1953 darbesinden Şah yönetiminin modernleşme politikalarına, toplumsal muhalefetin yükselişinden Humeyni liderliğinde gerçekleşen devrime kadar uzanan süreç, İran İslam Devrimi’nin uzun yıllar boyunca biriken siyasal ve toplumsal gerilimlerin sonucu olduğunu göstermektedir.

Neden Sürekli Şikayet Ederiz?
Neden Sürekli Şikayet Ederiz?
İçeriği Görüntüle

1979 yılında İran’da gerçekleşen devrim yalnızca bir rejim değişikliği değildi. Modern Ortadoğu tarihinin en sarsıcı siyasal dönüşümlerinden biri olarak görülen İran İslam Devrimi, aynı zamanda Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu dünya düzenini de şaşırtan bir gelişmeydi. O güne kadar İran, Batı bloğunun en önemli bölgesel müttefiklerinden biri olarak görülüyordu. Ancak birkaç yıl içinde gelişen toplumsal hareketler ve siyasal krizler monarşik düzeni sona erdirerek ülkeyi bambaşka bir siyasal sisteme taşıdı.

1953 Darbesi ve Şah Rejiminin Güçlenmesi

Kaynak: Vikipedia

İran’ın yakın tarihindeki önemli dönüm noktalarından biri 1953 yılında gerçekleşen darbedir. Başbakan Muhammed Musaddık’ın petrolü millileştirme kararı Batılı petrol şirketlerinin çıkarlarını doğrudan etkiledi. Bu süreçte Musaddık yönetimi devrildi ve Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin siyasi otoritesi yeniden güç kazandı. Uluslararası literatürde bu darbenin ABD ve İngiltere tarafından desteklendiği yönünde yaygın bir görüş bulunmaktadır.

1953 sonrasında İran’da monarşik yönetim giderek daha merkezi bir karakter kazandı. Şah yönetimi Batı ile yakın ilişkiler kuran ve hızlı modernleşmeyi hedefleyen bir politika izledi. Özellikle 1960’lı yıllarda başlatılan “Beyaz Devrim” reformlarıyla toprak reformu yapılmış, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiş ve eğitim alanında önemli yatırımlar gerçekleştirilmiştir.

Ancak bu reformlar İran toplumunda beklenen uzlaşmayı yaratmadı. Modernleşme programları büyük ölçüde yukarıdan aşağıya uygulanmış ve toplumun farklı kesimleri bu dönüşümün dışında kalmıştır. Aynı dönemde siyasi muhalefet üzerinde ciddi baskılar kurulmuştur. SAVAK adlı istihbarat teşkilatı muhalif hareketleri sert yöntemlerle bastırmıştır. Bu ortamda İran’da üç farklı muhalif eğilim belirginleşmeye başlamıştır: sol ve Marksist örgütler, milliyetçi-liberal muhalefet ve dini hareketler. Bu grupların ideolojik hedefleri farklıydı; ancak hepsinin ortak noktası Şah yönetimine karşı olmalarıydı.

Humeyni’nin Yükselişi ve Devrime Giden Süreç

Kaynak: BBC

İslamcı muhalefetin en dikkat çekici figürü Ayetullah Ruhullah Humeyni idi. Humeyni 1963 yılında Şah yönetimini eleştirdiği için sürgüne gönderildi. Uzun yıllar Irak’ın Necef kentinde yaşadı ve daha sonra Fransa’ya geçti. Sürgünde bulunduğu yıllarda yalnızca dini bir lider değil, aynı zamanda güçlü bir siyasi figür haline geldi.

Humeyni’nin konuşmaları kasetler ve bildiriler aracılığıyla İran’a ulaşıyor, özellikle dini çevreler ve üniversite gençliği arasında geniş bir etki yaratıyordu. Bu dönemde Humeyni’nin geliştirdiği “Velayet-i Fakih” anlayışı, din âlimlerinin siyasal otoriteyi üstlenebileceği fikrine dayanıyordu. Bu düşünce daha sonra İran İslam Cumhuriyeti’nin anayasal temelini oluşturacaktı.

