Yeni Osmanlıların/Jön Türklerin ve İttihatçıların zihniyet dünyasında "cumhuriyet" kurma hedefi bulunmadığı gibi Cumhuriyet kavramıyla ilgili olumlu bir düşünceye de sahip değillerdi. Her iki harekete mensup olanlar aydın ve bürokrat kökenliydi ve onların en büyük hedefi mensup oldukları devleti kurtarmaktı. Onlar açısından devleti kurtarmak devleti modernleştirmekten geçiyordu. Bunun yollarından biri de mutlak monarşiyi meşruti monarşiye dönüştürmekti; yani padişahın bütün gücü kontrol etmediği, padişahın gücünün kısıtlandığı, parlamenter bir meşruti demokrasi devleti kurtarmanın bir aracı olarak görülmekteydi. Yeni Osmanlılar, Abdülaziz’e meşruti monarşiyi benimsetme derdindeydi. Namık Kemal, 1868’de Londra’da çıkarmaya başladığı Hürriyet gazetesinde mutlak monarşiye karşı dini referanslı meşveret sistemiyle meşruti monarşiyi savunuyordu. Osmanlı coğrafyasında Cumhuriyet fikrinin işlemeyeceği, Müslüman ahali Osmanlı hanedanını sevdiğini, adil bir padişah (meşruti monarşiyi benimseyen demek istiyor!) için canını vereceğini söylüyordu. Yine Namık Kemal’e göre, Mora isyanı sonrasında bağımsızlığını kazanan Yunanistan’ın bile Cumhuriyet ilan edemediğini belirtmekteydi. Oysa takip eden on yıllarda hem Türkiye hem de Yunanistan, cumhuriyet oldu.
Abdülaziz’in tartışmalı ölümünün ardından V. Murat’ın kısa süreli taht süreci ve sonra II. Abdülhamit’in 33 yıllık iktidarı geldi. Jön Türklerin kısa süreli I. Meşrutiyet deneyimi sonrasında İttihatçılar, II. Abdülhamit’in mutlakıyet yönetimine son vermek, 1876 Kanun-u Esasi’sini yürürlüğe sokarak parlamentoyu açmak istediler.
Jön Türkler ve İttihatçılar, bazı çevrelerin sandığının aksine radikal değillerdi ve onların hayali dağılmakta olan imparatorluğu kurtarmaktı ve bu noktada onlar aslında muhafazakar insanlardı. Onların yenileşme çabaları ve anayasal monarşi talepleri, özünde devleti kurtarmak için birer araçtan ibaretti.
1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanında İttihatçılar, istibdada karşı hürriyeti ilan ederek hedeflerine ulaştılar. Bu, mutlak monarşinin meşruti monarşiye dönüşmesi demekti. Burada rejimi kökten değiştirme ve cumhuriyete geçme gibi bir düşünce asla yoktu. Onlar, Osmanlı’nın yenin bir devlete dönüşmesi gibi bir radikal bir projesi yoktu. Onların projesi devleti kurtarmaktı.
İkinci Meşrutiyet öncesinde 1902’de ikiye bölünen, ortaya çıkan Ahmet Rıza ve Prens Sabahattin gruplarının da ortak amacı, Osmanlı hanedanı çatısı altında bir anayasal monarşi idi. Onların arasındaki fark ilk olarak bu anayasal monarşinin kimin desteğiyle ortaya çıkacağı ve sonrasında da iktisadi sistemin nasıl olacağı konusundaydı.
İkinci Meşrutiyet döneminin çoğulculuğu 1913’te sona erdi. Ancak 1918’de kadar İttihatçıların fiili ve otoriter yönetimleri 1918’e kadar sürse de, rejim resmiyette anayasal monarşi/meşruti monarşi olarak kalmaya devam etti. Sultan Reşat gibi sembolik bir padişah-halife eliyle yönetimi kontrolleri altında tuttular. İttihatçıların Kızıl Konak evrakları arasında yer alan tutanaklarda (1916-17) İttihatçıların padişah yetiştirmekten söz ettikleri görülmektedir. Dolayısıyla burada iyi eğitimli, donanımlı padişah hayalidir. Elbette bu padişah Osmanlı hanedanından olacaktır.
Tarık Zafer Tunaya’nın deyimi ile İttihatçıların İkinci Meşrutiyet döneminde gerçekleştirdikleri hukukta ve eğitimde laikleşme adımları, milli iktisat politikaları, Türkçülük fikri ve parlamenter tecrübe, Cumhuriyet devrimleri için bir "siyasi laboratuvar" niteliği taşımaktadır. Ancak bu yine İttihatçıları radikal kılmaz. Onların reformculukları Aile Hukuku Kararnamesinden öteye geçemedi (1917). Oysa Kemalistler, inşa ettikleri Cumhuriyet rejimiyle siyasal bir dönüşümün ötesine geçerek toplumsal dönüşümü de gerçekleştirerek 10 yıl geçmeden Medeni Kanun ile hukuk önünde kadın erkek eşitliği sağladılar (1926).
Bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde 1923'te kurulan Cumhuriyet ise, İttihatçıların meşruti monarşi ve sembolik padişahlık anlayışından radikal bir kopuş gerçekleştirdi. Kemalist modernleşme, egemenliği kayıtsız şartsız bir şekilde millete devretti; şahıs ve hanedan egemenliğine tamamen son verdi.
Jön Türkler ve İttihatçılar şüphesiz cumhuriyetçi değillerdi; onlar reformcuydu, Kemalistler ise devrimciydi. Jön Türkler ve İttihatçılar, meşrutiyetçi (anayasal monarşist) bir zihniyete sahipti. Bununla birlikte onların koydukları anayasal prensipler ve modernleşme adımları, Cumhuriyet'e giden yolun basamaklarını döşedi.
