Ünlü oyuncu Oktay Kaynarca'nın, katıldığı bir programda "Ben Türkiyeliyim. Türkiye milliyetçisiyim" demesi kamuoyunda ciddi tepki yarattı. Kaynarca’dan bir buçuk yıl kadar önce Deva Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sanem Oktar’ın "Anayasadan 'Türk' tanımını kaldırmak istiyoruz, doğrudur" demesi doğal olarak tartışmaları da beraberinde getirmişti. 

Cumhuriyetin ikinci yüz yılına girmişken hala vatandaşlık anlamında kimlik tartışması yapıyor olmamız hayra alamet değil. Gerçekten kimlik olarak kendimizi nasıl tanımlamalıyız? Türk, Türkiyeli, Ümmet… Hangisi? 

Yakın tarihimize baktığımızda milli kimlik meselesi ciddi bir tartışma konusudur. Aslında Osmanlı devletinde yöneten yönetilen temelli tasnif, Tanzimat dönemine kadar sürdü. Tanzimat döneminde reaya, ahaliye dönüştü. Birinci Meşrutiyet ile birlikte ahali, “Osmanlı” olarak tanımlandı. 1876 Anayasasının 8. Maddesi Osmanlı kimliğini şöyle tanımlar:

MADDE 8.- Devleti Osmaniye tabiyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve mezhepten olur ise bila istisna Osmanlı tabir olunur ve Osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izae edilir.

Görüldüğü üzere hangi din ve mezhepten olursa olsun Osmanlı sayılmaktaydı. Dikkat edilecek olursa metinde ırk/etnisite kavramlarına gönderme yoktur. Çünkü hem o dönemde etnik kimlik yaygın olarak Osmanlı’da kullanılan bir ifade değildi ve hem de din (millet sistemi) temelli Osmanlı, Tanzimat sonrasında artık vatandaşları arasında din ayrımı da yapmama kararı almış; anayasaya yerleştirmişti.

Aslında Türklük meselesi Birinci Meclis’te de gündeme gelmişti. Ancak ortak kimliğe ne denileceği meselesine ilişkin tartışma, bir iç meseleydi. Oysa o dönemin temel meselesi bağımsızlık savaşıydı. Ancak yine de bazen istemeden de olsa bu tartışmalar kaçınılmaz olabiliyordu. Nitekim Meclis’te –açılışından 8 gün sonra- 1 Mayıs 1920 tarihinde Kastamonu milletvekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’in yaptığı Türklük vurgusu itirazı da beraberinde getirmişti. Oysa Yusuf Kemal Bey şunları söylemişti:

“… her Türkün söyliyeceği şey, memleketimizde görülecek ilk iş sıhhiye işidir. Çünkü sıhhat olmazsa, çünkü Türklük bulunmazsa, o Türkler üzerine bina edeceğimiz hiçbir iş kalmaz. Ne dahilî iş ve ne de harbiye işi kalır. Türkleri muhafaza etmek için evvelâ sıhhati muhafaza etmeli. (…) … Türklüğü bitiren hastalıkları bir an evvel kaldırmazsak, eğer Türk ailesinin, Türk ferdinin refahını temin edecek esbabı istikmal etmezsek hepsi boştur, ne yaparsak yapalım hepsi boştur. (…)”

Muhafazakar eğilimleriyle dikkat çeken Sivas milletvekili Emir Marşan, Türklük vurgusuna itiraz etmiş, ve daha geleneksel/İslami bir kimlik kullanılmasını istemişti:

“EMÎR Pş. (Sivas)- Yusuf Kemal Beyefendi Hazretlerinin, iradı kelâm ettiği sırada yalnız sıhhatlerinin muhafazası lüzumunu Türklere hasretmiş olmasına itiraz ediyorum. (İslâm demekti, sadaları), (Kelime ile oynamayın, sesleri). Müsaade buyurun, zannederim ki, Müslümanlık namına teessüs etmiş bir hilâfet vardır. Değil buradaki Müslümanlar, aktarı cihanda bulunan umum muslinimin bu hilâfete merbutiyetlerini unutmamak iktiza eder. Rica ederim ki, yalnız Türklük namını istimal etmiyelim. Çünkü, Türklük namına biz buraya cemolmadık. (Gürültüler). Rica ederim yalnız Türkler değil, Müslümanlar demek, hatta Osmanlı demek kâfidir. efendim. (İslâm deniliyor, sadaları). Bu vatanda Çerkes, Çeçen, Kürd, Laz ve daha birtakım kabaili islâmiye vardır. Bunları hariçte bırakacak tefrikaya, bâis olacak söz söylemeyelim. (Gürültüler)”

