Sadabat Paktı (1937), Bağdat Paktı (1955) ve Mekke İttifakı (2026) Türkiye’nin Ortadoğu politikalarına ilişkin son yüz yıllık süreçte üç önemli dönüm noktasını işaret etmektedir.

Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında 8 Temmuz 1937 tarihinde Tahran'daki Sadabat Sarayı'nda imzalanan bir saldırmazlık ve bölgesel iş birliği antlaşması olan Sadabat Paktı, bir kolektif savunma ya da askeri ittifak antlaşması değildir. Pakt, bölgesel barışı korumak, sınır güvenliğini sağlamak, iç işlerine karışmamak ve karşılıklı saldırılardan kaçınma amacı gütmektedir.

Sadabat Paktı’nın en dikkat çekici özelliği bölge ülkelerinin kendi aralarında yaptığı bir antlaşma olması ve emperyal güçlerin/büyük devletlerin bu yapılanmanın dışında tutulmasıdır. İki dünya savaşı arasındaki dönemde, bölge ülkeleri yükselen savaş tehlikesi karşısında birbirlerine saldırmamayı, biri saldırıya uğradığında bunu kendi lehine fırsata çevirmemeyi taahhüt etmekteydi. Saldırıya uğrayana yardım vaadinde bulunmuyordu. Temelde o dönemin dünyasındaki revizyonist eğilimler karşısında anti revizyonist bir tavrı yani sınır değişikliği olmamasını, mevcut sınırların korunmasını amaçlıyordu. Söz konusu ülkeler kendi sınırlarını güvenceye almayı hedeflediği gibi aynı zamanda sınır içi güvenlik tehditlerini (Kürt isyanları, aşiret hareketlilikleri gibi) etkisizleştirme amacı güdüyordu. Büyük devletlerin Paktın dışında tutulması, dönemin ruhunun da gereği olarak Paktın bağımsızlıkçı karakterini ve emperyalizmin dışarıda tutulması konusunda hassasiyeti ortaya koymaktadır.

Eylülün Hafızası ve Şarkıların Dili
Eylülün Hafızası ve Şarkıların Dili
İçeriği Görüntüle

Bağdat Paktı, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği'nin Ortadoğu'da nüfuz sahasını genişletme çabasını engellemek amacıyla 24 Şubat 1955 tarihinde kurulan askeri ve siyasi bir ittifak olarak tanımlanabilir. Türkiye ve Irak arasında Bağdat’ta imzalanan antlaşma ile kurulan ittifaka sonradan İran, Pakistan ve İngiltere de katıldı. ABD Paktın resmi bir üyesi değildi ama Paktı destekliyordu. Irak, 1959’da ittifaktan ayrıldı. Irak ayrıldıktan sonra Pakt, CENTO adını aldı ve merkezini Bağdat’tan Ankara’ya taşıdı. Irak’ın Pakttan ayrılması, 1958’deke darbe ile yönetim değişikliği neticesinde gerçekleşmişti. İran ise, 1979 İran İslam Devrimi sonrasında ayrıldı ve bu Paktın sonu oldu.

Bağdat Paktı, bir kolektif güvenlik antlaşması olarak nitelense de kolektif savunma maddesi son derece muğlaktır. Pakt metni, tarafların güvenlik ve savunmaları için iş birliği yapacakları taahhüdünü ortaya koysa da bir üyeye yapılan saldırının otomatik olarak diğerlerine yapılmış sayılacağı yönünde açık bir taahhüt içermemektedir. İttifak, Sovyetlerin Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu ve Akdeniz’e inmesini engellemek amacıyla ve Batı Blokunun desteğiyle kurulmuştu. Dolayısıyla Pakt, bölgesel ittifak girişimlerinden değil iki kutuplu dünyada çatışmanın ürünü olarak, küresel ölçekli bir sürecin sonucunda ortaya çıktı.

