Atatürk-Karabekir anlaşmazlığı
Milli Mücadele’yi yürüten üst lider kadroyu A Takımı olarak tanımlamak mümkündür. Bunlar; Atatürk, İnönü, Çakmak, Karabekir, Cebesoy, Orbay ve Bele’dir. 7 kişilik bu kadro aşağı yukarı 1880’lerde doğdu; genç kurmay kadro olarak Milli Mücadele’yi yöneterek vatanı kurtardılar.
Atatürk ve Karabekir arasındaki anlaşmazlık, kökleri Milli Mücadele yıllarına dayanan ancak asıl keskinliğini Cumhuriyet’in ilanı öncesinde ve ilanı sürecinde, sonra da devrimler sürecinde belirginleşen yöntem, rejim ve iktidar paylaşımı temelli bir uyuşmazlıktır.
Atatürk ve Karabekir arasındaki görüş ayrılıkları şöyle özetlenebilir:
Atatürk, köklü değişikliklerin hızlı ve radikal bir şekilde yapılmasını savunan bir "devrimci" bir kimliğe sahip iken; Karabekir, yeniliklerin zamana yayılarak ve toplumsal değerler gözetilerek yapılmasını isteyen "ıslahatçı" bir kimliğe sahipti.
Atatürk’ün devrimci, Karabekir’in ıslahatçı çizgisini şurada da görmek mümkündür: 1920'de Ankara'da toplanacak Meclis için Atatürk "Müessisan" (Kurucu) tabirini kullanmak istedi ve komutanlar nezdinde nabız yokladı. Ancak Karabekir bu ifadenin rejim değişikliğini çağrıştıracağı endişesiyle karşı çıkarak "olağanüstü yetkilere sahip meclis" (salahiyet-i fevkaladeye malik) tanımını savundu. Atatürk, burada pragmatik davranarak Karabekir’in itirazını kabullendi, bir çatışmaya mahal vermedi. Bununla TBMM, fiilen bir kurucu meclis gibi çalıştı,
Karabekir, Milli Mücadele'nin bir kadro hareketi olarak kalmasını ve kararların -"İlk Beşler" olarak tanımlanan yapı ile (Atatürk, Karabekir, Cebesoy, Orbay ve Bele)- istişare edilerek alınmasını ve Milli Mücadele döneminde olduğu gibi aynen bu yapının devam etmesini istiyordu. Ona göre Atatürk sadece bir pirumus inter pares’ti yani eşitler arasında birinci. Oysa Atatürk, F. Frey’in9 bağımsızlık sonrası muhafazakarları olarak tanımladığı yapıyla devrimleri gerçekleştiremezdi; Cumhuriyeti kuramazdı, laikleşme ve ulus devlet inşa sürecini gerçekleştiremezdi, halifeliği kaldıramazdı. Bu nedenle de devrimleri gerçekleştirmek için daha merkeziyetçi ve otoriter yapıya ihtiyaç vardı. Kemalist önderlik bunları yönetime dahil ederek iktidarını pekiştiremez, devrimleri de yapamazdı.
Karabekir, geleneksel Osmanlı düzenine ve Halifelik makamına duygu ve inanç bakımından daha bağlıydı; bu makamın sembolik de olsa muhafaza edilmesini, ani bir rejim değişikliğinin yıkıma yol açacağını düşünüyordu. Osmanlı monarşisine Karabekir, Orbay ve Cebesoy’un görece bağlı olmalarının nedenleri arasında bu isimlerin “paşa çocuğu” olmaları sayılabilir. Ancak diğer taraftan Erzurum Kongresi öncesinde Karabekir’in Atatürk’e gelerek “Paşam, emrinizdeyim” demesi, Vahdettin’e şüphesiz bir meydan okumaydı. Ancak bu Vahdettin’in şahsına yönelik olarak görülmelidir, bütün saltanat-hilafet makamına yönelik olarak görülmemelidir.
