Türk-Amerikan ilişkilerinde en önemli dönüm noktası İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır. ABD’nin savaşa girmesiyle Batı dünyasının liderliğini üstlendi. Türkiye açısından ABD öncelikli bir ülke haline geldi. Savaş yıllarında Türkiye’nin öncelikli kaygısı Alman ve Sovyet tehdidi idi. Savaş bittiğinde Türkiye açısından Alman tehdidi ortadan kalmış ama Sovyet tehdidi had safhaya ulaşmıştı. Üstelik bu gerçek bir tehditti. Sovyetlerin Stalingrad sonrasında Almanları önüne katarak kovalaması neticesinde bütün Doğu Avrupa, Balkanlar Sovyet güdümüne girdi.

1925 tarihli Sovyetler Birliği-Türkiye Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın uzatmalarla beraber süresi İkinci Dünya Savaşı sonunda, 1945’te doldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak ve Boğazlarda üs talep etmesi, Türkiye’nin dış politikasında köklü bir değişikliğe yol açtı ve Türkiye, ABD ile yakınlaştı. Aslında yakınlaşma ABD başta olmak üzere Batı dünyasıyla idi. Burada ABD’ye ilave olarak İngiltere’yi anmak gerekir.

İkinci Dünya Savaşı sonlarında Doğu Avrupa’nın ve hatta Balkanlar ve Orta Avrupa’nın bir bölümünün Sovyet güdümüne girmesi, Türkiye açısından ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturuyordu ve aynı zamanda bu süreç Soğuk Savaş’ın başlangıcı oldu. Türkiye açısından sancılı olan bu yıllarda Türkiye büyük ölçüde yalnız kaldı. Çünkü İkinci Dünya Savaşı’nın dışında kalma noktasında izlediği denge siyaseti kimseyi memnun etmedi. Türkiye savaşın dışında kaldı ama savaşın sonunda yalnız da kaldı. Ancak Sovyet tehdidi karşısında dik durdu. Batı dünyasını da bu tehdit karşısında uyardı.

1945 sonrasında Türkiye’deki Sovyet aleyhtarlığı hızla bir anti-komünizme dönüştü ve bu türkiye’nin çok partili yaşama geçiş sürecini de olumsuz yönde etkiledi. Sonraki dönemde ABD’deki McCharty’cilikle paralel olarak Türkiye’de de sol akımlara karşı baskıcı politikalar izlendi. Türkiye’de anti-komünizm birkaç yıl daha erken ortaya çıktı. 1945-1950 yılları arasında hem iktidardaki CHP hem de muhalefetteki DP, dış politikada Batı yanlısı, anti-Sovyet ve ABD ile iş birliği yönünde ortak bir tavra sahiptiler. CHP’nin 1950 seçim beyannamesinde ABD, "büyük dostumuz" olarak tanımlandı.

1945-1960 arası dönemde Türkiye, Sovyet tehdidi dolayısıyla güvenliğini sağlamak amacıyla NATO içerisinde, ekonomik kalkınmasını ve gelişmesini sağlamak amacıyla Avrupa Birliği içerisinde yer almak istedi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında NATO, 1949’da Sovyet tehdidi karşısında Kuzey Atlantik’te savunma örgütü olarak kuruldu. Kurulurken demokratik ülkeler örgütü olarak kurulmadı. Nitekim bu noktada Portekiz’i anmak gerekir. Portekiz o dönemde Salazar tarafından diktatörlükle yönetiliyordu. AB’nin temelini teşkil eden Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu da 1951’de kuruldu. Türkiye bu ittifak içerisinde de yer almak istedi. NATO’ya 1952’de girmeyi başardı. Ancak aynı şey AB için mümkün olmadı. 1959’da başvurduğu üyelik süreci halen devam ediyor. Türkiye’nin 1945 sonrasında iki kuruma yönelik hayal ettiği üyelik meselesi bugün halen tartışılıyor. Malum Ankara’daki NATO zirvesini bu tartışmayı tetikledi. Bugün Türkiye’de NATO karşıtları zamanda AB karşıtı mıdır, AB karşıtları aynı zamanda NATO karşıtı mıdır?

AB’nin bugün 27 üye ülkesi var. NATO’nun ise 32 üyesi ülkesi var. Hem AB hem de NATO’ya üye olan 23 ülke bulunmaktadır. AB üyesi olup NATO'da olmayan 4 ülke şunlardır: Avusturya, İrlanda, Malta ve (G.) Kıbrıs Cumhuriyeti. NATO üyesi olup AB'de olmayan 9 ülke: Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Kanada, Norveç, İzlanda, Arnavutluk, Kuzey Makedonya ve Karadağ.

İkinci Dünya Savaşı’nın kazanan müttefikleri, savaş sonunda yollarını ayırdılar. Dünya, Churchill’in deyimiyle iki ayrıldı, arada bir demir perde oluştu. ABD, Sovyetler karşısında müttefiklerini Truman Doktrini ve Marshall Planı ile destekledi. Bu aynı zamanda kendi etki alanını ve hegemonyasını artırma süreciydi. Türkiye de bu süreçte izlediği denge siyasetinden uzaklaşarak, Stalin yönetimindeki Sovyet tehdidi karşısında Batı ittifakı içerisinde konumlandı. Bu konumlanış, Türkiye’nin bağımsız dış politika izlemesinde süreç içerisinde bazı sorunlar yarattı. Zaman içerisinde bu sorunlar artarak daha belirgin hale geldi.

