İran uzun yıllardır ABD’nin ve İsrail’in hedefinde olan bir devlet. Köklü tarihe sahip oluşu onu İslam dünyasında ayrı yere oturtuyor. Türkiye ile beraber İran, kadim bir tarihe, köklü bir imparatorluk geçmişine sahipler. Bu iki devlete kısmen Mısır’ı da eklemek gerekir. Tüm Doğu dünyasını dahil edersek bunlara Çin ve Japonya’yı da eklemek gerekir. İslam dünyası bağlamında bakıldığında üzerinde durulması gereken en önemli iki devlet İran ve Türkiye’dir. Farklı tarihsel özellikleri olsa da tarihsel olarak iç içe geçmişlikleri de olan bu iki devlet, tarihsel süreçte yüzyıllardır rekabet içerisinde olsa da bu rekabet temelde dengeli ve barış içerisinde sürmektedir. Bu noktada iki devletin hem hasım hem de hısım olduğunu söyleyebiliriz.
ABD’nin Irak operasyonunun ardından 2006 yılında İran’ın ABD’nin hedefinde olduğunu ama İran’ın Irak gibi olmadığını, kadim tarihiyle birlikte Irak’tan farklı olarak kolay lokma olmayacağını belirtmiştim (Hakkı Uyar, “Irak örneği doğrultusunda, etnik ve dinsel yapısıyla ABD'nin hedefindeki İran”, Cumhuriyet Strateji, 8 Mayıs 2006).
İran, geçmişte Büyük Selçuklu Devletine ev sahipliği yaptığı gibi son 500 yılda Safevi, Kaçar gibi Türk hanedanları tarafından da yönetildi. Bu bağlamda İran’ın tarihi Fars tarihi olduğu kadar Türk tarihidir de. 1953 yılında petrolü millileştiren Musaddık, ABD ve İngiltere destekli darbeyle devrildi. Bu tarihten yaklaşık 26 yıl sonra Musaddık’ı devirerek ABD destekli mutlak monarşi kuran Şah, 1979 ‘da İran İslam Devrimi ile devrildi. O tarihten günümüze neredeyse 47 yıldır İran, Amerikan ambargosuna maruzdur. Bu rejim şüphesiz otoriter bir rejimdir. Ancak ABD’nin İngiltere ile birlikte devirdiği Musaddık, demokratik bir yönetimdi. Elbette aynı zamanda da antiemperyalistti.
Bu girişin ardından İran‘ın ABD ve İsrail karşısında direniş göstermesini ve hatta başarılı olmasının nedenlerini biraz daha ayrıntılı olarak açıklayalım. Yukarıda değindiğim gibi bunun temel nedenlerinden birisi İran’ın Ahameniş, Sasani, Safevi gibi devasa imparatorlukların mirasçısı olması, köklü bir devlet kültürüne, bunun süreklilik göstermesine, devlet kültürü ve bilincine sahip olmasıdır. Her ne kadar mevcut rejim bu tarihsel mirasta bir miktar tahribat yaratmış olsa da, köklü tarih ve bilinç çok nettir. Dolayısıyla böyle bir kadim tarihe sahip olan bir toplumdan dış güçlere boyun eğmesini beklemek gerçekçi olmayacaktır. Diğer taraftan geçmişte Rus ve İngiliz işgallerine uğramış, 1953’te CIA destekli askeri darbeye maruz kalmış olmak İran’da geçmişin travmasını canlı tutmaktadır.
İran’daki direniş kültürünü canlı tutan bir başka unsur da Şiiliktir. Bunu Kerbela Kültürü olarak tanımlayabiliriz. Az sayıda mazlumun güçlü karşısında direnişidir Kerbela. Teslimiyeti değil direnişi tercihtir. Dolayısıyla İran’ın teslim olmayıp direnişinde Kerbela ruhunu da bulmak mümkündür. Dün Yezit neyse bugün ABD/İsrail odur. İran toplumunda mollaların etkisi hep güçlü oldu. Hatta bu noktada İran’daki siyasal sistemi mollarşi olarak tanımlayabiliriz. Kurumsal yapıda dini liderin yanı sıra din adamlarının inanılmaz bir etkisi bulunmaktadır.
İran’ın 1,6 milyon km2 ile neredeyse Türkiye’nin iki katı bir genişliğe ve yaklaşık 90 milyon bir nüfusa sahip olması, dağlık arazi yapısı onu işgal edilmesi zor bir konuma taşımaktadır. Elbruz ve Zagros sıradağları İran’ı kuşatmakta, askeri harekatı zorlaştırmaktadır.