Karabekir ve arkadaşları (TpCF’yi kuracak olan ve Birinci Grup’un muhalif kanadı), Cumhuriyet'in bir "oldubitti" ile ilan edildiği fikrindeydi. Ayrıca Atatürk’ün partili bir cumhurbaşkanı olarak geniş yetkiler kullanmasına karşı çıktılar. Oysa Atatürk’ün partili cumhurbaşkanlığı gücünü kullanarak devrimleri yapabildi. Tarafsız bir cumhurbaşkanı olması ve partinin başında İnönü’nün olması, onların hayal ettiği şeydi. Çünkü İnönü’yü yenmek kolaydı. Dolayısıyla böylece hem devrimler olmayacak hem de iktidar onlara geçecekti.
Cumhuriyetin ilanı sürecinde siyasetten umduğunu bulamayan muhalif paşalar, ordu müfettişliği görevine gittiler. Ancak bir yıl sonra siyasete, Meclise geri dönmek istediler. Birinci Meclis’ten beri ordu ve kolordu komutanlığını aynı anda yapabiliyordu. Savaş ortamının gerektirdiği bir durumdu bu. 1924 sonbaharında Atatürk, komutanların aynı zamanda milletvekili olmalarına son vermek için paşaların ordudan ayrılmasını istedi. Karabekir ve diğer muhalif paşaların aynı anda ordudan istifa ederek Meclis'e dönmelerini Atatürk, Nutuk'ta bir "Paşalar Komplosu" olarak tanımlamıştır.
Karabekir liderliğinde Kasım 1924'te kurulan TpCF, dinsel inançlara saygılı ve liberal bir program benimseyerek Cumhuriyetin ilk muhalefet partisi oldu. Ancak bu parti, Şeyh Sait İsyanı ile ilişkilendirilerek Haziran 1925'te kapatıldı.
1926'daki İzmir Suikastı girişimi sonrası Karabekir ve diğer muhalif paşalar tutuklandı ve İstiklal Mahkemesi'nde yargılandılar. Beraat etmesine rağmen uzun yıllar sürecek olan bir "menkubiyet" (gözden düşme) dönemine girdi, evi gözetim altında tutuldu ve 1933'te anılarını bastırma girişimi engellenerek kitapları toplatıldı.
Atatürk, eski arkadaşlarıyla barışma politikası çerçevesinde 1936 yılında Dil Kurultayı vesilesiyle Karabekir ile de barışmak istedi ama bu girişim tamamlanamadı. Burada Karabekir’in toplantıdan erken ayrılması etkili oldu. Atatürk ise akşam kendisiyle görüşerek barışma sürecini –Cebesoy ve Bele’de olduğu üzere- tamamlamak istiyordu. Kesin barışma ve Karabekir'in siyaset sahnesine dönüşü, Atatürk'ün vefatından sonra İsmet İnönü döneminde gerçekleşti; Karabekir CHP'ye katılarak TBMM Başkanı (1946-1948) oldu. İnönü’nün kendisinden istediği eski defterleri açmamaktı. Sonuçta Karabekir, vefat ettiğinde CHP üyesiydi. Hatta tarihin garip bir cilvesi İnönü vefat ettiğinde CHP’den istifa etmişti.
