısıyla Vehhabilere benziyordu. Selefi bir nitelik arz ediyordu. 17. Yüzyılın sonlarında bu hareket güçlükle ve kademeli olarak tasfiye edilebildi. Aslında Hıristiyan dünyasında da zaman zaman kontroledn çıkan tarikatların yasaklandığı tarih boyunca görülmüştür.

Tam bağımsızlığı elde etmek için girişilen Kurtuluş Savaşı’nın ardından, bağımsızlığı korumak ve daimi kılmak için çağdaşlaşma hareketine yönelen Türkiye’de bağımsızlığı sağlayan Müdafaai Hukuk hareketi ve çağdaşlaşmaya yönelen de Müdafaai Hukuk hareketinin dönüşümüyle ortaya çıkan (1923) Halk Fırkası oldu. Halk Fırkası’nın tüzüğünün birinci maddesi, ulusal egemenlik kavramının hakim kılınması (demokrasi), Türkiye’nin çağdaş bir ülke haline getirilmesi ve her şeyin üzerinde kanunların üstünlüğünün sağlanması (hukuk devleti) amacıyla partinin kurulduğuna dikkat çekmektedir. Bu amaçları gerçekleştirmek amacıyla girişilen köktenci/radikal modernleşme hareketi, barışçı (içeride ve dışarıda) ve laik milliyetçi politikaları benimsedi. Geleneksel kurumları tasfiye ederek yerlerine modern toplumun kurumlarını getirmeye yöneldi. Bunu yaparken bağımsızlık savaşını kazanmanın ve bu savaşın liderinin karizmasını da kullandı. Köktenci ve hızlı değişim, modernleştirici iktidarın yerini sağlamlaştırmasına da bağlıydı. Modernleştirici önderliğin iktidarını sağlamlaştırması da öncelikle orduya egemen olmaktan ve ordunun desteğini almaktan geçiyordu. Nitekim Fevzi Çakmak’ın genelkurmay başkanı olması ve Türk Devrimi’nin köktenci eğilimlerinden rahatsız olan Karabekir, Cebesoy ve Bele gibi paşaların ordudan uzaklaştırılarak muhalefetin sivilleştirilmesi (TpCF) ve ardından siyasal yaşamın dışına çıkarılmaları buna imkan sağladı. Çakmak’ın 20 yıllık genelkurmay başkanlığı modernleştirici kadronun orduya sırtını dayamasını sağladı. Modernleştirici kadronun bir diğer önemli adımı da din adamlarını kontrol altına almaktı. Normal şartlarda Diyanetin genel idare içerisinde yer alması laiklik açısından hiç şüphesiz sakıncalıdır. Devrimler gerçekleştirilirken ordunun denetim altına alınması ve desteğinin sağlanması gibi, Diyanet de modernleştirici önderliğin kontrolüne alınarak laikleşme, laik bir milli kimlik yaratma politikalarına direnç göstermesi önlemiştir. Fevzi Çakmak’ın 20 yıllık genelkurmay başkanlığı gibi Rıfat Börekçi’nin de 17 yıllık –vefat edene kadar- Diyanet İşleri Başkanlığında kalması (1924-1941), modernleştirici önderliğin kışlanın ve camiinin desteğini sağlaması noktasında son derece anlamlıdır. Ancak bu noktada kışla ve cami, siyasetin dışında tutulmuştur. Din de bireysel bir alana ait olarak değerlendirilmiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içerisinde yer alması ve denetim altında tutulması, devrimlerin yapılmasına dinsel bir muhalefetin doğmasına engel olsa da, genel anlamda diyanetin genel idare içinde yer alırken genel bütçeden de pay alması hem Cumhuriyetin ilk yıllarında ve hem de günümüzde haklı olarak eleştirildi ve eleştirilmektedir.

