Türkiye İktisat Kongresi, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında, Cumhuriyet ilan edilmeden önce ve Lozan Barış Antlaşması görüşmeleri devam ederken toplandı. Kurtuluş Savaşı bitmiş ama henüz barış imzalanmamıştı. Ancak yine de büyük ölçüde siyasal bağımsızlığın kazanılacağı anlaşılmıştı. Sıra ekonomik bağımsızlıktaydı.

Kongre’nin toplandığı yer İzmir’di. Bu bilinçli bir tercihti. Henüz İstanbul işgal altındaydı ve eldeki şehirler içerisinde en büyük ve en gelişmiş olanı İzmir’di. Hinterlandı ile İzmir yanmış ve tahrip olmuştu. Kurtuluşun başladığı yerde kuruluş başladı. Yanmış bir şehirde yeniden bir inşanın başlaması söz konusu olacaktı. Kongre’nin mimarı yine bir İzmirli olan İktisat Vekili Mahmut Esat Bozkurt’tu. Kongre, Batı dünyasına Türkiye’nin sosyalist bir rejime, Sovyet tipi bir yönetime dönüşmeyeceğini de gösterdi. Ancak daha Lozan sonuçlanmadan kapitülasyonlar reddedildi. Milli bir ekonomi ve milli bir burjuvazi yaratılması fikri benimsendi. İkinci Meşrutiyet’te başlayan milli iktisat politikaları bu kez değişerek ve dönüşerek Cumhuriyet rejimine uyum sağlayacaktı. Sanayileşme bir hedef olarak kabul edildi. Ülkenin farklı toplumsal kesimleri; köylü, tüccar, işçi ve sanayici Kongrede temsil edildi. Alınan kararlar liberal olmadığı kadar devletçi de değildi. Milli ve kalkınmacı bir ekonomi modeli benimsendi. Böylece Osmanlı’dan beri devam ede gelen ve yarı sömürge niteliği taşıyan ekonomi politikaları tamamıyla reddedildi.

17 Şubat 1926’da Türk Medeni Kanunu kabul edildi. Bu kanunun altında dönemin bu kez Adliye Vekili olan Mahmut Esat Bozkurt’un imzası vardır. Kanun İsviçre’den alındı. Bozkurt da İsviçre’de hukuk eğitimi almış, doktorasını orada tamamlamıştı. Medeni Kanun, şer’i hukuku ortadan kaldırarak onun yerine geçti. Kanun hukuk önünde kadın-erkek eşitliğini, tek eşliliği ve resmi nikahı getirdi ve kadına mirasta eşitlik ve boşanma hakkı sağladı. Burada önemli olan bir konu da laiklik noktasında atılan bu adımla aile, din dışı bir hukuk alanına bağlandı. Böylece Medeni Kanunla devlet bireyin hayatına dini kimliği üzerinden değil hukuk önünde yurttaş kimliği üzerinden bakılmaya başladı. Osmanlı’nın tebaa ve millet sisteminden kaynaklanan cemaat anlayışı tarihe karıştı. Laik devletin gereği olarak birey ve yurttaş temelli bir modern anlayışa geçildi. Hatta Lozan’da azınlıklara tanınan hukuki ayrıcalıklar Medeni Kanun ile ortadan kaldırıldı. Üstelik bu Lozan’ın tanıdığı azınlıkların kendi istekleriyle gerçekleşti.

İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi, yabancı sermaye ve kapitülasyonlarla yabancıların eline geçen ekonomiyi millileştirerek, Türk milletinin eline vermeyi kendisine hedef olarak koydu. Cumhuriyet bu hedefi büyük ölçüde gerçekleştirdi. Medeni Kanun ile toplum cemaat-ümmet yapısından çıkarak yurttaş ve birey temeline oturdu. Bu, Laik Cumhuriyetin ana hedefiydi. Yine Medeni Kanun, kadını hukuk önünde ikinci sınıf olmaktan çıkarak, erkekle eşitledi, onu eşit bir birey kıldı. Devlet, laikleşme sürecinin ve Hukuk Devrimi’nin bir ürünü olarak meşruiyetini dinden değil Hukuk Devleti’nden, kanunların üstünlüğünden almaya başladı. Hukuk da temelini dine değil akla dayandırdı.

Her iki 17 Şubat’ın kadına dokunduğunu, Cumhuriyetin özünde kadın devrimi olduğunu söylemek gerekir. İzmir’de toplanan Kongreye kadınlar da katıldı. Osmanlı düzeninde böyle bir şeyi hayal etmek bile mümkün değildi. Yeni rejim kadınları ailenin bir parçası olarak toplumun ve ekonominin bir parçası olarak gördü. Kadın sadece bir anne değil, milli ekonominin ve üretimin bir parçasıydı. Kongre, kadını da birey kabul ederek onu ekonominin bir parçası olarak gören Cumhuriyetin habercisi gibiydi.