Karabekir’in anıları
A Takımının muhalif kanadı içerisinde en çok öne çıkan isim şüphesiz Karabekir’dir. Karabekir, toplatılan anılarından sonra, aynı anıları CHP iktidarının bitmesinin ardından yeniden yayınladı. Sonraki yıllarda ilk olarak İstiklal Harbimiz kitabı 1960’da yayınlandı. Karabekir, bu anılarında Milli Mücadele’deki kendi katkılarının görmezden gelindiğini, değerinin bilinmediği, kendi katkısının diğerlerinden daha fazla olduğunu, kişisel bir mağduriyet hikayesi üzerinden anlatmaktadır. Dolayısıyla Karabekir’in Atatürk’le kişisel rekabette olduğu, kaybeden tarafta olduğu için de küskün-kırgın-öfkeli olduğu açıktır. Bu nedenle yazdığı metinler duygusaldır. Aslında Yapı Kredi Yayınlarından çıkan iki ciltlik günlüklerinde somut, net ve kısa bilgiler vermekle beraber bunu hissedersiniz. Örneğin Karabekir, Atatürk’ün vefat haberini aldığı gün günlüğüne sadece “Atatürk bu sabah 9.05’te öldü” şeklinde, oldukça kuru ve tek satırlık bir not düşmüştü. Rauf Orbay, İstanbul’daki cenaze törenine birlikte katılmayı teklif ettiğinde Karabekir bu teklifi reddetti. 14 Kasım 1938 tarihli günlüğünde bu kararını, “Çağrılmadıkça gitmeyi mahzurlu buluyorum dedim ve gitmedim. Programda mütekaitlere (emeklilere) bile yer bırakılmamış!” diyerek gerekçelendirmişti. Karabekir’in özel bir davet beklemesini, uzun süren “menkubiyet” (gözden düşme) yıllarında içinde biriken öfke ve hakkının yenmiş olduğu hissini aşamaması olarak yorumlamak gerekir. Atatürk’ün vefat ettiği günlerdeki tutumu kişisel kırgınlıkların ve dışlanmışlık hissinin etkisiyle oldukça soğuk olsa da, Karabekir sonraki süreçte Atatürk’ün kurtarıcı ve önder rolünü her zaman takdirle anmıştır. Tüm bunlardan yola çıkarak Karabekir ile Atatürk arasındaki mesafenin varlığı açıktır. Hakkının yendiği düşüncesi ve kıymetinin bilinmediği hissi muhtemelen kendisini yıpratmış olsa gerektir. Bu nedenle günlüklerinde ve anılarında buram buram bunları okumak mümkündür.
Ancak anılarında ve günlüklerinde Karabekir’in gerçek fikirlerini anlamak çok da mümkün olmamaktadır. Çünkü 1990’larda önce Emre yayınları sonra da Truva yayınları Karabekir’e atfedilen anılar yayınladılar. Emre yayınlarından çıkan kitapların hazırlayanı olarak Prof. Dr. Faruk Özerengin görünmektedir. Özerengin, Karabekir’in damadıdır ve 1919 doğumlu olup İTÜ mezunudur. 1990’larda 70 yaşını aşkındı. Bu yaşta bir makine mühendisi olarak anıları yayına hazırlama noktasında kendisini neylin motive ettiğini bilmiyorum. Gerçekten anıları kendisi mi yayına hazırladı, yoksa Emre yayınları mı? Her ne olursa olsun anılarda editöryal katkının ötesinde yeni metin yazımı, ilaveler söz konusudur. Özerengin, 2001’de vefat etti. Emre yayınları da Truva yayınlarına dönüştü. 1948’de vefat eden Karabekir, Truva yayınlarında halen yazmaya devam ediyor. Örneğin 2025’te Nasıl Hıristiyan Olacaktık? adıyla bir kitap yayınlandı Karabekir adına. Diğer taraftan benzer şekilde Karabekir’in Paşaların Kavgası ya da Paşaların Hesaplaşması adıyla yayınlanan kitapları var ama gerçekte Karabekir’in böyle anıları yok. Benzer bir bilgi kirliliği de Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor (Tekin Yay., 1993) adlı kitabında da var. Karabekir’in günlüklerinde olmayan veya eklemeler yapılan iki örnek olay aktaracağım:
Örnek 1: 14 Ağustos 1923’te Türk Ocağında verilen çay ziyafetinde Atatürk, Karabekir’e demiş ki: “Evet, Karabekir, Araboğlunun yâvelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim! Ve böylece de okutacağım! Tâ ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler” (https://www.derintarih.com/tarih-skandallari/mustafa-kemal-kuran-i-kerime-nazire-yazdirmisti/)
Karabekir, Günlükler, c. II, ss. 870-871’de bu bilgiyi kontrol edelim: 13 Ağustos’ta İsmet Paşa’nın Lozan’dan geldiği, parlak bir şekilde karşılandığı anlatılıyor. Meclis’in açıldığı Gazi Paşa’nın başkan seçildiği, Fuat Paşa’nın ikinci başkanlığa seçildiği belirtiliyor. Gazi Paşa katılan 196 milletvekilinin bir noksan reyi ile, Fuat Paşa’nın oybirliği ile seçildiğini anlatıyor. Bunları kuru bilgi olarak anlatırken bile Karabekir’in rahatsızlığını hissediyorsunuz. Devamında “Gazi bir nutuk söyledi. Erzurum Kongresine kıymet vermedi. Sivas Kongresini esas tuttu”. Bunu derken elbette Erzurum’da Karabekir etkisi malum. Yok sayıldığını düşünüyor Karabekir muhtemelen. Hani sosyal medyada kullanılan bir espri var: “İsmet kim ki?”. Ondan mülhem olarak Karabekir demiş olsun ki: “Karabekir kim ki?”.
