Kuzey Amerika’nın doğu yakasında kurulan 13 koloninin İngiltere’ye karşı yürüttüğü ve kazandığı bağımsızlık savaşının ardından 1776-1898 yılları arasında ABD, Amerikan kıtasında yayılmacı bir politikayı benimsedi. Kaçınılmaz/mukadder/açık kader politikası olarak doğu kıyısından içerilere, batıya doğru yayılmayı neredeyse kendisine ilahi bir hak olarak gördü. Manifest Destiny politikası olarak adlandırılan bu anlayış, Atlas Okyanusundan Pasifik Okyanusuna kadar bütün kuzey Amerika topraklarının yeni kurulan Birleşik Devletlere ait olmasını amaçlıyordu. Bunun gerekçesi ise, “Daha çok arazi! Daha çok arazi! Genç Amerikan Bufalosunun önünü açın! Onun daha çok toprağa ihtiyacı var…” düşüncesiydi. Bu politikaya göre, doğuda Atlas Okyanusu kıyılarından batıda Pasifik Okyanusu kıyılarına, güneyde Panama’ya, kuzeyde kutuplara kadar olan bölge ABD’nin olmalıydı. Bunu daha sonra güney Amerika’nın ABD’nin yaşam alanı, arka bahçesi olarak tanımlanması izleyecektir. Monroe Doktrini (1823) olarak literatüre geçen bu politika, tüm Amerikan kıtasını ABD’nin arka bahçesi olarak görmekteydi. Bugün gelinen noktada ABD hem kendi kıtasını hem de tüm dünyayı kendi arka bahçesi olarak görmektedir. ABD’nin 200 yılda geldiği yer ve kaydettiği ilerleme ürkütücü niteliktedir. Bu politikanın 20. yüzyılın başındaki karşılığı Wilson ilkeleridir (Ocak 1918). Bu politika da, dünyada sömürgeciliğin/kolonizasyonun bitirilerek, tüm dünyanın ABD ekonomisine (pazar, hammadde kaynağı olarak) açılmasını amaçlıyordu. ABD her iki dünya savaşında savaşın gidişatını değiştiren ülke olarak, her iki savaştan da güçlenerek ve ülkesi hiç işgal görmeden/yıpranmadan çıktı.
Tekrar 19. yüzyıla dönelim. 19. yüzyıl boyunca devam eden Beyaz-Protestan-Anglosakson (WASP) Amerikalıların yayılmacılık politikası, Amerika kıtasının yerli halkı Kızılderililerin aleyhine oldu. Dini bir motivasyonla desteklenen Beyaz yayılmacılığı karşısında çıkan Kızılderili ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırıldı. Bir etnik temizlik gerçekleştirildi. Hiçbir suçluluk duygusu içermeyen bu etnik temizlik, kendi içerisinde meşruiyet de içermekteydi. Manifest Destiny politikasını benimseyenler beyazdı, karşılarındaki kızılderiliydi. Manifest Destiny politikasını benimseyenler Hıristiyan’dı, karşısındakiler pagandı. Manifest Destiny politikasını benimseyenler yerleşikti/arazilerini çitlerle çevirmişlerdi, karşılarındakiler göçebeydi… Dolayısıyla beyazlar medeni, Kızılderililer ise ilkeldi. İnsan bile sayılmayabilirlerdi ve tabii ki bu durumda yaşamasalar da olurdu.
ABD’nin açık kader politikasını John Gast'ın Amerikan İlerlemesi (1872) adlı tablosu çok iyi anlatır. Tabloda beyaz ve Hıristiyan yerleşimciler Atlantik kıyılarından (doğu) Pasifik kıyılarına (batı) ilerlemektedir. Bu ilahi bir mesajı içinde barındıran, yayılmacı ve vahşi hevesleri dinsel (ve ırkçı) bir motivasyonla besleyen Açık Kader (Manifest Destiny) politikasını anlatmaktadır. Öncü nitelikteki kolonicilerin, beyaz yerleşimcilerin tanrıçası niteliğindeki (kadım Sam amca) Colombia karakteri tarafından korunmasını simgeleyen kadın karakter, aslında genel anlamda ülkeleri simgeleyen kadın karakterlerden biridir. Bugün “Colombia Pictures” filmlerinde bu karakteri görmeye devam ederiz. Diğer taraftan tabloda koloniciler Colombia’nın manevi desteğinin yanı sıra demiryolları ve telgraf telleriyle maddi olarak da desteklenmektedir. Tablo dikkatle incelenirse doğunun ışığı karanlık batıya götürülmekte, Kızılderililer ve bizonlar karanlık batıya ve yok oluşan sürülmektedir.
