Venezuela’da yaşanan gelişmeler net bir şekilde gösteriyor ki yönetimler meşruiyetlerini kendi halkından almalıdır. İçeride meşruiyetini yitiren yönetimler ne kadar otoriter ya da güçlü olurlarsa olsun dış etkilere ve müdahalelere açık oluyorlar. Gerçi Kuzey Kore gibi nükleer silaha sahip olmak, onları dokunulmaz kılıyor.

ABD’de ne zaman Cumhuriyetçiler iktidara gelse, dünyaya yönelik daha saldırgan bir tutum içerisine giriyorlar. Kendilerini destekleyen petrol ve silah şirketlerinin de etkisiyle, dünyaya hammadde, enerji kaynakları ve pazar üzerinden bakıyorlar. Trump’un başkanlığının ikinci dönemi ve bu dönem 2028’de bitecek. Gerçi Trump üçüncü dönemi zorlayacak gibi görünüyor. Ancak orada sistem değiştirmek bizdeki kadar kolay değil. ABD kurumsal mekanizması ve müesses nizamı, şahıstan güçlü olduğu için şahıs için sistem değiştirmek hiç de kolay değil. Gelenekler ve yasal mevzuat işliyor. ABD içerisinde işleyen kontrol-denge mekanizması, Trump’u frenleyebilirken aynı mekanizma ne yazık ki dünya genelinde yok. Trump, ABD dışında ABD içinde olduğundan çok daha rahat. Bununla birlikte ABD, dünyanın en büyük ekonomisi olduğu halde dünya demokrasi endeksinde (The Economist dergisi, 2024 rakamları) kusurlu demokrasi olarak 28. sırada. Puanı 10,00 üzerinden 7,85. Seçim süreci ve çoğulculuk, devlet fonksiyonları, politik katılım, politik kültür ve sivil özgürlükler temelinde yapılan değerlendirmelerle bu puana ulaşılıyor. İlginç bir şekilde ABD’nin devlet fonksiyonları ve politik kültür noktasında puanı düşük; 6 puanın biraz üzerinde. Aslında bu şaşırtıcı da değil. Sosyal devletin zayıf olduğu bir ülke ABD. İç yapı açısından ABD’nin ekonomik ve askeri açıdan dev, sosyal devlet yönünden cüce olduğunu söylemek yerinde olacaktır.

ABD’nin yükseliş süreci aslında 1861-1865 arasındaki iç savaş sonrasında meydana geldi. ABD, önce Atlantik’ten Pasifik’e kadar yayılmasını ve kuzey Amerika’yı doğudan batıya birleştirmeye yöneldi. Birinci Dünya Savaşı öncesinde dünyanın en büyük ekonomisi haline geldi. Bu halen de böyle. Böyle bir ülkenin yüksek üretim kapasitesi için öncelikle pazara ihtiyacı vardı. Dünyanın büyük bölümünün sömürge olduğu bu dönemde, sömürge ve koloni toprakları doğal olarak ABD’ye kapalıydı. Buraların ABD’nin ekonomisine açılması, ABD’nin ekonomik yayılmasının buralara da nüfuz etmesine imkan sağlayacaktı. Nitekim 8 Ocak 1918 tarihli Wilson ilkeleri, ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na girerken taleplerini içermekteydi. Bu taleplerin başında sömürgelerin bağımsızlığının sağlanması ve ABD’nin ekonomik etki alanına açılması gelmekteydi. Birinci Dünya Savaşı’nın kaderini değiştiren ve savaştan da güçlenerek çıkan ABD, benzer şekilde yine sonradan girdiği İkinci Dünya Savaşı’nın kaderini değiştirdi. Savaş sonunda Batı dünyasının liderliğini İngiltere’den devraldı. Soğuk Savaş sürecinde Batı dünyasını NATO örgütlenmesi etrafında toplayarak SSCB’ye ve müttefiklerine/uydularına karşı bir blok yarattı.