Kazım Karabekir’in anılarının tahrif edilmesi meselesi
Kazım Karabekir’in anılarının tahrif edilmesi meselesi
İçeriği Görüntüle

Medeni Kanun ise kadını kocanın vesayetinden kurtardı. Resmi nikahla onu erkekle eşitlerken, kadının kendi kaderini eline almasına sağladı. Kadının ayrı mal edinmesi, boşanma ve mirasta erkekle eşitlik elde etmesiyle birlikte kadın, erkekten ayrı, bağımsız ve eşit bir birey olarak devlet tarafından tanınmış oldu.

Türkiye İktisat Kongresi, Türk milletine kendi vatanına ekonomik olarak sahip olma ve iktisadi bağımsızlığı sağladı ve bizi yabancılarla eşitledi. Medeni Kanun ise kadınla erkeği, gayrimüslim ve Müslüman’ı eşitledi, onlar arasında ayrım gözetmeksizin hepsini hukuki anlamda yurttaş kıldı. Bu Osmanlı’da hayal edilebilecek bir şey değildi.

Türkiye İktisat Kongresi, yeni Türkiye’nin cihangir, savaşçı ve fetihçi bir devlet olmayacağını, bir iktisat devleti olacağını, halkının üretici olacağını, kılıcın yerini sapanın alacağını gösterdi. Cihangirlikten barışçı ve üretici bir topluma dönüşen ülkede Medeni Kanun ile her vatandaş eşit ölçüde hak sahibi olacaktı. Bu yurttaşlıktır. Dini ve etnik kimliklerin ötesinde ve üstünde bir yurttaşlık tanımıdır. Bu noktada her iki 17 Şubat çağdaş Türkiye’nin en önemli kilometre taşlarındandır.

Türk Devrimi, kadını Medeni Kanun ile hukuken birey kıldı. Topluma ve aydınlara kabul ettirmek için kadın devrimi kademeli bir şekilde gerçekleştirildi. Kadının siyasal haklarını alması ve karma eğitim de kademeli olarak gerçekleşti. Atatürk bu konuda sabırlı ama kararlıydı. Hukuken birey olan kadın siyaseten de erkekle eşitlendi; seçme ve seçilme hakkı elde etti. Laikleşme ve ulus devlet politikaları, kadını ekonomide, toplumsal hayatta ve eğitimde görünür hale getirdi. Erkekle eşitlenen, görülen ve görünür kılınan çağdaş Türk kadını deyim yerindeyse modern Türkiye’nin simgesiydi. Cumhuriyet, kadın özgürlüğü demekti.

Cumhuriyetin, çağdaş Türkiye’nin gurur kaynağı haline getirdiği, toplumsal hayatta, mesleklerin neredeyse tümünde öne çıkan kadınlar 1950 sonrasında Cumhuriyetin öznesi olmaktan çıkarılarak öncelikle ailenin parçası olarak dönüştürülmeye çalışıldı. Devletin bu konudaki koruyuculuğu ve teşviki görece zayıfladı. Ancak bu noktada Cumhuriyetin kazanımlarıyla güçlenen toplum, kazanımlarına da sahip çıkmaya başladı. Devletin öncülüğü ve teşviki zayıflasa da toplumun dönüşümü önemli bir kazanım oldu.

Nüfusunun çoğunluğu Müslüman ülkeler içerisinde kadının hukuken erkekle eşitlenmesi, aile hukukunun dinsel alanın dışına çıkarılmasını ve laik bir temelde kadınla erkeğin eşitlenmesi ilk olarak Atatürk ve Türk Devrimi ile sağlandı. Çağdaşlaşma yolunda ilerleyen diğer Müslüman ülkeler Türkiye’nin başarısını tekrar edemediler. Örneğin Nasır liderliğindeki Mısır, kadının eğitim almasını ve iş gücünde yer almasını sağlasa da aile hukuku dinsel alanın dışına hiç çıkamadı. Bu noktada bir ikilem meydana geldi. Evin dışında kadın modern bir kimlik taşır gibi görünse de evin içinde yine dinsel hukuka bağlı kaldı. Hukuki zemine oturmayan kazanımlar, Mısır’da İslamcılığın ilerlemesini kolaylaştırdı. Bu nedenle de Mısır, Müslüman Kardeşler ile otoriter ordu yönetimi arasında kaldı.

Mısır’daki durumun benzeri İran’da da geçerliydi. Atatürk’ü modelleyen ama Onun vizyonuna ve kapasitesine sahip olmayan Rıza Şah’tan sonra yerine Muhammed Rıza Şah döneminde İran’da kadınlar üniversiteye gitseler ve hatta mini etek bile giyebilseler de aile hukukunda, miras hukukunda dini yapının dışına çıkamadılar. Hukuki bir güvenceye Mısır’da ve İran’da kavuşamadılar. Laik bir devlet ve toplum düzeni inşa edemediler. 1979 İran İslam Devrimi, kadınların önceki kazanımlarını kolayca ortadan kaldırdı.

Türk Devrimi, çağdaş bir toplum ve devlet inşa ederken bunu kılık ve kıyafetin ötesinde hukuk düzeniyle, laikleşme ve uluslaşma süreciyle birlikte başardı. Bu, Atatürk’ün kurucu felsefesinin ve zihniyet dünyasının genişliği ve Türk milletinin şansıydı.

Her iki 17 Şubat da kutlu olsun.