Osmanlı Devleti, Türk tarihinin en büyük ve en uzun ömürlü devletidir. 600 yıllık ömrünün 300 yılı, 3 kıtada yayılmakla geçti; geri kalan 300 yılı ise yayılan Avrupa karşısında direnmekle geçti. Üstelik 300 yıllık yayılma dönemindeki başarılar Avrupa’nın insan kaynakları, sermaye birikimi ve üretim kapasitesindeki üstünlüğe rağmen gelişti. Örgütlenme kapasitesi, merkezi devlet gücü ve düzenli/merkezi ordu bu başarının nedenleri arasındadır. Sonraki 300 yıllık süreç ise Avrupa’nın giderek artan saldırganlığına ve hemen her alandaki üstünlüğüne rağmen direnerek geçti. Osmanlı kadar Batı’ya uzun süre direnebilen bir devlet olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Ancak geleneksel devlet yapısının dışına çıkamayışı, tüm modernleşme çabalarına rağmen çöküşü beraberinde getirdi. Aslında II. Abdülhamit’in de İttihatçıların da derdi imparatorluğu kurtarmaktı. Ancak bu mümkün olmadı. Bununla birlikte II. Abdülhamit döneminin okullarından yetişenler ve II. Meşrutiyet kadroları, Milli Mücadele’nin yönetici ve Cumhuriyetin kurucu kadrosu oldular.

19 Mayıs 1919’u anlayabilmenin yolu 30 Ekim 1918’den yani imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşmasından geçer. Ateşkes antlaşmasının maddeleri şöyle idi:

*  İtilaf devletleri güvenliklerini tehlikede gördüklerinde herhangi bir stratejik noktayı işgal edebilecekti (madde 7).

*  Doğu Anadolu’daki 6 Ermeni vilayetinde karışıklık çıkarsa, buraları işgal edilebilecekti (madde 24).

*  Osmanlı Ordusu dağıtılacak (madde 5) ve silahlarına el konulacaktı (madde 6, 20). Ulaşım ve haberleşme araçlarını İtilaf devletleri kontrol edecekti (madde 12).

*  Boğazların kontrolü İtilaf devletlerine verilecekti (madde 1)

Tüm bu maddeler açık bir şekilde Osmanlı Devleti’nin paylaşılacağını göstermekteydi. Nitekim ateşkesin ardından hemen işgaller başladı ve yapılan gizli paylaşma antlaşmaları yürürlüğe kondu. Sevr kapıdaydı. Yunan ordusu da Sevr’in zorla kabul ettirme aracı olarak kullanılacaktı. Elbette ki Anadolu’ya, İstanbul zaten kabul etmişti.

Mondros sonrasında Osmanlı ordusunun üst düzey subayları silahları teslim etmeyi geciktirme, ordunun dağıtılmasını önlemeye ve eldeki silahları Anadolu içlerine sevk etme ve hatta halka silah dağıtma eğilimi içerisine girdiler. Kendi aralarında ciddi bir dayanışma ağı içerisine girdiler. Olacakları görmüşlerdi. Ancak bunlarla nasıl başa çıkacakları konusunda kafaları karışıktı, umutları zayıftı. Halk da başsız kalmıştı, işgaller karşısında şaşkın ve savaş yorgunuydu. İttihatçı liderler yenilginin sorumluluğunu almadan ülkeyi terk etmişlerdi.

Hayvanları ölüme yatırmak! Hayvanları ölüme yatırmak!

İttihatçı lider kadronun ülkeyi terk etmesiyle iktidar, İttihatçı karşıtı Hürriyet ve İtilafçılara kalacaktı. Vahdettin parlamentoyu dağıtarak meşruti monarşiyi mutlak monarşiye dönüştürecekti. 13 Kasım 1918’de İtilaf devletleri donanması İstanbul’a geldi. Böylece başkent fiilen düşman devletlerin denetimine geçti. Diğer taraftan padişah ve hükümeti de başta İngilizler olmak üzere İtilaf devletlerini memnun etmeye, onların kızdırmamaya odaklıydılar.

13 Kasım günü, düşman donanmasının İstanbul’a demirlediği gün, Mustafa Kemal Paşa da Suriye cephesinden İstanbul’a dönmüştü. Anadolu yakasında trenden indikten sonra Avrupa yakasına İtilaf devletlerinin çelik ormanının arasından askeri ulaştırmanın küçük bir motoruyla geçerken dudaklarından “Geldikleri gibi giderler” sözü döküldü. Mütarekenin o acı ve üzüntü dolu ortamında bu umutlu ve kararlı ifade, Cevat Abbas Gürer’in umudunu artırmış, “Size nasip olacak, siz bunları kovacaksınız Paşam” dediğinde “Bakalım” yanıtını almıştı.