Soğuk Savaş döneminde yaratılan denge, büyük devletlerin etki alanlarını sınırladı. Buna ABD de dahildi. Büyük devletlerden (ABD ya da SSCB) birinin güvenlik şemsiyesi altına giren devlet açısından korunma sağlanıyordu. Ancak Soğuk Savaş sonrasında ABD, rakipsiz bir güce dönüşerek etki alanını tüm dünyaya yaymaya girişti. Cumhuriyetçilerin iktidara geldiği dönemlerde bu daha kaba güç şeklinde kendini gösterdi.

Bugün Trump’un dünyaya bakışı sanayi devrimi sonrasında İngiltere’nin 19. Yüzyılda askeri gücünü kullanarak tüm dünyayı kendi pazarı ve hammadde kaynağına dönüştürmesine benzemektedir. Sanayi devrimi ile -ilk sanayileşen ülke olarak- dünyanın üretim merkezi haline gelen İngiltere, liberal ekonomi politikasını benimsedi. Askeri ve siyasi gücünü kullanarak ülkelerin İngiliz ticaretine kapılarını açmasını sağladı. Böylece üzerinde güneş batmayan imparatorluğu kurmaya girişti. Bu imparatorluk merkezinde İngiltere’nin yer aldığı bir ticari sisteme dönüştü. Bu noktada Kuzey Amerika ve Rusya’da mısır üretilen tarlalar, İtalya ve Baltık denizi ormanları, Avustralya’da otlayan koyunlar, Peru’da üretilen gümüşler, Güney Afrika ve Avustralya’da üretilen altınlar, Hindistan ve Çin’de yetiştirilen çay, Doğu Hint denizinin dört bir tarafında üretilen kahve, şeker kamışı ve baharat, Amerika’nın güneyinde üretilen pamuğun yanı sıra dünyanın sıcak iklime sahip dört bir yanında üretilen pamuk İngiltere içindi. İngiltere, kendini dünyanın sahibi/efendisi olarak görüyordu. Bugün aynı ruh ABD’nin Cumhuriyetçi başkanı Trump’ta var. Dünyadaki bütün petrol ve doğal gaz yatakları, Ukrayna ve Grönland’daki değerli maden ve mineraller ABD için. Diğer taraftan bunları kontrol eden diğer ülkelerin (başta Çin olmak üzere) üretimini kontrol eder ve ayrıca müttefiklerini de kendine bağımlı kılar. Unutmamak gerekir de Birinci ve İkinci Dünya Savaşları bu kaynakların kontrolü dolayısıyla çıkmıştı. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu da bu konuda Avrupa’da çıkan savaşları bitirmek, Almanya’yı tatmin etmek ve bir Avrupa Barışı yaratmak için kurulmuştu.

Üstelik İkinci Dünya Savaşı sonrasında galipler tarafından oluşturulan BM ve onun 5 daimi Güvenlik Konseyinin yarattığı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Dünya beşten büyüktür” dedirten sistem bile delinmiş durumda. Tüm dünya gelinen noktada bir’den/Trump’tan büyük değil. Trump’tan kurtulmak için insanlık, Demokratların 2028’de “kazanacak” bir adayla çıkmalarını beklemekten başka bir şey yol henüz bulabilmiş değil. Trump, Venezuela’ya yönelik politikasıyla diktatörlere sözde savaş açarak ülkenin kaynaklarına çöktü. Petrolün kontrolü bizde olacak dedi. Bunun 1919’da Paris Barış Konferansında dile getirilen mandaterlik fikrinden bir farkı yok; 21. Yüzyılda yeni bir sömürgecilikle karşı karşıyayız. 1916 sonrasında Sykes-Picot ile Ortadoğu’yu yeniden ve kendine göre dizayn eden İngiltere’den sonra, bu kez ABD tüm dünyayı dizayn ediyor. Dünya ülkeleri birleşmezse kimsenin bundan kurtulma şansı olmayabilir. Önümüzdeki süreçte Grönland yeni bir Alaska olabilir. İran, Venezuela sonrasında artan olaylar nedeniyle dış müdahaleye açık hale getiriliyor.

