Kuzey Amerika’nın doğu yakasında kurulan 13 koloninin İngiltere’ye karşı yürüttüğü ve kazandığı bağımsızlık savaşının ardından 1776-1898 yılları arasında ABD, Amerikan kıtasında yayılmacı bir politikayı benimsedi. Kaçınılmaz/mukadder/açık kader politikası olarak doğu kıyısından içerilere, batıya doğru yayılmayı neredeyse kendisine ilahi bir hak olarak gördü. Manifest Destiny politikası olarak adlandırılan bu anlayış, Atlas Okyanusundan Pasifik Okyanusuna kadar bütün kuzey Amerika topraklarının yeni kurulan Birleşik Devletlere ait olmasını amaçlıyordu. Bunun gerekçesi ise, “Daha çok arazi! Daha çok arazi! Genç Amerikan Bufalosunun önünü açın! Onun daha çok toprağa ihtiyacı var…” düşüncesiydi. Bu politika çerçevesinde Doğuda Atlas Okyanusu kıyılarından batıda Pasifik Okyanusu kıyılarına, güneyde Panama’ya, kuzeyde kutuplara kadar olan bölge ABD’nin olmalıydı. Bunu daha sonra güney Amerika’nın ABD’nin yaşam alanı, arka bahçesi olarak tanımlanması izleyecektir.

19. yüzyıl boyunca devam eden Beyaz-Protestan-Anglosakson (WASP) Amerikalıların yayılmacılık politikası, Amerika kıtasının yerli halkı Kızılderililerin aleyhine oldu. Dini bir motivasyonla desteklenen Beyaz yayılmacılığı karşısında çıkan Kızılderili ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırıldı. Bir etnik temizlik gerçekleştirildi. Hiçbir suçluluk duygusu içermeyen bu etnik temizlik, kendi içerisinde meşruiyet de içermekteydi. Manifest Destiny politikasını benimseyenler beyazdı, karşılarındaki kızılderiliydi. Manifest Destiny politikasını benimseyenler Hıristiyan’dı, karşısındakiler pagandı. Manifest Destiny politikasını benimseyenler yerleşikti/arazilerini çitlerle çevirmişlerdi, karşılarındakiler göçebeydi… Dolayısıyla beyazlar medeni, Kızılderililer ise ilkeldi. İnsan bile sayılmayabilirlerdi ve tabii ki bu durumda yaşamasalar da olurdu.

Seçilecek başkanlara deprem uyarısı! Seçilecek başkanlara deprem uyarısı!

Kuzey Amerika’ya göç edenler 17. Yüzyıldan itibaren kolonileri oluşturmaya başladıklarında onları motive eden iki temel unsur vardı. Dinsel özgürlük (kendi inançlarını özgürce yaşama isteği) ve toprak sahibi olarak aileleriyle yeni ve daha iyi bir yaşam kurmak. İstenen neticede dünyevi bir cennetti. Protestanlığın dünyevi mahiyeti dikkate alındığında, dünyevi hırslar da büyüktü. Tüm kıtayı ele geçirmek, kendi fikri ve zihni yayılmacılığını sağlamak ve bunu da Tanrı isteği olarak görmek. Bunun karşısında durmak çok da mümkün değildi. Nitekim bunun neticesinde Tanrı isteği olarak görülen WASP yayılmacılığı, önündeki tüm engelleri ortadan kaldırarak hedeflerini gerçekleştirdi. Kıta egemenliği sağlandıktan sonra, Birinci Dünya Savaşı’na girerek ekonomik kapasitesini tüm dünyaya akıtmak istedi. Wilson Prensipleri, ABD’nin önündeki ekonomik engelleri kaldırılması, dünya pazarının ABD’ye açılmasına yönelik talepleri içermekteydi.

19. yüzyılda Manifest Destiny politikası ile giderek yayılan ve iç savaş ile bütünlüğünü sağlayan ABD, iki dünya savaşının kaderini de belirleyen ülke oldu. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Truman Doktrini çerçevesinde dünyada özgürlük ve demokrasiyi yayma ve koruma (!) misyonunu üstlendi. Halen de sürdürüyor.

ABD’nin dünyada iki stratejik ortağı olduğunu söylenebilir: İngiltere ve İsrail. ABD, Avrupa’nın antisemitik yapısından farklı olarak semitik bir temelde kuruldu. Halen de öyle… 1948’den beri yani 75 yıldır İsrail’in yaptığı toprak genişlemeleri ABD’nin 19. Yüzyıldaki Manifest Destiny politikasının bir benzeri durumdadır. Burada dinsel/Tanrısal bir misyon ve motivasyon mevcuttur. Diğer taraftan ötekileştirme noktasında Filistinliler ile Kızılderililer arasında da benzerlik kurulabilir.  

Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin dağılması ve topraklarının paylaşılmasını içeren Mondros Ateşkes ve Sevr Barış antlaşmaları uygulanmış olsaydı, benzer bir mukadder kader de bizi bekliyor olacaktı. Mondros’un yerini Mudanya’nın, Sevr’in yerini Lozan’ın almasıyla bize biçilen kefeni yırtıp attık, mukadder kaderi tersine çevirdik.

Dün akşam Suudi Arabistan’da futbol kulüplerimizin Cumhuriyete ve kurucu değerlerimize sahip çıkması bu bağlamda son derece anlamlıdır ve yerindedir. Yeni yılda Türk milli kimliğine, Cumhuriyete ve Atatürk’e ve vatana biraz daha fazla sahip çıkmayı diliyorum. Atatürk, dün kurtarıcı ve kurucu babamızdı. Bugün ise halen bizi birleştirmeye ve yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

Yeni yılımız kutlu olsun…