Ötanazi, modern tıp etiğinin, hukukun ve felsefenin en hassas kırılma noktalarından biridir. Son yıllarda bazı ülkelerde yasal zemin bulması ve uygulama alanının genişletilmesi, konuyu küresel bir tartışma haline getirdi. Ancak ötanazinin yaygınlaşması ve çaresizliğin tek alternatifiymiş gibi sunulması, beraberinde büyük tehlikeler getirmektedir. Bu uygulamaya karşı durmak, yalnızca soyut bir yaşam hakkı savunusu değildir. Aksine, tıbbi değerlerin yozlaşmasını engelleme ve etik çöküşün tamamlanması riskinin önüne geçme mücadelesidir.
Ötanazi karşıtlığının temelinde, insan hayatının dokunulmazlığı fikri yatar. İnsan yaşamı, kişinin fiziksel gücünden ya da toplumsal üretime katkısından bağımsız olarak değerlidir. Bir bireyin ağır acılar çekmesi, onun hayatının anlamını veya saygınlığını eksiltmez. Ötanaziyi yasal bir hak olarak kabul etmek, tehlikeli bir ayrımı da beraberinde getirir. Bazı hayatların artık "yaşamaya değer olmadığını" ilan etmek, insan onurunu korumaz. Tam aksine, onu yok etmeyi meşrulaştırarak büyük bir ahlaki kırılmaya zemin hazırlar.
Hekimlik mesleğinin uygulama anlamında sanat olmasının kökleri Hippokrates’e kadar uzanan "önce zarar verme" ve "yaşatma" ilkeleri üzerine kurulmuştur. Bir hekimin asli sorumluluğu hastayı iyileştirmek ya da onun acısını dindirmektir; yaşamına son vermek değil. Ötanazi uygulaması, hekimliğin bu kurucu felsefesini temelinden sarsar. Beyaz önlük giyen bir profesyonelin aynı zamanda ölümü organize eden kişiye dönüşmesi, hasta ile hekim arasındaki güven bağını zedeler. Böylece toplum, sağlığını teslim ettiği kurumlara karşı haklı bir şüphe duymaya başlar.
Uygulamanın yasal olduğu ülkeler incelendiğinde, başlangıçta çok katı kurallara bağlı olan bu sürecin zamanla nasıl kontrolsüz bir yöne evrildiği açıkça görülür. İlk başta yalnızca tedavisi imkansız ve ölümcül hastalar için düşünülen bu yol; bugün kronik depresyon, psikiyatrik rahatsızlıklar, engellilik ve hatta yaşlılık gibi durumlarda bile kullanılabilmektedir. Sınırlar bir kez gevşetildiğinde, yeni talepleri doğurur ve sürecin nerede duracağını kestirmek imkansızlaşır. Bu durum, toplumda etik çöküşün tamamlanması anlamına da gelir.
Daha da endişe verici olanı, bu durumun savunmasız insanlar üzerinde gizli bir sosyal baskıya dönüşmesidir. Bakıma muhtaç, yaşlı veya engelli bireyler, çevrelerine ve ailelerine "yük" oldukları psikolojisine kapılarak ötanaziye yönelebilirler. Sağlık sistemlerinin maliyet odaklı yapısı da eklenince, pahalı tedavi süreçleri yerine ötanazinin pratik bir "seçenek" gibi sunulması kaçınılmaz bir hale gelir. Bu, bireyi özgürleştiren bir hak değil, onu ölüme sürükleyen toplumsal bir açmazdır.
Modern tıp, palyatif bakım ve ağrı yönetimi alanında çok büyük mesafeler alınmıştır.
İnsani ve ahlaki olan yaklaşım, acı çeken insanı ortadan kaldırmak değil, onun acısını ortadan kaldırmaktır. Devletlerin ve sağlık sistemlerinin profesyonel görevi, yaşamı sonlandırma kolaylığı sunmak değil; palyatif bakımı yaygınlaştırarak hastaların ömürlerinin son dönemini huzurlu, onurlu ve sevdikleriyle birlikte geçirmelerini sağlamaktır.
Sonuç olarak ötanazi, bireysel bir özgürlük maskesiyle sunulsa da toplumsal tabanda insan hayatını ucuzlatan bir uygulamadır. Çağdaş bir toplum yapısı, zor durumdaki insanı kaderine terk edip ölümün önünü açarak değil; her koşulda yaşamı destekleyerek ve acıyı paylaşarak inşa edilmelidir.