Eskiden bir evin kalbi mutfakta değil, kurulan o geniş sofrada atardı. Sofra, sadece karın doyurulan bir ahşap düzeneği değil; bir toplumun ahlakının, sabrının ve birbirine duyduğu hürmetin tartıldığı bir teraziydi. Bugün o terazinin kefeleri boşaldı; yerini "hızlı", "pratik" ve "yalnız" bir tüketim kültürüne bıraktı.

İstiklal Savaşı döneminde Mehmet Akif
İstiklal Savaşı döneminde Mehmet Akif
İçeriği Görüntüle

BEREKETİN SIRRI: BÜYÜK GELMEDEN KAŞIK OYNAMAZDI!
Sofra kültürümüzün temelinde derin bir hiyerarşi ve saygı yatardı. Evin büyüğü sofraya oturmadan kimse yerini almaz, o ilk kaşığı daldırmadan kimse yemeğe başlamazdı. Bu, sadece bir görgü kuralı değil; sabrın ve büyüklere duyulan vefanın ilk dersiydi. Çocuklar; sırasını beklemeyi, elindekiyle yetinmeyi ve payına düşene razı olmayı o sofralarda öğrenirdi.

Şimdi ise evlerimizde "herkesin saati kendine" dönemi başladı. Biri mutfak tezgahında ayakta atıştırıyor, diğeri odasında bilgisayar başında "siparişini" tüketiyor. Yemek masasında toplu yapılan sohbetler artık lüks haline geldi.

KAYBOLAN KELİMELER: NASİP VE BEREKET!
Bugün kalorileri hesaplıyoruz ama yemeğin "bereketini" unuttuk. Eskiden sofraya habersiz gelen misafir, "yük" değil "nasip" olarak görülürdü. "Tuz ekmek hakkı" diye bir kavram vardı; aynı sofrada ekmek bölüşenler arasında sarsılmaz bir sadakat köprüsü kurulurdu. Şimdilerde ise misafir ağırlamak bir "organizasyon" meselesine dönüştü. Samimi yer sofralarının yerini alan o ihtişamlı, soğuk yemek masaları; üzerindeki porselenler kadar kırılgan ilişkileri temsil ediyor. Birbirimizin gözüne bakmak yerine, önümüzdeki tabağın fotoğrafını çekip "beğeni" toplamanın derdine düştük. Karınlar doyuyor ama ruhlar aç kalıyor.

DİZ DİZE OTURMAKTAN EKRAN BAŞINA!
Sokağın başındaki evden sonundaki eve kadar herkesin birbirini tanıdığı o dönemde, sofra sokağa taşardı. Bir koku yayıldığında komşuya pay ayrılması bir mecburiyetti. Şimdi yüksek güvenlikli sitelerimizde; kuryelerin getirdiği plastik kaplardaki yemekleri, televizyonun veya telefonun mavi ışığı altında, kimseyle konuşmadan tüketiyoruz.

Diz dize, omuz omuza oturulan o geniş sofralardan, herkesin kendi ekranına hapsolduğu "tek kişilik paket" dünyasına geçişin maliyeti, toplumsal yalnızlaşmadır.

EKMEK BÖLÜŞMEKTEN YALNIZLIK BİRİKTİRMEYE!
Biz ekmeği bölüşmeyi unuttuğumuz gün, aslında kader birliği yapmayı da unuttuk. Oysa ihtiyacımız olan şey daha lüks mutfaklar veya daha zengin menüler değil; o eski sofraların samimiyeti, "tuz ekmek hakkı"na olan inancımız ve bir büyüğün sofraya gelmesini bekleyen zarif sabrımızdır.

Belki de iyileşmeye; bu akşam televizyonu kapatıp tüm aileyi aynı sofrada, sadece ekmeği değil günü de bölüşmeye davet ederek başlamalıyız. Çünkü bereket, tabaktaki yemekte değil, o tabağın etrafındaki "biz"dedir.

Son cümle: "Bir toplumun çözülüp kötüye gitmesi, mutfak masasındaki sandalyelerin birbirinden uzaklaşmasıyla başlar."