Dünyada stratejik öneme haiz Çanakkale Boğazı, Hürmüz Boğazı, Süveyş Kanalı, Panama Kanalı gibi yerlerin sayısı son derece azdır. Hürmüz’ü önemli kılan bir başka faktör de dünya petrol ve doğalgazının yaklaşık % 20-25’in buradan geçiyor olmasıdır. Dolayısıyla burası dünya ekonomisinin (özellikle de Uzakdoğu ülkelerinin) can damarıdır. İran’ın burayı kapatması ya da kontrollü geçişe izin vermesi, ona büyük güç sağlamaktadır. ABD büyük askeri gücü ile burada kısmi bir harekata girişse bile 1915’te Çanakkale’deki durumun bir benzeri oluşabilir.
İran etnik açıdan çeşitli bir bir yapıya, bir mozaiğe sahip. Bu unsurlar içerisinde Türkler ve Farslar büyük bir çoğunluk oluşturuyor. Bu nüfusta gençler önemli bir ağırlık oluşturmaktadır ve tüm ambargolara rağmen iyi derece eğitim alabilen, milliyetçi bir damara sahiptir. Hem rejimi koruma hem de dış tehdit dolayısıyla milli bir silah sanayisine (füze, drone…) sahiptir. Geçtiğimiz yıllarda artan ABD ve İsrail baskısı nedeniyle Rusya, Çin ve Kuzey Kore’den teknolojik yardım aldığı varsayılabilir. Bu da kendi mantığı içerisinde tutarlı bir durumdur. Çünkü söz konusu ülkeler açısından İran, “sarı öküz”dür, verilmemesi gerekir. Sıranın onlara geleceği açıktır. Türkiye bu noktada onlardan farklı bir yerde değildir. Herhalde Türkiye için “sarı öküz” Irak’tı. Yine aynı durum Suriye için de geçerlidir. İran, bence Türkiye için sarı değil ama “son öküz”dür. Ortadoğu’da oynanan oyun, devletsizleştirmedir. İran’ın zayıflaması ya da ortadan kalkması, Türkiye’ye yaramayacaktır, Türkiye’nin aleyhine olacaktır. Unutulmamalıdır ki İran’la rekabet ile İsrail ile rekabet aynı değildir. Dileyen olayın dinsel boyutunu dileyen emperyalizm boyutunu da eklesin.
İran, direnişçi bir kültüre, şehadet inancına da sahip bir dinsel referansa sahiptir. Diğer taraftan Lübnan (Hizbullah), Irak (Şii milisler) ve Yemen (Husiler) gibi yerlerde yerel unsurlarla asimetrik mücadele yürütebilme imkanına sahiptir. Gerçi son yıllarda bu noktada İran önemli kayıplara uğrasa da bölgenin ABD ve İsrail açısından güvenli olduğunu söylemek mümkün değildir.
Bölgede savaşın kolay biteceğini söylemek mümkün değil. Yükselen petrol ve doğalgaz fiyatları şüphesiz Türk ekonomisini olumsuz yönde etkileyecektir. Ancak Türkiye savaşın dışında kaldığı sürece kendini daha yıkıcı zararlardan koruyabilecektir. Türkiye’yi çatışmaların içine çekecek entrikalardan, tezgahlardan uzak durmak, soğukkanlılığı korumak gerekir. Nitekim şimdilik buna özen gösterilmektedir. Ancak süre uzadıkça Türkiye’nin üzerindeki baskı da artacaktır. Bu noktada Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan uzak durma deneyimine ve İnönü’nün ferasetine dönüp bakmak zorundadır.
Unutmamak gerekir ki satranç İran coğrafyasından dünyaya yayılmıştır. Poker de modern halini ABD’de almıştır. İran, satranç oynamaktadır. ABD ise pokerci edasıyla aceleyle oyunu sonlandırmaya çalışmakta, İran’a ve dünyaya rest çekmektedir. Tarafların uzlaşması kolay değildir. Trump’ın güvenilmezliği ve İsrail’in baskısı, uzlaşmaya izin vermeyecektir. Bu da küresel etkilerin artarak devam etmesini beraberinde getirmektedir. Diğer taraftan uzlaşma zemininin ne olacağı da belli değildir. İran’ın zenginleştirilmiş uranyumunu Çin ya da Rusya’ya vermesi bir normalleşme zemininin başlangıcı olabilir.