Mustafa Kemal Paşa, cepheden İstanbul’a döndüğünde aklında olan ilk olarak Anadolu’ya geçerek bir mücadele başlatmak değildi. Aklında ilk olan Harbiye nazırı olarak Mondros’un hükümlerinin uygulanmasına engel olmaktı. Dolayısıyla mücadele merkezi olarak önce İstanbul’u düşünmüştü. Ancak kısa sürede arkadaşlarıyla birlikte gördüler ki hem Padişah hem de hükümet, İngilizleri kızdıracak en ufak bir şey yapmaya yanaşmayacaktı. Mondros’un hükümlerini tam olarak uygulatarak İtilaf devletlerini memnun etmeyi ve böylece eldeki toprakları kısmen ve bazı fedakarlıklarla korumayı umuyorlardı. Ancak gerçekler bambaşka idi. Osmanlı paylaşılıyordu; işgaller ve Sevr bunu açık bir şekilde gösterecekti.  

Kısa sürede Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, İstanbul’da bir şey yapamayacaklarını anlayınca Anadolu’ya kademeli olarak geçme kararı aldılar. Direnişi orada örgütleyeceklerdi. Zaten işgaller karşısında yer yer küçük direnişler başlamıştı. Ermeniler ve Rumlar da işgalcilerle işbirliğine yönelmiş; Büyük Yunanistan ve Büyük Ermenistan hayallerinin peşine düşmüşlerdi. Bu da etnik ve dini bir çatışmayı da tetiklemekteydi. Sahipsiz kalan halk çaresizce direnişe geçmiş, kendini savunmaya çalışıyordu. İşte tam da bu noktada Karadeniz’deki Rum faaliyetleri karşısında kendini savunan Türklerin direnişini kırmak, ellerindeki silahları toplamak üzere Anadolu’ya birini göndermek gerekti. İşte bu Mustafa Kemal Paşa oldu. O dönemde Anadolu’da görevlendirilen genç generallerin (Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, Ali Fuat…) ortak özelliği İttihatçı kadrolarla aralarındaki mesafe ve Enverci olmamaları, hatta onunla sorunlu olmaları şartı aranıyordu. Vahdettin, ordudan kendisine yönelik bir tepkiden/darbeden çekiniyordu. İttihatçı kadrolar orduda güçlüydü. Başta Mustafa kemal olmak üzere bu subay kadrolarının en önemli özelliklerinden biri de başarılı birer subay olmalarıydı. Cephedeki başarıları, ordudaki saygınlıkları onları öne çıkardı. Bunlar içerisinde elbette en öne çıkan Milli Mücadele’nin rakipsiz lideri olan Mustafa Kemal Paşa idi.

Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilmesine ve görevlendirilmesine ilişkin karar metine baktığımızda İtilaf devletleri açısından Mondros’un hükümlerinin aksamadan ve tam olarak uygulanması vardı. Nitekim görevlendirme metni bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır (6 Mayıs 1919):

-          Görevlendirme bölgesinde asayişin düzeltilmesi, asayişsizlik nedenlerinin belirlenmesi; halkın elindeki silah ve cephanenin bir an önce toplanıp güvenlik altına alınması; işgaller ve Rumlar/Ermeniler karşısında halkın oluşturduğu şuralar (Halk örgütlenmesi, Müdafaa-i Hukuk örgütleri…) varsa ve bunlar asker topluyorsa bunun kesinlikle önlenmesi ve bu şuraların kapatılması.

-          3. ve 15. kolorduların Dokuzuncu Ordu Müfettişliliği emrine verilmesi; Mustafa Kemal Paşa’nın ordu müfettişi olarak Müfettişlik bölgesi olan Trabzon, Erzurum, Sivas, Van, Erzincan ve Canik illerine gereken emirleri verebilmesi.

-          Müfettişlik bölgesine sınırı olan Diyarbakır, Bitlis, Mamuretülaziz, Ankara ve Kastamonu illerindeki ordu komutanlarının da Mustafa Kemal Paşa’nın emirlerini dikkate alması.