Tek parti dönemine yönelik din ve laiklik noktasında getirilen eleştirilerin çoğu ya gerçek dışı ya çarpıtmayı içerisinde barındırır. Aslında tarihin deforme edilerek yeniden tanımlanması, yeniden çerçevelendirilmesi (reframe) söz konusudur. Bunlardan bir tanesi tek parti döneminden Kur’an yasaklandığı iddiasıdır. Yasaklanan Kur’an değildir, yasaklanan eski harflerdir. Yeni harflere alışılmasını sağlamak nedeniyle bir müddet için böyle bir yasaklama olmuştur. Yine benzer bir iddia tek parti döneminde örtünmenin, başörtüsünün yasaklandığı iddiasıdır. Oysa yasaklanan örtünme ya da başörtüsü değil, çarşaf peçedir. Bunlar birbirinden farklı şeylerdir. Unutulmamalıdır ki Atatürk’ün Elmalılı Hamdi’ye yaptırdığı Kur’an tefsiri bugün hala kullanılmaktadır ve hatta onlarca İlahiyat Fakültesi’nin olduğu bugünün Türkiye’sinde bile hala en önemli tefsirdir.

Dindar olmak dönemin Türkiye’sinde negatif bir algıya sahip değildir. Mareşal Çakmak’ın dindar kimliği herkesin bildiği bir durumdur. Üstelik bu istisnai bir durum değildir. Çakmak, genelkurmay başkanıdır. Benzer bir dindar kimliğe sahip Abdülhalik Renda, Atatürk döneminin sonlarında TBMM başkanıdır. İnönü’nün yatak odasının duvarında “Allah’ın dediği olur” yazmaktadır. Onlar dini birey/kul ile Allah arasında bir durum olarak görmekte, siyasallaştırmaya özenle karşı çıkmaktadırlar. Nitekim CHP’nin laiklik anlayışı, 1938’de –On Beşinci Yıl Kitabı’nda- şöyle anlatılmaktadır:

“Milli ve toplumsal hayatta ferdin, dinsiz, şu veya bu inanç sistemine mensup oluşu; milli ve toplumsal vazifesi bakımından ne bir kusur, ne bir fazilet sayılamaz. Türkiye’de dinin dünya işlerinden ayrı tutulduğu, Laikliğin ilan olunduğu andan itibaren hiç kimse, hiçbir ibadete zorlanamaz ve hiç kimse, vicdanının ilhamı ile kabul ettiği ibadetten men olunamaz.

Bu geniş ve yüksek anlayışın hududu içinde köhne, yıpratıcı ve en yüksek toplumları bile çökertici tekke, tarikat gibi irticai zihniyet mümessillerinin girmesine doğal olarak imkan yoktur. Nitekim anayasamızda bu esas kesin bir ifade ve hüküm ile tespit edilmiştir”.

1945 sonrasında İnönü’nün liderliğinde Türkiye’yi demokratikleştirmeye yönelen CHP’nin kendisini de demokratikleştirmesi kaçınılmaz bir zorunluluktu. Bu bağlamda CHP, devrimci bir devlet partisi olmanın dışına çıkarak halkın partisi olmaya yöneldi. Neticede izlenen politikalar daha ılımlı bir niteliğe büründü. Demokratikleşme ve normalleşme süreci laiklik politikalarında da kendisini gösterdi. Tek parti döneminin laiklik anlayışından köklü bir kopuşun olduğunu da söylemek gerekir. Politikalardaki değişikliğin nedenleri arasında seçmeni memnun etme, DP’nin eleştirilerini göğüsleyebilme ve ümmet temelli toplumdan laik milli topluma geçiş aşamasında belli ölçüde ilerleme sağlanmış olmasını da saymak mümkündür. Tek parti döneminin laiklik politikalarında 1945 sonrasındaki yumuşama, ümmetten ulus devlete geçişte bir ilerleme kaydedildiğinin düşünülmesi ile bağlantılı olsa da, bugünkü Türkiye’de tarikatların ve cemaatlerin etkinliği bardağın boş tarafını da göstermektedir.

