Yer Sofrasından Tek Kişilik Paketlere
Yer Sofrasından Tek Kişilik Paketlere
İçeriği Görüntüle

Atatürk’ün liderliğinde gerçekleştirilen Türk Devrimi, bağımsızlığın elde edildiği Kurtuluş Savaşı’nın ardından, çağdaşlığı hedefleyerek kurtuluşu kalıcı hale getirdi. Bu noktada hedef ortaçağ toplumunu modern bir toplum haline getirmeye, ümmeti millete, köhne devlet mekanizmasını çağdaş bir ulus devlete, kul’u bireye, tebaayı yurttaşa dönüştürmekti. Türk Devrimi ya da diğer bir ifadeyle Cumhuriyet Devrimi, laiklik ve ulus-devlet/milliyetçilik üzerine oturmaktadır. İki kavramı birlikte ele almak gerekir sadece laikliğe vurgu yapmak da eksiktir, sadece ulus devlete vurgu yapmak da eksiktir. Biri olmadan diğeri eksiktir. İki kavram da birbirini tamamlamaktadır.
10 Nisan 1928 tarihi, Türkiye Cumhuriyeti’nin laikleşme sürecinde en önemli kilometre taşlarından biridir. Bu tarihte artık TC, teokratik yapıdan tamamen sıyrıldı ve tam anlamıyla laik bir nitelik kazandı.
Bu sürecin tarihsel arka planına bakalım:
Saltanatın kaldırılmasının ardından 3 Mart 1924 tarihinde, Halifeliğin kaldırılmasından, Diyanet İşleri Başkanlığının kurulmasına ve öğretim birliğinin sağlanmasına kadar önemli adımlar atıldı. Bununla birlikte 1924 Anayasası’nın 2. maddesinde halen "Türkiye Devleti'nin dini, Din-i İslam'dır" ifadesi yer almaktaydı. Bu madde 10 Nisan 1928 tarihinde Anayasa’dan çıkarıldı. Böylece devlet, dini inançlar karşısında eşit bir mesafede duran bir kimliğe büründü. Aslında bu noktada Medeni Kanun da önemli bir adımdı. Tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, hukuken eşitlenmiş, tek hukuk sistemine dahil olmuşlardı. Osmanlı’dan beri süre gelen, yüzyıllardır devam eden millet sistemi anlayışı, çok hukukluluk sona ermişti. 1928 düzenlemesiyle egemenlik anlayışının yanı sıra yasama ve yürütme sistemi/devlet mekanizması dini referansların yerine aklı ve bilime dayanan bir anlayışın önü açıldı.
Din temelli devlet anlayışının sona erdirilmesi noktasında TBMM’deki yemin metinleri de güncellendi. Daha önceki yeminlerde yer alan ve dini nitelik taşıyan “Vallahi” şeklindeki yemin kaldırıldı. Bunun yerine milletvekili ve cumhurbaşkanının yemini “Namusum üzerine söz veririm” şeklinde değiştirildi. Yapılan bu değişikliklerle uhrevi bir toplum anlayışından kademeli olarak dünyevi bir toplum anlayışına geçilme noktasında önemli bir kazanım daha elde edilmiş oldu.
1924 Anayasası’nın 26. maddesinde yer alan ve TBMM’ye şer’i hükümlerin yürütülmesi görevini veren madde de aynı gün kaldırıldı (10 Nisan 1928). Böylece meclis üstünlüğü sistemi bağlamında TBMM’yi din temelinde kısıtlayan madde de ortadan kaldırılmış oldu.
10 Nisan 1928’de devletin dininin İslam olduğu maddesinin kaldırılması, 5 Şubat 1937 tarihinde laikliğin diğer ilkelerle birlikte Anayasa’ya girmesi noktasında en önemli eşik aşılmış oldu. Böylece artık egemenliği kaynağı ilahi değil, bizzat milletin kendisine ait hale geldi. Uhrevi bir egemenlik anlayışının yerini dünyevi egemenlik anlayışı aldı. Egemenlik gökten yere indi. Türk hukuk sistemi de, geleneksel hukuk sisteminden koparak modern hukuk sistemine eklemlendi. Din, devletin bir kurumu olmaktan çıktı ve bireyin vicdanına bırakıldı. Gerçekten de Cumhuriyetin kurucu kadroları dinsel anlamda dindar kimselerdi (İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Abdülhalik Renda…). Ancak din bireysel alanda idi. Onların tarihten çıkardıkları en büyük ders buydu. O nedenle onları camiden çıkarken, namaz kılarken görmedik. O şekilde fotoğrafları yoktu. Bir tarikata da mensup değillerdi. Dinin ruhban sınıfını reddettiğinin bilincindeydiler. Bu noktada Kur’an meal ve tefsiri yaptırmalarının nedeni de buydu. Burada amaç, özünde var olmayan ama yüzyıllar içerisinde oluşan ruhban sınıflığına soyunan kesimlerden halkı kurtarmaktı.
Nitekim 1938’de, Atatürk’ün vefatından kısa süre önce yayınlanan On Beşinci Yıl Kitabı’nda laiklik hakkında şu ifadeler dile getirilmektedir:
“Türkiye Cumhuriyeti, dinlerden ve dinlerin koyduğu kurallardan değil hayatın kendinden ve onun gereksinimlerinden ilham alarak işleyen bir devlet mekanizmasıdır. Devlet ve dünya işlerinde dinin hiçbir etkisi yoktur. İşte bu prensibe Laiklik derler. (…)
… Cumhuriyetin dini mahkemeleri kaldırarak ve Medeni Kanunu koyarak adli birliği, medreseleri kaldırarak öğretim birliğini yapması; cemiyetin yetiştirici ve yaşatıcı şartları arasında dininin etkisini kaldırması demektir. Böylece kamu haklarının en önemlilerinden biri olan vicdan hürriyeti, Laiklik sayesinde en geniş ve ideal bir şekilde temin edilmiştir. Bir cemiyetin üstünlüğü ve medeniliği için birinci şart olan vicdan hürriyeti, her bireyi manevi konularda kendi anlayış ve imanına bırakarak ferdi inanışla devletin ve cemiyetin umumi yürüyüşünü köstekleyici bütün bağları koparıp atmıştır.
Milli ve toplumsal hayatta bireyin, dinsiz, şu veya bu inanç sistemine mensup oluşu; milli ve toplumsal vazifesi bakımından ne bir kusur, ne de bir fazilet sayılamaz. Türkiye’de dinin dünya işlerinden ayrı tutulduğu, Laikliğin ilan olunduğu andan itibaren hiç kimse, hiçbir ibadete zorlanamaz ve hiç kimse, vicdanının ilhamı ile kabul ettiği ibadetten men olunamaz.
Bu geniş ve yüksek anlayışın hududu içinde köhne, yıpratıcı ve en yüksek toplumları bile çökerten tekke, tarikat gibi irticai zihniyet temsilcilerinin girmesine tabiatıyla imkan yoktur. Nitekim Anayasamızda bu esas kesin bir ifade ve hüküm ile tespit edilmiştir”.
Sonuç olarak 3 Mart 1924 ile 5 Şubat 1937 tarihleri arasındaki en önemli kilometre taşı olan, dinin Anayasa’dan çıkarıldığı tarih olan 10 Nisan 1928 tarihi, hem laiklik hem de ulus-devlet açısından en önemli tarihlerden biridir. Laiklik ve ulus-devlet, demokrasinin ve çağdaşlığın da ölçüsüdür. Bu noktadan geriye düşmemek milli bir görevdir.