Mehmet Akif, Milli Mücadele’yi yürüten kadro içerisinde yer almaktaydı. İttihat ve Terakki’nin İslamcı kanadındandı. Vatana olan bağı padişah-halifeye bağlığının üstündeydi. Akif’in dindarlığı, Padişah-Halife Vahdettin’e meydan okuyup Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele saflarında yer almasına engel olmadı… Tıpkı dönemin din adamları Ankara müftüsü Rıfat Börekçi, Denizli müftüsü Ahmet Hulusi Efendi gibi… O dönemde Said-i Nursi, İskilipli Atıf ve Mustafa Sabri Efendi gibiler Milli Mücadele’ye karşı çıkarken Akif Ankara’da, Milli Mücadele saflarında idi. Üstelik canla başla çalışıp halkı Milli Mücadele’ye destek olmaya çağıran konuşmalar yaptı.

Birinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde Akif karamsardı. Şiirlerine de yansır bu (Bkz. Safahat). Ancak şiirlerindeki karamsar tablo daha çok içe dönüktür. İslam dünyasının eleştirisi niteliğindedir. Bugünkü moda deyimle yaşanan sorunları “dış güçler”e bağlamaz. Akif, 1918 sonbaharında Mondros’un imzalanacağı günlerde, İslam coğrafyasında yaşanan sorunları Şark adlı şiirinde, “emek mahrumu günler”, “tersiz alınlar” ve “Gaza namıyla dindaş öldüren biçare dindaşlar” ifadelerine yer verirken, Alınlar Terlemeli adlı şiirinde ise “aheng-i sa’y” (uyum içinde çalışma) çağrısı yapmakta ve “Bir yurdun alnından boşansın ter” demekteydi. Netice olarak Akif’e göre kurtuluş çaresi asırlar boyu süren tembellikten, miskinlikten kurtulup çalışmak, üretmek ve vatan için terlemekti. Uzak geçmişte, şanlı bir tarihe ve büyük bir uygarlığa doğu dünyasının kaynaklık edişini –İslamiyet öncesi ve sonrası ayırmadan- anlatan Akif, Şark şiirinin sonunda çizdiği karamsar tabloya rağmen yine de umutludur: “ ‘Hayat elbette hakkımdır’ desin, dünya “değil!” derken” demektedir. Şiirin tarihi 19 Eylül 1918. Bir ay kadar sonra Mondros imzalanacaktır, yenilgi kapıdadır. İşte bu inanç ve azim, savaşçı karakter Akif’e İstiklal Marşı’nı yazdıracaktır.

Halkı Kurtuluş Savaşı’na ikna etmek için Anadolu’nun dört bir yanında konuşmalar yapan Akif, bu konuşmalarından birinde bakın Sevr için şunları söylüyor:

“Ey cemaat, gözünüzü açınız. İbret alınız. Artık kime hizmet ettiğimizi, kimin hesabına birbirimizin boğazına sarıldığımızı anlamak zamanı sanıyorum ki gelmiştir. Allah rızası için olsun aklımızı başımıza toplayalım. Çünkü böyle düşman hesabına çalışarak elimizde kalan şu bir avuç toprağı da verecek olursak çekilip gitmek için arka tarafta bir karış yerimiz yoktur. Şimdiye kadar düşmana kaptırdığımız koca koca memleketlerin halkı hicret (göç) edecek yer bulabilmişlerdi. Biz öyle bir akıbete mahkum olursak başımızı sokacak delik bulamayız. Sevr, bizim için Avrupa’nın hazırladığı ölüm fermanıdır”…

1920 yılı sonunda Batı Cephesi komutanı İsmet Bey (İnönü), milli bir marş yazılması isteğinde bulundu. Orduya moral olsun, orduyu motive etsin diye… Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin ardından Mondros’la birlikte ordu dağıtılmıştı. Padişah-Halifeye rağmen yeni bir ordu kurulmaya çalışıyordu. Moraller bozuktu… Ülke her bir taraftan düşman işgaline uğramıştı. O nedenle milli bir motivasyona, morale ihtiyaç vardı.

Düzenlenen yarışmayı 724 şiir arasından Akif’in şiiri kazandı. Fakir bir adamdı Akif… Ankara soğuğunda paltosuz dolaştı ama yarışmadan gelecek para ödülünü almayı kabul etmedi Akif.

Fransız milli marşı nasıl Fransız devrimi sırasında ve işgalci güçlerle yürütülen savaş dolayısıyla Fransız ordusuna atfen yazılmışsa, Türk milli marşı da Kurtuluş Savaşı sırasında Türk ordusuna ithaf edilerek yazılmıştı.