Mondros’un imzasından 6 ay kadar sonra verilen talimatname işgaller karşısında gösterilen tepkileri Padişah ve Hükümeti eliyle etkisiz kılma çabasının ürünüdür. Padişah ve Hükümeti teslim alınmıştır. Milletin ve ordunun teslim alınmaya çalışılması, Mondros sonrasında işgallere ve elde kalan son vatan parçasının elden alınmasına gösterilen tepkilerin etkisizleştirilmesi söz konusudur. Üstelik İtilaf devletleri bunu İstanbul Hükümetine ve Padişaha yaptırmaktadır. Vatanınız elinizden alınacak ama ses çıkarmayın denilmektedir. Ülkenin padişah ve hükümeti teslim alınmıştır; milletin ve ordunun kalan bakiyesinin de teslim alınmasıyla, sessizleştirilmesiyle süreç tamamlanacaktı.

Anadolu’ya işgaller karşısında oluşan tepkiyi etkisizleştirmek, çoban ateşlerini söndürmek amacıyla gönderilen Mustafa Kemal Paşa, tam aksini yaparak çoban ateşlerini birleştirdi; bir ateş topuna döndürdü. Buradaki harcanan çaba tamamıyla hesap kitap meselesiydi, stratejiydi. Karamsarlığa kapılmaması bu noktada çoğu arkadaşından ayrılması kayda değer. 30 yaşlarında genç bir subay iken ve 25/26 Nisan 1912’de Trablusgarp Savaşı sürerken Salih Bozok’a yazdığı mektup bu durumu açık bir şekilde gösterir:

“Vatan kesinlikle düzlüğe çıkacaktır. Millet kesinlikle mutlu olacaktır. Çünkü, kendi esenliğini, kendi mutluluğunu memleketin ve milletin esenliği ve mutluluğu için feda edebilecek vatan evlatları çoktur!” Mustafa Kemal ve arkadaşları bu vatan evlatlarındandı. Memleket ve millet sevdaları, diğer sevdaların önündeydi.

Vatanın kurtuluşu bu sevdayla oldu. Milletin mutluluğu içinse köklü rejim değişikliği gerekliydi. Bunu daha Temmuz 1919’da Mazhar Müfit Kansu’ya not ettirmişti. Daha Erzurum Kongresi sırasında yapılacak devrimleri planlayacak kadar ufkun ötesini planlıyordu. Ancak diğer taraftan da boş hayaller kurmuyordu. Gerçekçiydi. Daha Lozan görüşmeleri sürerken, 1 Mart 1923’te Adana’ya gelir. İskenderun ve Hatay, elimizdeki toprakların dışındadır. Oralardan gelen beş kız çocuğu Atatürk’ün önüne gelerek ağlayarak kurtarılmalarını ister. Verdiği yanıt, “Kırk asırlık Türk yurdu, yabancı elinde kalamaz!” oldu. 17 Mart 1923’te Mersin’e gelen Atatürk’ün önünde benzer bir tablo yaşandı. Bu kez, “Suriye hemşirenizi de kurtarınız!” denmekteydi. Bu kez Atatürk’ün cevabı farklı oldu: “Her millet layık olduğu mutluluğa erişir!” Bunun için her milletin kendisinin çaba harcaması gerekir.

Atatürk, Türk milletinin köklü tarihiyle övünen bir liderdi. Nitekim 10. Yıl nutkunda “Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki gelişimi ile, geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır” demesi bu durumu yansıtır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken geçmişle övünmek kadar geleceğe yönelme de söz konusudur. Tam da bu nokta 23 Nisan’ı çocuklara, 19 Mayıs’ı gençlere armağan etmesi, Büyük Nutuk’ta en sonda gençlere seslenmesi son derece anlamlıdır.

İsmet Paşa’nın dediği gibi Milli Mücadele’nin hiçbir evresinde hesapsız karar ve hesapsız cesaret yoktu. Bu, başından sonuna kadar böyle devam etti. 15 Mayıs 1919’taki ilk kurşun nasıl Milli Mücadele’nin fitilini ateşlemişse ve milli bir galeyan yarattıysa, 19 Mayıs 1919’da Milli Mücadele’nin gerçek başlangıç tarihidir. Emperyalizme bir meydan okuyuştur ve Misak-ı Milli sınırları içerisinde tam bağımsız bir Türk devletinin öncüsüdür. Türk Rönesans’ıdır; Türk milletinin Atatürk’ün liderliğinde yeniden uyanışıdır. Ümmetten millete geçişin en önemli kilometre taşıdır. Kutlu olsun.