Yine Karabekir, açık aramaya ve eleştirmeye devam ediyor: Akşam İstanbul izcilerinin müsameresi varmış, Karabekir gitmiş. Ama “Hayret ki Maarif Vekili ve Heyeti ilmiye yok idi”.
Konuşmanın geçtiği iddia edilen 14 Ağustos 1923’e gelelim: İstanbul izcilerini uğurladığını, kendisine büyük saygı gösterdiklerini anlatıyor. Devamında başbakanlığa Fethi Bey’in seçildiğini, 190 milletvekilinin 183’ünün Fethi Bey’e, 3’ünün Karabekir’e … oy verdiğini aktarmış. Genelkurmay Başkanlığına Fevzi Çakmak 188 oyla seçilmiş, Karabekir’e 2 oy çıkmış. Milli Savunma Bakanlığına ise Kazım Özalp’in 189 oyla seçildiğini, Karabekir’e de 1 oy çıktığını anlatıyor. “Akşam Türk Ocağına heyeti ilmiye ile çaya” diye yazmış devamında böyle bir konuşma yok.
15 Ağustos’ta ise Heyeti ilmiyenin son toplantısında bulunduğunu, kendisinin kitap bayramı teklifini kabul ettiklerini söylüyor. Devamında ise akşam Maarif Vekaletinin ziyafetine çağrıldığını, İsmail Hakkı ve Köprülü Fuat Beylerle din, ahlak ve terbiye konusunda görüştüklerini, Karabekir’in görüşlerini kabul ettiklerini anlatıyor: “… mütalaamı kabul ettiler”. Kendini bu kadar kabul ettirme ve ispat etme derdinde olan Karabekir’in günlüklerinde Arapoğlunun yaveleri, Kur’an tercümesine ilişkin en ufak bir şey yok. Gerçekte bu olsa anlattığımız Karabekir bunları yazmaktan kaçınır mı?
Örnek 2: Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, (Türk Edebiyat Vakfı Yayınları, İstanbul, 1989) adlı kitabından şöyle bir aktarımda bulunuyor Karabekir’den. Kabaklı’nın atıf yaptığı yer, 1970 tarihli Yeni İstanbul gazetesinde yayınlanan Karabekir’in hatıraları. Sözü edilen tarih 18 Temmuz 1923. Ankara İstasyonu’ndaki binada Anayasa değişikliği görüşmeleri yapılmaktadır. Komisyon toplantısında Atatürk de vardır, Karabekir’e haber verilmemiştir. Karabekir, tesadüfen oraya gitmiştir. Kabaklı’nın aktarımında yer alan ifadeler:
“Ben geldiğim sırada Tevfik Rüştü bey konuşuyordu:
“- Ben kanaatımı millet kürsüsünden de haykırırım.. Kimseden korkmam.. Teşkilatı Esasiyemizde dinimiz apaçık yazılmalıdır..” diyordu.
Ben söz aldım ve sordum:
“- Teşkilatı Esasiyede dinimizin İslâm olduğu yazılıdır Tevfik Rüştü bey? Hangi kanaati haykıracaksın? Teşkilatı Esas+- ye’ye hangi dini yazdıracaksın?… Hıristiyanlığı mı?