Mekke İttifakı ise 2026 yılı içerisinde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalandı. İttifak süreci henüz tamamlanmadı, antlaşma metni tam olarak ortada yok. Basına yansıyan bilgilerden ittifak hakkında bilgi sahibiyiz. Sözünü ettiğimiz önceki iki paktan köklü olarak bir kopuşu ifade etmektedir. Çünkü görüldüğü kadarıyla ittifak açık bir kolektif savunma vaadinde bulunmaktadır. Bir üye devlete yapılan silahlı saldırının diğer tüm üyelere yapılmış sayılması, NATO’nun 5. maddesine benzemektedir. Bu noktada Sadabat Paktındaki birbirine saldırmama anlayışının yerini Mekke İttifakında birlikte savaşma/ortak savunma anlayışı almaktadır. Ancak ortak savunma kime karşı olacaktır: Diğer devletler mi (başta İran) ya da vekalet savaşı yürüten, devlet dışı aktörler (Husiler) mi?

Üç ittifak da Türkiye’nin Batı ile kurduğu ilişkiye ilave olarak Doğu ile/İslam dünyasıyla derinlikli bir ilişki kurarak çok yönlü bir nitelik kazandırmaktadır. Bununla birlikte son ittifak, Sünni ittifakı görünümü arz etmektedir. Bu görünüm, Sünni-Şii çatışması izlenimi vermemelidir. Diğer taraftan bölgeyi dışarıya karşı değil de sanki bölge içi tehditlere karşı kurulduğu izlenimi vermektedir. Diğer taraftan önceki iki ittifakın pasif niteliğinden farklı olarak son ittifak aktif bir tavır almayı, çatışmayı, birlikte ortak savunma yapmayı vaat etmektedir. Bu noktada Suudi Arabistan’ın ekonomik gücü, Türkiye’nin ileri askeri kapasitesi ve Pakistan’ın nükleer gücü anlamlı ve büyük bir güç anlamına gelmektedir. Olası bir İran-İsrail çatışmasında, İran’ın Suudi Arabistan’ı hedef almasında ya da Husilerin Suudi Arabistan’ı hedef almaya devam etmesi durumunda Mekke ittifakı üyeleri Suudi Arabistan’a yapılan saldırıları kendilerine yapılmış sayacak mıdır? Bunu önümüzdeki günlerde antlaşmanın TBMM’ye geldiğinde daha net bir şekilde göreceğiz. Dolayısıyla Türkiye’nin bölgesel çatışmaların içerisinde yer almasına ilişkin önemli bir risk söz konusu olabilir. Husilerle olası bir çatışma bize Osmanlı’nın son döneminde Yemen travmasını hatırlatacaktır. Ancak bu sözünü ettiklerimizin hepsi olasılıktan ibarettir. Çünkü Mekke İttifakına dair net bir veriye sahip değiliz.

Türkiye’nin izlediği aktif ve çok yönlü dış politikanın artılarının olacağı açıktır. Ancak ABD’nin Suudi Arabistan’ın güvenliğini ittifakın diğer iki üyesine havale etmesi olasılığını ihtimal dışı görmemek gerekir. Dediğim gibi bölgeye ilişkin izlenecek dış politika fırsatlar kadar riskler de içermektedir. Bu noktada Birinci Dünya Savaşı başladığında, İttihatçılar Almanya’nın yanında savaşa girmesiyle dalga geçen Şerif Hüseyin; “Hele toz duman dağılsın/ata mı bindin eşeğe mi anlarsın?” demişti. Ancak İngilizler kendisine vaat ettikleri birleşik Arap krallığı sözünü tutmamış, kandırılan ve dolayısıyla eşekten düşen kendisi olmuştu. Burası Ortadoğu kimin ne yapacağını öngörmek o kadar mümkün olmayabiliyor. Bunu Şerif Hüseyin de deneyimlemişti.

Sonuç olarak Ortadoğu coğrafyasına sırtınızı dönmek mümkün değil. Atatürk Türkiye’si de Ortadoğu’ya sırtını dönmemiş, bölgedeki gelişmeleri yakından takip etmiş ve hatta emperyalizm karşıtı Arap milliyetçilerine de model olmuştu. Amit Bein, Kemalist Türkiye ve Ortadoğu adlı kitabında (Alfa Yay.) buna ilişkin pek çok örnek vermektedir. Bugün de Türkiye bölgeye sırtını şüphesiz dönemez. Ancak temkinli olmakta ve sıcak çatışmalara taraf olmamakta büyük fayda var. Osmanlı’nın son dönemine bakmak bile bize yeterince ders verecek örneklerle dolu.