Türk akademisi uzun yıllardır şu kavramları birlikte ve –farklı nüansları olmakla birlikte- eş anlamlı olarak kullanmaktadır:
• Milli Mücadele Tarihi
• Kurtuluş Savaşı
– Türk Kurtuluş Savaşı
• İstiklal Harbi/Savaşı
– Türk İstiklal Savaşı/Harbi
Yürütülen mücadeleye bu farklı isimler verilmekle beraber, mücadelenin yaşandığı dönemde İstiklal Savaşı kavramı öncelikli olarak tercih ediliyordu. Nitekim o dönemde İstiklal Marşı, İstiklal Mahkemeleri ve İstiklal Madalyası gibi kavramlar buna paralel üretildi. Dış dünyada da aslında yaygın olarak kullanılan İngilizce kavram, "Turkish War of Independence" ifadesidir. 1925-26 yıllarında da Genelkurmay Başkanı Çakmak, Başbakan İnönü’ye yürütülen mücadeleye resmen ne ad verileceğini sormuş, İnönü de “İstiklal Harbi” yanıtını vermişti. Yukarıda sayılan kavramların tümünün kullanılması bir karmaşa değil, bir zenginliktir. Ancak son dönemde diğer kavramların yerine Milli Mücadele kavramının kullanılması, bunun ders kitaplarına girmesi, Vahdettin’in kaçışının ders kitaplarından çıkarılması gibi bir durumla karşı karşıya kaldık.
Bunun nedenleri, ideolojik arka planı ne olabilir?
Öncellikle Milli Mücadele dediğimiz şey, milletin ve devletin ortak bir hareketi olarak görülmemelidir. Bu süreçte ciddi boyutta yaşanan iç isyanlar olduğu gibi devletin başı olan Padişah ve onun hükümeti (Damat Ferit…) düşmanla işbirliği yaptılar. Dolayısıyla milletin ve devletin topyekun bir mücadelesi söz konusu değildi.
"Milli Mücadele" kavramını salt bir "devletin sürekliliği" argümanına indirgeyerek tercih eden tarih yazımında, bu sürecin "ihtilalci" karakteri ve İstanbul'a başkaldırı boyutunu gölgeleme arzusu bulunmaktadır.
Ulusal direniş hareketinin başlangıcı Amasya Genelgesi’ndeki "Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" ifadesinin ihtilalci ve egemenliği halka devreden ruha dayanmaktadır. Oysa Milli Mücadele ısrarında olanlar Vahdettin’in gizli görevlendirmesi ya da devlet operasyonu olarak okumak, saltanat makamını iş birlikçi konumundan çıkarmak eğilimindedirler. Bu bakış açısı ile hedef, ulusal direniş hareketini İstanbul'a ve halifeye rağmen ve hatta onlara "karşı" bir isyan değil, onların bilgisi dahilinde yürütülen bir "devlet operasyonu" gibi sunmaktır.
Amasya Genelgesi, açık bir şekilde İstanbul Hükümeti'nin üzerine düşen sorumluluğu yerine getiremediğini söylemektedir. İstanbul’a karşı bir alternatif otorite (Heyet-i Temsiliye) kurma çağrısı yapmaktadır. Bir bütün olarak Amasya Genelgesi, hem işgal kuvvetlerine hem de iç otoriteye karşı çift taraflı bir ihtilal bildirisidir. Süreklilik ve devlet vurgusunu aşırı öne çıkaran tarihçiler, bu "ihtilal" ve "iç kopuş" boyutunu, hareketin tabandan yükselen sivil ve asi karakterini (Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri ve yerel kongreler iktidarını) önemsizleştirme/görmezden gelme/geri planda bırakma eğilimindeler.
Eğer bu süreç bir "ihtilal" ve "kurtuluş savaşı" olarak değerlendirilirse, bu durum yeni, devrimci ve radikal bir rejimin (Türk Devrimi’nin) meşruiyetini destekleyici bir durum yaratır. Ancak süreç "zaten var olan devletin kendini savunması" olarak sunulursa, cumhuriyet sonrasındaki radikal kopuşlar ve modernleşme hamleleri tarihsel akışın içinde yapay ve zorlama müdahaleler olarak tanımlanabilecektir.
Diğer taraftan var olan devletin kendini savunması ya da devlet operasyonu ise Vahdettin’in ihanetini de ortadan kaldırırsınız. Oysa Birinci Meclis’te 1 kasım 1922’te saltanat kaldırılırken tüm milletvekilleri oybirliği ile saltanatı kaldırdılar. Bunlar arasında Rıza Nur da İkinci Grup liderlerinden Hüseyin Avni Ulaş da vardı.
O kadar saçma ve gerçek dışı bir tarih inşası söz konusu ki, bu Orwell’ın 1984’teki yeniden tarih inşasına benzemektedir.
Aslında Vahdettin’in kaçışına ilişkin daha somut bir gerekçe üretebilirler. Bu da Ali Kemal’in linç edilmesidir. Aynı şeyin başına geleceği kaygısı ile kaçtığı insani olarak izah edilebilir. Ancak burada nur topu gibi bir soru ortaya çıkar: Vahdettin ne yaptı da linç edilme korkusu yaşadı?
Sonuç olarak ve özetle, Milli Mücadele kavramının tercih edilmesinin arkasında sadece bir "tarihsel devamlılık" kaygısı yatmamaktadır. Ulusal direniş hareketinin anti-monarşik, devrimci ve isyancı bir halk hareketi olduğu gerçeğini görmezden gelerek onu tertemiz/sorunsuz ve resmi bir "yukarıdan aşağıya devlet operasyonu" olarak yeniden kurgulama amacı bulunmaktadır. Devlet ve millet el ele ülkeyi işgal belasından kurtarmışlardır denilmektedir. Ancak olay bundan ibaret değildir. Bu tarihin tahrifidir.
Yapılan kurgu ile ihanet, düşmanla işbirliği ortadan kaldırılmakta, Vahdettin ve hükümeti itinayla temizlenmektedir. İç isyanlar, ulusal hareketin lider kadrosunun boynunda idam fermanıyla yürüttükleri mücadele de önemsizleştirilmektedir. Ayrıca ve ilave olarak Türk Devrimi’nin saltanat ve hilafeti kaldırma gerekçesini de, laik ulus devleti de zayıflatma misyonu da taşımaktadır.