2006’da “Irak örneği doğrultusunda, etnik ve dinsel yapısıyla ABD'nin hedefindeki İran”, (Cumhuriyet Strateji, 8 Mayıs 2006) adlı bir makale yazmıştım. İran’ın, Irak’tan farklı tarihsel derinliğine vurgu yaparak İran’ın kolay lokma olmadığını ama kırılgan yanlarını, etnik ve dini yapılanmasındaki sorunlara değinmiştim. Gerçekten coğrafyamıza baktığımızda milletleşemeyen, etnik ve dini kimlikler temelinde bölünen ülkeler dış müdahaleye açık ve kırılgan bir yapıya sahipler. Batı temelinde bir ulus devlet inşa eden Türkiye Cumhuriyeti, Ortadoğu tipi kırılgan ve parçalanmaya müsait bir yapıya yönlendiriliyor. Laikliğin tahrip edildiği, tarikatların-mezhepçiliğin ağır bastığı, etnik kimliğe dayalı terörün demokrasi ve solculuk diye pazarlandığı ve tüm bu yapıların emperyalizmin aparatı olduğu açık. Bütünsel olarak Türkiye Cumhuriyeti ve üniter ulus devlet hedefte.

Gelinen noktada yaşananlardan çıkarılacak en büyük ders, ülke yönetimlerinin ulusal bütünlüğünü korumaya, milletleşme yolunda ilerlemeye ve demokratik meşruiyeti yitirmemeye ihtiyaç var. Diktatörleşen yönetimler, içeride kırılgan bir kutuplaşma siyaseti yarattıkları gibi, olası dış saldırılar karşısında yönetimlerinin arkasında halkın durmasını engelliyor. Venezuela örneği, başkanın korumasının bile Küba tarafından sağlanması halktan kopukluğun somut örneğidir. Halkın sefaleti de, kitlelerin yönetimlerden kopmasına yol açtığı gibi dış müdahalelere kapı aralıyor. Stalin’in tavuğu hikayesinin zamanımızda bir karşılığı yok. Bir şartla nükleer güç değilseniz.

Dünyadaki diktatörlük rejimlerinin bu durumda yapacakları iki şey var. Birincisi Trump ile anlaşmak ve Trump’ı memnun edecek politikalar izlemek. İkincisi de ulusal meşruiyetlerini yitirmemek, yavaş yavaş demokratik rejime geçmek. Bir diğer şey yolsuzluk, hırsızlık eylemlerine son vermek. Halkın nefretini çeken şeylerden biri de bu. Pek çok Venezuelalı nezdinde ABD bir başkanı aldığı kadar bir hırsızı da aldı. Ancak henüz şunun farkında değiller: Turpun küçüğü Maduro, turpun büyüğü ise Trump. ABD’nin girip de hayır getirdiği neresi var? Afganistan, Irak, Suriye?

Diğer taraftan İkinci Dünya Savaşı sonrasında demokratikleşen üç ülkeyi saymak lazım: Almanya, İtalya ve Japonya. Ancak yine de bu ülkelere demokrasinin dış /ABD müdahalesinden ziyade iç dinamiklerle geldiğini, gelişmiş bir ekonomi, eğitimli insan gücü, homojen/milletleşmiş seküler bir topluma dayanarak inşa edildiğini söylemek gerekir. Neticede iç cepheyi güçlendirmek, demokrasiyi, toplumsal refahı ve ulusal kimliği geliştirmek en büyük savunma kalkanıdır. Bu noktada sorun 1945-1950 bandında Türkiye’de demokrasiyi kuranlarda değil, onlardan devraldıkları mirası geliştiremeyip seçimle iktidar değişimini gelenekleştirmeyenlerde.