Eski evlerde, büfelerin en özel köşesinde saklanan vitrin takımları vardı; misafirden misafire çıkarılır, kırılmasın diye üzerine titrenirdi. Şimdi elimizdeki telefon bir üst modeli çıktığında anında eskiyor. iki yıllık arabalar yeni olmaktan çıkıyor. Daha da acısı; sadece eşyalar değil, birbirimize duyduğumuz sevgiyi, sabrı, saygıyı da aynı hoyratlıkla tüketip bir kenara atıyoruz.
Bugün insana sorarsanız herkes zamansızlıktan şikâyetçi. Oysa zamandan değil, tüketim çılgınlığının ruhumuza bulaştırdığı sabırsızlıktan muzdaribiz. Peki, ne oldu da bu kadar aceleci, bu kadar doymak bilmez ve vefasız kılındık?
Eşyalarla Başlayan "Kullan-At" Düzeni
Her şey elimizin altındakini tamir etmeyip yenisini almakla başladı. Eskiden ayakkabı eskiyse kunduracıya götürülür, ceketin söküğü dikilir, bir eşya ile anı biriktirilirdi. Eşyaya emek verilirdi; emek verilen şeyin ise bir hatırı, bir kıymeti olurdu.
Şimdi ise her şey pamuk ipliğine bağlı. Emek vermeden sahip olduğumuz her şeyi, aynı kolaylıkla harcayabiliyoruz. Tamir etmenin, onarmanın bir erdem sayıldığı o güzel günler geride kaldı; şimdi "yenisini al, eskisini çöpe at" diyen soğuk bir tüketim ekonomisi zihinlerimizi esir alıyor. Bir eşyaya bağ kuramadığınızda, onun kırılması da canınızı acıtmıyor. Problem de tam burada başlıyor zaten. Eşyaya gösteremediğimiz vefa, insana da gösterilemiyor.
Sevgiyi ve Saygıyı Hızlı Tüketmek: Tahammülsüzlük Çağı
Eşyalardaki bu "kullan-at" mantığı, ne yazık ki en çok insan ilişkilerimizi kemiriyor. Bugün sevgiler de saygılar da mikrodalga fırında pişen yemekler gibi… Hızlı ısınıyor, hızla tüketiliyor ve geriye sadece soğumuş bir yığın kalıyor.
• İlişkilerde en ufak bir pürüzde, bir anlaşmazlıkta "uğraşamam" diyerek kestirip atıyoruz.
• Emek vermeyi, sabretmeyi, karşımızdakini anlamak için dinlemeyi lüks sayıyoruz.
• Oysa sevgi dediğiniz şey tencerenin altındaki kısık ateş gibidir; sabırla, özenle ve zamanla pişer.
Şimdi ise her şeyi hemen, şimdi, kusursuz istiyoruz. Beklemeye tahammülümüz yok. Karşımızdakinin kusurlarını örtmek yerine, ilk hata kapıyı çaldığında kalbin kapılarını kilitleyip gidiyoruz. İnsanları tüketilebilir birer nesne gibi harcıyor, sonra da neden bu kadar yalnızlaştığımızı sorguluyoruz.
Saygıyı Kaybettiğimiz Yerde "Biz" Olmak Mümkün mü?
Saygı, iki insan arasındaki mesafenin değil, kalpteki yerin emniyet şerididir. Bugün birbirimizin fikrine, hayat tarzına, hatta varlığına tahammül edemeyişimiz, saygının o ince köprüsünü yıkıp geçmemizden kaynaklanıyor.
Herkesin haklı olduğu ama kimsenin "biz" olamadığı bir kalabalıkta yaşıyoruz. Sosyal medyanın o sahte pırıltılı dünyasında hayatlar vitrine konulurken, gerçek hayattaki bağlar birer birer kopuyor. Beğen tuşuna basarak sevgi tükettiğimizi, kaydırarak insan sildiğimizi sanıyoruz. Oysa insan silmek bu kadar kolay olmamalı. Bir insanı harcamak, onun geçmişini, o güne kadar biriktirdiği hatıraları da yok saymaktır.
Onarmayı Seçmek
Gelin, durup kendimize şu soruyu soralım: Bu acele kime? Bu bitmek bilmeyen tüketim hırsı bizi nereye taşıyor?
Toprağın bile sabra ihtiyacı vardır; ektiğiniz tohum ertesi gün ürün vermez. İnsan ilişkileri de böyledir. Kırılan bir şeyi hemen çöpe atmak yerine düzeltmeyi, bozulan bir kalbi sabırla onarmayı yeniden öğrenmek zorundayız.
Çünkü unutmayalım ki her şeyi tükettiğimiz bu dünyada, en son tükettiğimiz şey kendi insanlığımız olur. Eşyaların ömrü azaldı belki ama ruhumuzu bu kadar çabuk eskitmeye hakkımız yok. Gelin, sevmeyi de saymayı da harcamaktan vazgeçip, yeniden kıymetini bilelim.
Son cümle: “Unutmayalım, hızla tüketip çöpe attığımız sadece eşyalar değil; her vefasızlıkta eksilen, kendi insanlığımızdır.”