Atatürk, İstiklal Marşı için diyor ki:

“Bu marş bizim inkılabımızın ruhunu anlatır. Bunu ne unutmak ne de unutturmak lazımdır. İstiklal marşımızda istiklal davamızı anlatması bakımından büyük manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim yeri de burasıdır:

Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet

Hakkıdır, hakk’a tapan milletimin istiklal

Benim bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır. Hürriyet ve istiklal aşkı bu milletin ruhudur”.

Türk Devrimi, kadın hakları devrimidir Türk Devrimi, kadın hakları devrimidir

Mithat Cemal Kuntay, Akif’e şu dizeleri okuyarak;

Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

“Bu sefer nasıl inandın?” der.

“Başımızdaki adamı kim görse inanırdı” yanıtını alır.

Bilindiği üzere İstiklal Marşı, “Korkma”, diye başlıyor. Hatta marşı iki yerinde “korkma” ifadesi geçiyor. Peki korkacak bir şey var mı? Ya da neden korkuyoruz? Çünkü 1683’ten beri yenilip, geri çekilmişiz. Viyana önlerinden Sakarya nehrine kadar…. Orta Avrupa’dan Anadolu’nun ortasına kadar… Mondros ve Sevr’in ardından Anadolu da işgal edilmiş, gidecek ve geriye çekilecek yer kalmamış… Elde kalan son toprak parçasını da kaybetmek üzereyiz. Dolayısıyla korkulacak bir durum var ve moral vermek için de “korkma” diyor Akif… Aslında yok olma, vatanı kaybetme korkusu haklı olarak iliklerimize işlemiş…

Akif, “Korkma” diyor ama marşın genel havasına bakarsak, emperyalist Batı’nın yenilmez olmadığına da vurgu yapıyor:

“Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar…

Malum marşın içerisinde “ırk” kelimesi de geçiyor. Ancak Akif, ırk kelimesini bugün kullandığımız anlamda kullanmamaktadır. Akif ırk’ı, “millet/ümmet” anlamında kullanmaktadır. Akif, bugün kullandığımız ırk kelimesinin karşılığı olarak o dönemde kavmiyet kelimesini kullanıyordu:

Hani milliyetin İslâm idi? Kavmiyyet ne?

Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine!

İstiklal Marşı, Batı’ya karşı yüzyıllar boyunca üstünlük sağlamış ama sonrasında dağılma/yok olma noktasına gelmiş Türk milletinin, Atatürk’ün önderliğinde yürüttüğü bağımsızlık savaşının sembolüdür. Emperyalizme karşı yürütülen bu savaşın sembolü olan bu marşta ve yazarında ırkçılık bulmak mümkün değildir. Dönemin aydınları kurtuluşu ve geleceği gençlerde görmekteydi. Bu nesil Akif’te Asım’dır, Tevfik Fikret’te Haluk’tur… Akif’in hayali dinsel hurafelerden kurtulan, Batı’da fen eğitimi alan bir nesildi… Bu dönemin sağcısı da, solcusu da gerçekçiydi. Dış güçlere, komplolara itibar etmez; her şeyin sorumlusu olarak kendini görürdü. Çözümü de kendinde bulurdu. Onlar çözümü modernleşmekte, hatayı da kendilerinde buldular.

Akif, 1924-1925 sonrasında Mısır’a gitti. Nedeni Milli Mücadele sonrasında yeni rejimin Akif’in istediği tarzda bir rejim olmamasıydı. Laikleşme-Sekülerleşme çabaları başlamış ve Akif ile Eşref Edip’in çıkardığı Sebilürreşad dergisi Takrir-i Sükun yasasıyla kapatılmıştı. Akif, Mısır’a Abbas Halim Paşa tarafından davet edilmişti. 1923-25 yılları arasında gidip gelmiş, ardından 1936 yılına kadar Mısır’da kalmıştı. Akif, 1936’da ölümünden önce ülkeye döndü. Şunları söylediği dile getirilir:

“Mısır’da 11 yıl kaldım. Fakat 11 saat daha kalsaydım artık çıldırırdım. Sana içtenlikle fikrimi söyleyeyim mi? İnsanlık da, milliyetçilik de, Müslümanlık da, hürriyetçilik de Türkiye’de ve Atatürk’tedir. Eğer varsa Allah benim ömrümden alıp Mustafa Kemal’in ömrüne katsın”.

İstiklal Harbi’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin milli marşının kabul edilişinin 103. Yılı kutlu olsun. Mehmet Akif’e, Atatürk’e ve tüm kurucu babalarımıza sevgi ve saygıyla…