Türk Kurtuluş Savaşı sürecinde Cumhuriyet fikrinin doğuşu ve olgunlaşmasının ardından saltanatın kaldırılması, rastlantısal bir kararı değil, Mustafa Kemal Paşa'nın "milli bir sır" olarak sakladığı kademeli devrim stratejisinin ve ortaya çıkan somut bir siyasi krizin ustalıkla yönetilmesinin sonucunda gerçekleşebildi. Diğer taraftan Vahdettin’in ihaneti, Birinci Meclis’te Saltanatın oybirliği ile kaldırılabilmesine imkan sağladı. Üstelik Meclis’te sadece Atatürk’ün yanında yer alanlar değil karşısında yer alanlar da (İkinci Grup ve bağımsız milletvekilleri) Saltanatın kaldırılması lehinde oy verdiler. Saltanatın kaldırılmasına ilişkin tasarıyı hazırlayan ve ilk imzayı atan isim Dr. Rıza Nur’du. Bu oybirliği ile harekette belirleyici olan Vahdettin ihaneti konusunda kimsenin şüphesinin olmamasıydı. Bugün toplumun bir kesiminde Vahdettin’in ihaneti konusunda şüphe olsa da Birinci Meclis’te bu konuda şüphe yoktu. Nitekim bu ihanet dolayısıyla da Vahdettin İngilizlere sığınarak kaçtı. Yoksa niye kaçsın ki?
Vahdettin’in İngilizlere sığınmasının ardından TBMM, Abdülmecit Efendi’yi dinsel temsil noktasında halife olarak seçti. Bu, saltanatı olmayan bir halifeydi. Saltanatın kaldırılmasıyla Ankara-İstanbul ikiliği ortadan kaldırıldı ve tek merkezli bir yönetim oluştu. Saltanat ve Halifeliğin ikiye ayrılarak kaldırılması, kademeli devrim sürecinin bir parçasıydı. Abdülmecit Efendi’nin siyasi gücü olmayan dini bir lider olarak seçilmesine rağmen siyasi olan ya ad daha açık söyleyecek olursak devlet başkanı gibi davranması ve Cumhuriyet karşıtlarının sığınağına dönüşmesi, yeni bir ikilik yarattı. Cumhurbaşkanın yanı sıra Halife de devlet başkanı gibi davranmaktaydı. Bunu İran’daki dini lider ile Cumhurbaşkanı’nın konumuna benzetebiliriz.
3 Mart 1924’te Halifeliğin kaldırılması, Türkiye’de ümmetten millete, imparatorluk kalıntısından ulus devlete geçişte, kadın haklarının sağlanmasında en önemli kilometre taşıdır. Tarihimizin deyim yerinde en büyük devrimidir. Üstelik bu tarih tek bir devrimi değil, bir devrimler zincirine karşılık gelmektedir. 3 Mart 1924 sadece Halifeliğin kaldırılması değil, laik ulus devletin kurumsal altyapısının eksiksiz inşa edildiği gün demektir. Aynı gün Halifeliğin kaldırılmasının yanı sıra 429 Sayılı Kanun ile Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldı. Din işlerini siyasetin/Hükümetin dışına çıkarmak amacıyla Diyanet İşleri Başkanlığı ve vakıfların idaresi için de Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruldu. Yine aynı gün ordunun siyasetten ayrılması için Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti yerine yürütme erkine bağlı Genelkurmay Başkanlığı oluşturuldu. 430 Sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ülkedeki bütün eğitim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlandı; medreseler kapatılarak laik ve milli eğitim sistemine geçildi.
Sonuç olarak Cumhuriyet'in ilanı, sadece monarşinin yerine Cumhuriyeti getiren biçimsel bir rejim değişikliği değil; geleneksel, dinsel ve imparatorluk bakiyesi bir toplum yapısını kökten dönüştürmeyi hedefleyen kapsamlı bir zihniyet ve toplum devrimi anlamına gelmektedir. Cumhuriyet; dinsel cemaat aidiyetine ve hiyerarşisine dayalı ümmet yapısını tasfiye eti; eşit haklara sahip bireylerden oluşan yurttaş temelli laik bir Türk milli kimliği inşa etti. Padişahların şahsi yönetimine dayalı "eşhas devleti" anlayışı yıkılarak egemenlik kayıtsız şartsız millete devredilmiş ve "halkın devleti" kuruldu. Şahıs egemenliğinin yerini milli egemenlik aldı. 1924 Anayasası'nın 88. maddesiyle din ve ırk farkı gözetilmeksizin tüm yurttaşlar hukuki olarak eşit kabul edilerek ulus devletin hukuki zemini oluşturuldu. Dolayısıyla ve görüleceği üzere Cumhuriyet, salt bir rejim değişikliği değildir. Onun ötesinde bir uygarlık projesidir. Kısaca söyleyecek olursak Türk Devrimi’nin en önemli adımı olan 1923 Cumhuriyet Devrimi, geleneksel ve patrimonyal otorite yapısından akılcı, hukuksal, laik ve yurttaş odaklı çağdaş bir ulus-topluma/devlete geçiş demektir.
Cumhuriyetin 103. yılı kutlu olsun. Zaman tüm Cumhuriyetçi ve Atatürk çizgisindeki Türk milliyetçilerinin birleşme zamanıdır. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında Cumhuriyetin temelinde yaratılan tahribatı gidermek ve Cumhuriyeti daha güçlü bir şekilde demokrasiyle taçlandırma görevi hepimize aittir. Bunun yolu da örgütsüz çoğunluğun kendi gücünün farkına varmasından geçmektedir.