Laikliğin ve rejimin yerleşmesinin ardından bir normalleşme olacağı fikri söz konusudur. 1945-1950 arasındaki dönemde din eğitimine yönelik atılan adımlar, türbelerin açılması normalleşme adımları olarak tanılanabilirse de Türkiye’de bugün hala dinin, tarikat ve cemaatlerin elinden kurtarılamadığı gerçeği ayan beyan ortadadır. Üstelik Cumhuriyetin din merkezli toplum yapısının yerine millet merkezli topluma geçiş olarak koyduğu hedef bugün hala ulaşılmayı beklemektedir. Yine 1947’deki CHP Kurultayı’nda laiklik bağlamında talep edilenler din eğitimi ile imam ve hatiplerin yetiştirilmesinden ibaretti. Ancak bunun arkasının geleceğini tahmin etmek zor olmasa gerekti. Bugün gelinen noktada Türkiye’nin seküler bir milli kimlik inşa etme noktasında halen gidilecek uzun bir yolu olduğu açıktır. İlave olarak laiklikle ilgili sorunlar çok daha girift bir boyut kazanmıştır. Şurası bir gerçektir ki laikliğin olmadığı bir toplumda ne çağdaş anlamda bir Cumhuriyet ne de bir demokrasi mümkündür. Dolayısıyla Cumhuriyetin kurucu kültürünün dinle değil, din adına hareket etme hak ve yetkisini kendinde gören tarikat ve cemaatlerle sorunu vardır. Cumhuriyeti kuranlar dine değil, toplum üzerinde tahakküm kuran, kul ile Allah arasına giren tarikatlara karşıydı. İslam’da olmayan ruhban sınıflığına soyunanlara karşıydı.

Ancak Atatürk’ün şöyle bir sözü de yoktur:

"Efendiler, biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için değil; bilakis, bu tip yapılar din ve devlet düşmanı olduğu, Selçuklu ve Osmanlı'yı bu yüzden batırdığı için yasakladık. Çok değil, yüz yıla kalmadan, eğer bu sözlerime dikkat etmezseniz göreceksiniz ki bazı kişiler bazı cemaatlerle bir araya gelerek bizlerin din düşmanı olduğunu öne sürecek, sizlerin oyunu alarak başa geçecek ama sıra devleti bölüşmeye geldiğinde birbirine düşeceklerdir. Ayrıca, unutmayın ki o gün geldiğinde her bir taraf diğerini dinsizlikle suçlamaktan geri kalmayacaktır."

Yukarıda geçen ifade Atatürk’e atfedilen ama uydurma olan bir metindir. Bu metin 17-25 Aralık 2013 tarihleri arasında yaşanan AK Parti ile Gülen Cemaati arasındaki çatışmadan sonra uydurulan bir metindir. İlginç bir şekilde konuşmanın Atatürk tarafından 17 Aralık 1927’de yapıldığı belirtilmektedir. Buradaki 17 Aralık ipucu bile uyanmaya yol açmamıştır. Türkiye’nin önde gelen isimleri, aydınlar, sanatçılar, politikacılar bu metni paylaşmıştı. Hatta 17 Aralık 2017 tarihinde bir CHP milletvekili bu metni TBMM kürsüsünden okuyarak, Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün delili olarak göstermişti.

Sonuç olarak laikliğin işlemediği toplumlarda kadınlar başta olmak üzere tüm insanların gittiği yer Ortaçağ karanlığıdır, insan yerine konulmamaktır. Cumhuriyetin aydınlanmacı politikalarının hedefi ortak laik bir milli kimlik, yurttaş ve birey temelli toplumdur. Bugün de halen bu hedef ulaşılmayı beklemektedir. Bardağın önemli bir bölümü şüphesiz doludur. Ancak bir kısmı da boştur. Mesele dolu olan kısmı boşaltmak değil, boş olan kısmı doldurmaktır.