Mahmut Esat Bey söz aldı ve sertçe cevap verdi:
“- Evet Hıristiyanlığı… Çünkü İslâmlık terakkiye manidir.. Bu dinle yürünmez mahvoluruz.. Ve bize kimse de ehemmiyet vermez..” dedi.
Ben söz alarak dedim ki:
“- İslamlığın terakkiye mani olduğu Avrupalıların uydurmasıdır. Bu meseleyi istediğiniz kadar münakaşa edebiliriz. Fakat münakaşaya tahammülü olmayan bir mesele varsa, din değiştirme gayretidir. Netice İslâm kalırsak mahvolmayız, fakat din değiştirme oyunuyla bizi, kolay mahvedebilirler.. Hıristiyan Bizans’ı, İslâm Türk yıkmış ve yerine geçmiştir. Fransızlar, 1855’te İslâm Osmanlı İmparatorluğuyla İttifak yaparak Hıristiyan Rus İmparatorluğuna karşı harb ettiler. İçinden yeni sıyrıldığımız cihan harbinde, Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan devletleri yine İslâm-Türk’le ittifak yaptılar. Ve Hıristiyan İtilaf Devletlerine karşı birlikte harb ettiler. Yüzümüze kimse bakmazmış ne demek?..”
Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor, Emre yayınlarından çıkan Paşaların Kavgası gibi kitaplarda konuyla ilgili farklı anlatılar var. Ancak Karabekir’in Yapı Kredi Yayınlarından çıkan Günlükler’inde baktığımızda (c. II, s. 867) İslamiyetin terakkiye mani olduğuna dair ifade var ama Hıristiyanlıkla ilgili tek bir kelime yok. Bu ifade de diğer kitaplara monte edilmiş.
Sonuç olarak, 14 Eylül 2024 tarihinde görüştüğüm Timsal Karabekir, Karabekir’e dair anılar için tek güvenilir kaynağın Yapı Kredi Yayınlarından çıkanlar olduğunu söyledi. Bu durumda esas alınması gereken Yapı Kredi’den çıkanlar. Ancak ortada bir bilgi kirliliği olduğu açık. Bunun giderilmesinin tek yolu Karabekir’in el yazılarının, günlüklerinin Kazım Karabekir Vakfı tarafından dijital ortamda paylaşılmasıdır (https://www.kazimkarabekirvakfi.org.tr/) . Birkaç gün önce konuştuğum Vakıf genel sekreteri 2026 yılı içerisinde Karabekir’in anılarını/günlüklerini dijital ortamda paylaşacaklarını ve anlattığım bu farklılıklara ilişkin Karabekir’le ilgili hazırladığı, yine 2026 yılı içerisinde yayınlamadığı umduğu kitabında değindiğini belirtti.
Belirttiğim üzere Karabekir ve Atatürk arasındaki fikir ayrılıkları net. Bunları hem Atatürk’ün Nutuk adlı eserinden hem de Karabekir’in tahrif edilmemiş yazdıklarından okumak mümkün. Tahrifin ne zaman ve nasıl başladığı ayrı bir araştırma konusu. Karabekir Vakfı’nın bu yayınlar karşısında yasal bir girişimi olur mu, bilmiyorum. Elbette 70 yılı geçtikten sonra yayın serbestliği var ama tahrif ayrı bir mesele. Bu Karabekir ailesinin ve Vakfının bileceği iş. Ben bir tarihçi olarak görevimi yapmak istiyorum. Karabekir ve Atatürk, vatanı kurtarırken birlikte hareket ettiler. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde yaşadıkları ayrılık, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarına malzeme olmamalı. Hassasiyet tüm kamuoyunun, araştırmacıların. Ayrıca Karabekir’in ve diğer muhalif isimlerin bir kısmının Atatürk’le kalan kısmının da İnönü ile barıştıklarını unutmamak gerekir.