Emir Paşa’nın ortak kimlik olarak Türklük vurgusunun yapılmaması, onun yerine Müslümanlık ve İslamiyet vurgusu yapılması isteği itirazlara yol açtı. Yusuf Kemal Beyin Türk derken İslam anlamında kullandığı, Emir Paşa’nın bu ifadeyi çarpıttığı şeklindeki itirazlara oturum başkanı müdahale etti ve Emir Paşa’nın konuşmasını tamamlamasına izin verilmesini rica etti.

“EMİR Pş. (Devamla) — Bendeniz bu mesele hakkında uzun söz söyliyecek değilim. Bu gibi sözlerin şimdiye kadar bir faidesini görmedik. Hepimiz hilâfete merbutuz. Bu hilâfeti muazzamayı birçok asırlardan beri muhafaza eden Türk kavmi necibi olduğunu da kimse inkâr edemez. Yalnız tefrikayı icabedecek hiçbir söz söylenilmemesini tekrar temenni ediyorum”.

Emir Paşa sözlerini yumuşatmakla beraber fikrinde ısrarcıydı. Uzlaşma sağlama görevi Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya düştü. Aşağıdaki cümleleri genel olarak akademik camiada bilinen cümleler olmakla beraber, Emir Paşa’nın sözleri neticesinde Meclis’te uzlaştırma amacıyla söylendiği pek de bilinmemektedir:

“MUSTAFA KEMAL Pş. — Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasiyle bir iki nokta arz etmek isterim: Burada maksudolan ve Meclisi Âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Lâz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasırı islâmiyedir, samimî bir mecmuadır. Binaenaleyh, bu Heyeti Aliyenin temsil ettiği, hukukunu, hayatını, şeref ve şanını kurtarmak için azmettiğimiz emeller, yalnız bir unsuru İslama münhasır değildir. Anasırı islâmiyeden mürekkep bir kitleye aittir. Bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz. Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan, hudut meselesi tâyin ve tesbit edilirken, hududu Millîmiz İskenderun'un Cenubundan geçer, Şarka doğru uzanarak Musul'u, Süleymaniye'yi, Kerkük'ü ihtiva eder. İşte hududu millîmiz budur dedik! Halbuki Kerkük Şimalinde Türk olduğu gibi Kürd de vardır. Biz onları tefrik etmedik. Binaenaleyh, muhafaza ve müdafaasiyle iştigal ettiğimiz millet bittabiî bir unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasırı islâmiyeden mürekkeptir. Bu mecmuayı teşkil eden her bir unsuru islâm, bizim kardeşimiz ve menafii tamamiyle müşterek olan vatandaşımızdır ve yine kabul ettiğimiz esasatın ilk satırlarında bu muhtelif anasırı islâmiye ki: Vatandaştırlar, yekdiğerine karşı hürmeti mütekabile ile riayetkardırlar ve yekdiğerinin her türlü hukukuna, ırki, içtimai, coğrafi hukukuna daima riayetkar olduğunu tekrar ve teyidettik ve cümlemiz bugün samimiyetle kabul ettik. Binaenaleyh, menafiimiz müteşerektir. Tahlisine azmettiğimiz vahdet, yalnız Türk, yalnız Çerkes değil, hepsinden memzuç bir unsuru islamdır. Bunun böyle telâkkisini ve suitefehhümata meydan verilmemesini rica ediyorum”.

Milli Mücadele yıllarında İslam kimliği ile Türk kimliği arasındaki çelişki ya da çatışmadan özellikle uzak durulmuştu. Çünkü içeride yaşanabilecek bir çatışma, bağımsızlık mücadelesine zarar verecekti. Cumhuriyetin ilanını takip eden süreçte ümmet kimliğinin yerine laik/seküler bir Türk kimliği inşa edilmesi benimsendi. Bu, Türkiye’nin çağdaşlaşma projesinin bir parçasıydı.