Çok partili yaşama geçiş sürecinde Türkiye’de Sovyet tehdidi karşısında ABD ile kurulan iyi ilişkiler ve Sovyetlere karşı ABD desteğinin sağlanması, Türkiye’de ABD’ye karşı duygusal bir bağ yarattı. Dönemin CHP’nin önemli isimlerinden biri Nihat Erim’di. Erim, 1945’de Türkiye’nin önüne ABD’yi bir model olarak koydu, ABD Erim için bir refah modeli idi ve Küçük Amerika hayalini ilk dile getiren o oldu. Bunu DP döneminde Küçük Amerika olma idealinin yaygınlaşması izledi. 1945’ten 1964’e kadar Türk-Amerikan ilişkileri romantikti. Türkiye’nin ABD ile ilişkisi romantik bir temele, hayranlığa dayanıyordu. 1964’te Kıbrıs meselesi dolayısıyla verilen Johnson mektubu sonrasında romantizmden gerçekçiliğe geçildi. Johnson Mektubu, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir şok etkisi yarattı ve ilişkilerin 1980’e kadar bir daha eski seviyesine ulaşamadı. Üstelik bu Türk solunda bir anti-Amerikanizm yarattı. Diğer taraftan 1980’e kadar ülkeyi yönetenlerde ABD’ye yönelik bir tepki oluştu. Bu bağlamda Kıbrıs Barış harekatı sonrasında Türkiye (haşhaş ekim yasağının kaldırılmasının da etkisiyle) ABD ambargosuyla karşı karşıya kaldı. Türkiye, NATO üyesi olmasına rağmen Soğuk Savaş döneminde milli bir beka meselesi olarak Kıbrıs Barış Harekatını yapabildi. Uğranılan ambargoya Ecevit de Demirel de tepki gösterdi. Ülkedeki Amerikan üsleri kapatıldı, Yunanistan’ın NATO’ya dönmesine iki lider de izin vermedi. Bu izni veren 12 Eylül askeri darbesiyle beraber Kenan Evren oldu. Burada mesele NATO’ya üye olmaktan ziyade NATO içerisinde bağımsız davranabilmek ve dik durabilmekti. 1980’den sonra bu ölçüde dik durabildiğini, bağımsız davranabildiğini söyleyebilmek pek de mümkün değildir.

Aslında bu noktada dik duruşun ilk örneğini Johnson mektubuyla İnönü verdi. ABD’nin Türkiye’ye verdiği silahların Kıbrıs’ta kullanılmasına izin vermemesi üzerine İnönü, "Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır" diyerek müttefiklik ilişkisinin sorgulanabilir olduğunu cümle aleme ilan etmişti.

Dolayısıyla İnönü’nün yaktığı işaret fişeği son derece önemlidir. 1964 sonrasındaki bu uyanıştan çok daha önce, 1945-1950 arasındaki dönemde ABD ile kurulan asimetrik ilişkiye ve Truman Doktrini’ne karşı çıkan neredeyse tek isim Türkiye’nin bağımsızlıkçı sosyalistlerinden biri olan Mehmet Ali Aybar’dı. Aybar, bu yardımları bir "esaret zinciri" olarak tanımlamış ve Türkiye’nin ABD’nin "ileri karakolu" haline getirilmesine karşı çıkmıştı.

1945-1950 arasında Türk-Amerikan ilişkileri stratejik bir zorunlulukla başladı ve sonraki süreçte Türkiye'yi derinden etkileyen hegemonik bir ilişki biçimine dönüştü. 80 yıl önce başlayan bu hegemonik ilişki, Soğuk Savaş döneminde sadece Türkiye’yi değil tüm Batı dünyasını derinden etkiledi. Bu ilişkinin benzeri ve hatta çok daha ağırı Sovyet güdümündeki ülkelerde de yaşandı.

Sonuç olarak mesele nerede olduğunuz kadar orada diğerleriyle beraber eşit olup olmadığınız, dik durup duramadığınız, bağımsız bir politika izleyip izlemediğinizdir. Bir savunma örgütü olarak kurulan NATO, kuruluş aşamasında da demokratik bir örgütlenme değildi. Dolayısıyla NATO’dan demokrasi beklemek ya da NATO’da demokrasi aramak abesle iştigaldir. Bugün NATO, ABD hegemonyasından kurtulursa bir miktar nefes alabilir. Ancak NATO’nun savunma örgütü olmanın ötesine geçerek ABD’nin aparatına dönüşürse bu ciddi bir risktir. Aparat demesek bile NATO, önleyici saldırı konsepti gibi bir yöntemi benimserse bu NATO’nun kuruluş amacından uzaklaşma niteliği de taşır. Bu noktada NATO’ya karşı çıkmak demokratik bir haktır. Ancak olaya tarihsel boyutlarıyla ve gerçekçi olarak bakmak da bir zorunluluktur.