Tablo, doğuda Atlantik Okyanusundan batıda Pasifik Okyanusuna kadar Hristiyan Beyaz yerleşimcilerin Tanrı'nın adı altında genişlemesi gerektiğini ifade eden dinî karakterli Manifest Destiny'yi göstermektedir. Öncülerin Ruhu olarak adlandırılan ve batıya doğru hareket eden Beyaz yerleşimciler onlara kılavuzluk eden tanrıçavari bir Columbia (Sam Amca'nın kadın versiyonu) tarafından korunmakta ve demiryolları ile telgraf gibi teknoloji desteklenmektedir. Destek alan bu Beyazlar ise Kızılderilileri ve bizonları karanlığa doğru sürmektedir. Melek ise doğudaki ışığı batıya taşımaktadır. Yine tablo tarım yapan yerleşimcilerle göçebe Kızılderililerin farkını da ortaya koymaktadır. Tablodaki motivasyon, bugün Trump’ta açık bir şekilde kendini göstermektedir.
Kuzey Amerika’ya göç edenler 17. yüzyıldan itibaren kolonileri oluşturmaya başladıklarında onları motive eden iki temel unsur vardı. Dinsel özgürlük (kendi inançlarını özgürce yaşama isteği) ve toprak sahibi olarak aileleriyle yeni ve daha iyi bir yaşam kurmak. İstenen neticede dünyevi bir cennetti. Protestanlığın dünyevi mahiyeti dikkate alındığında, dünyevi hırslar da büyüktü. Tüm kıtayı ele geçirmek, kendi fikri ve zihni yayılmacılığını sağlamak ve bunu da Tanrı isteği olarak görmek. 21. Yüzyılda bunun cisim bulmuş hali Trump’tır. Hazin olan 21. yüzyılda insanlığın geldiği bu aşamada bunun yaşanmasıdır. Diğer taraftan insanlığın geldiği aşamanın da bir arpa boyu olmadığını söylemek mümkündür. Olayın bir başka yönü de çifte standart, güçlülerin hukukudur. Vahşi Batı hukuku da diyebiliriz. Bir zamanlar John Wayne’nin oynadığı kovboy filmlerinde bu kez Trump oynuyor. Bir farkla, bu kez sahne sadece Vahşi Batı değil, tüm dünyadır. Üstelik tüm medeni alem bu durumu seyretmektedir.
19. yüzyıldaki Beyaz ve Hıristiyan Amerikalıların ilahi temelli meşruiyetleri karşısında durmak çok da mümkün değildi. Nitekim bunun neticesinde Tanrı isteği olarak görülen WASP yayılmacılığı, önündeki tüm engelleri ortadan kaldırarak hedeflerini gerçekleştirdi. Kıta egemenliği sağlandıktan sonra, Birinci Dünya Savaşı’na girerek ekonomik kapasitesini tüm dünyaya akıtmak istedi. Wilson Prensipleri, ABD’nin önündeki ekonomik engelleri kaldırılması, dünya pazarının ABD’ye açılmasına yönelik talepleri içermekteydi.
19. yüzyılda Manifest Destiny politikası ile giderek yayılan ve iç savaş ile bütünlüğünü sağlayan ABD, iki dünya savaşının kaderini de belirleyen ülke oldu. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Truman Doktrini çerçevesinde dünyada özgürlük ve demokrasiyi yayma ve koruma (!) misyonunu üstlendi. Halen de sürdürüyor.
ABD’nin dünyada iki stratejik ortağı olduğunu söylenebilir: İngiltere ve İsrail. ABD, Avrupa’nın antisemitik yapısından farklı olarak semitik bir temelde kuruldu. Halen de öyle… 1948’den beri yani 75 yıldır İsrail’in yaptığı toprak genişlemeleri ABD’nin 19. yüzyıldaki Manifest Destiny politikasının bir benzeri durumdadır. Burada dinsel/Tanrısal bir misyon ve motivasyon mevcuttur. Diğer taraftan ötekileştirme noktasında Filistinliler ile Kızılderililer arasında da benzerlik kurulabilir.
Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin dağılması ve topraklarının paylaşılmasını içeren Mondros Ateşkes ve Sevr Barış antlaşmaları uygulanmış olsaydı, benzer bir kader de bizi bekliyor olacaktı. Mondros’un yerini Mudanya’nın, Sevr’in yerini Lozan’ın almasıyla bize biçilen kefeni yırtıp attık, kendi kaderimizi Atatürk’ün liderliğinde yeniden tayin ettik. Emperyalizmin Türkiye topraklarında uğradığı yenilgi ve onları yenilgiye uğratan lideri, Atatürk’ü bizler unutsak, onlar unutmayacak. Seni yeneni unutmazsın. Dünyanın tek kutuplu bir seyir izlediği, Çin’in ABD’nin karşısına henüz çıkmaya niyetli olmadığı bir konjonktürde Türkiye hem ulusal bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumalı, hem de kurtarıcı/kurucu önderi Atatürk’ün yolundan gitmelidir. Pusula budur.