Cumhuriyet döneminde kabul edilen ilk anayasa olan 1924 Anayasası, Türk kimliğini şöyle tanımlamaktadır:

Madde 88- Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir.

Türkiye’de veya Türkiye dışında bir Türk babadan gelen yahut Türkiye’de yerleşmiş bir yabancı babadan Türkiye’de dünyaya gelipte memleket içinde oturan ve erginlik yaşına vardığında resmi olarak Türk vatandaşlığını isteyen yahut Vatandaşlık Kanunu gereğince Türklüğe kabul olunan herkes Türktür.

Filistin’deki Arap Ayaklanmaları ve Atatürk Türkiye’si Filistin’deki Arap Ayaklanmaları ve Atatürk Türkiye’si

1924 Anayasası Türk kavramını bir etnik kimliğe indirgememekte ve onu bir üst kimlik olarak tanımlamaktadır. Üstelik dikkat edilecek olursa neredeyse 1876 Anayasasındaki Osmanlı tanımı ile 1924 Anayasasındaki Türk tanımı birbirinin aynı gibidir. Osmanlı çıkmış, Türk girmiştir.

Cumhuriyetin kurucuları seküler/laik bir ortak kimlik inşa ederek Türk adıyla bir milli devlet kurdular. Bu bağlamda Atatürk’ün millet ve Türk milleti için kullandığı tanımlar son derece açıktır:

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” (1925).

“Millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirlerine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasi ve sosyal bir toplumdur” (1930).

“Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın (burada milletin anlamında!) evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır” (1932).

Bugün Anayasanın 66. Maddesinden Türk ifadesini kaldırıp yerine Türkiyeli ya da Ümmet tanımını koymak Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine dinamit koymaktır.

Türklük etnik kimliğin ötesinde ortak milli kimliktir. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir felsefesi asimile edici değil, ortak kimliğe dayalı çağdaş bir milliyetçiliktir. Anayasadan Türk kimliğini çıkarmak Irak, Lübnan ve Yugoslavya yapar bizi. İsviçre yapmaz. Türklüğü sadece etnisiteye indirgemek tarihi bir cinayettir. Ülkeyi yönetmeye talip olanların daha ne olduğumuza karar verememiş olmalarını cehalet olarak tanımlamak hafif ve basit kaçacaktır.

Cumhuriyetin ikinci yüz yılına girmişken insan hâlâ hayret ediyor: Türk’e ne çok düşman varmış. Oysa Anadolu’yu vatan kılan Türklerdir. İmparatorluk dağılırken Balkanlar, Kırım ve Kafkasya’dan gelenlerin sığındığı yer burasıdır. 

Fransız, Alman demek ne kadar doğalsa Türk demek de o kadar doğal. Diğer etnik kimlikleri yok saymadan, onları birer kültürel kimlik olarak kabul etmek, ama bu kültürel kimliklerin de ayrılıkçı başka bir kimliğe dönüşmesine izin vermeden, bir toplumsal uzlaşma sağlamak zorundayız. Yoksa gideceğimiz yer Ortadoğu’nun ya da Balkanların etnik ve dinsel kimlikler bataklığı olacaktır. Herhalde Cumhuriyetin ikinci yüzyılından beklediğimiz bu değildir.

Atatürk farklı etnik ve dini kimliklerden oluşan bir Ümmet toplumundan laik bir Türk milli kimliği yaratmaya çalıştı. Onun yaratmaya çalıştığı millet kimliğinden tekrar Ümmet kimliğine dönmek ya da Türkiyeli tanımı yaratmak Ahmaklıktan öte bir şeydir. Unutmamak gerekir ki Atatürk Türk kimliği etrafında bütün etnik ve dini kimlikleri toplarken geniş ve kapsayıcı bir şekilde hepimiz Brakisefal Alpin kökenliyiz demişti. Yine unutmamak gerekir ki zamanın ruhu son beş yüzyıldır milletler ve milliyetçilikler çağıdır.Türkiyeli kavrama bizi Yugoslavya’ya Ümmet kavramı da Ortaçağa götürür. Dolayısıyla hayaller İsviçre gerçekler Yugoslavya, hayaller Osmanlı gerçekler Sevr olabilir. Bu nedenle pusulamız cumhuriyetin kurucu değerleridir; çağdaş laik Türk milli kimliğidir. Bizi çağdaş dünyaya taşıyacak olan da budur.