1970’li yıllara gelindiğinde İran’da toplumsal huzursuzluk hızla artmaya başladı. Petrol gelirleri ülkeye büyük ekonomik kaynak sağlamış olsa da bu zenginlik toplumun tüm kesimlerine eşit şekilde yansımıyordu. Hızlı kentleşme, gelir dağılımındaki eşitsizlikler ve siyasi baskı ortamı toplumsal muhalefeti büyüttü. Bu süreçte ideolojik olarak birbirinden oldukça farklı olan gruplar aynı hedef etrafında birleşmeye başladı. Sol hareketler, İslamcılar ve liberal muhalifler farklı nedenlerle de olsa Şah rejiminin sona ermesini istiyordu. Devrimin ilk günlerinde Şah rejimine karşı mücadele eden farklı muhalif gruplar arasında kısa süreli bir ittifak oluşmuştu. Sol örgütler, öğrenci hareketleri ve İslamcı gruplar aynı siyasal hedef etrafında buluşmuşlardı.

1978 yılında İran genelinde protestolar kitlesel bir harekete dönüştü. Grevler, gösteriler ve sokak çatışmaları ülkenin birçok şehrine yayıldı. Rejim giderek kontrolünü kaybetti ve 1979 başında Şah ülkeyi terk etti. Humeyni Şubat 1979’da İran’a döndü ve kısa süre içinde monarşi sona erdi. İran yeni bir siyasal sisteme geçerek İslam Cumhuriyeti ilan edildi. Başlangıçta ortaya çıkan ittifaka dayalı yeni güç dengesinin kısa sürede kalıcı olmadığı anlaşıldı. İslamcı hareket kısa sürede devlet kurumları üzerinde hakimiyet kurarken sol ve seküler muhalefetin sistemin dışına çıkarıldığı görüldü. Bu süreçte bir çok sol örgüt kapatıldı ve liderleri cezalandırıldı. Devrim tarihine ilişkin araştırmalarda sıkça vurgulanan “devrimlerin kendi evlatlarını yemesi” ifadesi, İran İslam Devrimi sonrasında yaşanan tasfiye sürecini açıklamak için de kullanılmaktadır.

Bugün İran üzerine yapılan tartışmalar çoğu zaman yalnızca güncel siyasal gelişmelere odaklanmaktadır. Oysa İran’ın bugünkü siyasal yapısını ve ekonomik sorunlarını anlamak için bu ülkenin yakın tarihine bakmak gerekir. 1953 darbesinden 1979 devrimine uzanan süreç, İran toplumunda biriken siyasal gerilimlerin, toplumsal eşitsizliklerin ve ideolojik çatışmaların nasıl büyük bir dönüşüme yol açtığını göstermektedir. Özellikle Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu dünya düzeni çerçevesinde uluslararası siyaset çoğunlukla ABD liderliğindeki Batı bloğu ve Sovyetler Birliği’nin temsil ettiği Doğu bloğu arasındaki rekabet üzerinden okunuyordu. İran’daki devrim bu iki güç merkezinin doğrudan kontrolü dışında gelişen toplumsal bir hareket olarak ortaya çıktı. Devrim sonrası Humeyni’nin dile getirdiği “Ne Doğu ne Batı” söylemi İran’ın hem Amerikan hem de Sovyet etkisine mesafeli bir siyasal yönelim benimsediğini gösteriyordu. Bu yönüyle İran İslam Devrimi büyük güçlerin her zaman bölgesel siyaseti belirleyemeyeceğini ve yerel toplumsal dinamiklerin zaman zaman uluslararası dengeleri beklenmedik bir biçimde değiştirebileceğini gösteren önemli ve nadir tarihsel bir örnek olarak değerlendirilmektedir.

Bugün İran üzerinde yürütülen “rejim değişikliği ihtimaline” yönelik yürütülen tartışmaları yalnızca bugünün koşullarına değil ülkenin yakın tarihinde biriken siyasal deneyimlere ve toplumsal dinamiklerine bakmak gerekmektedir. Nitekim İran’ın modern tarihi, büyük güçlerin bölgeye ilişkin hesaplarını zaman zaman boşa çıkaran siyasal dönüşümlerle sahne olmuştur.

**Doç. Dr. Işıl Tuna Pınar, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, [email protected] Cumhuriyet Tarihi ve siyasi tarih alanında çalışmalar yürütmektedir.