Son günlerde Öcalan ve PKK konusunda yaşanan gelişmeler, Öcalan’a statü kazandırma çabaları, DEM yöneticileri ve Öcalan tarafından dile getirilenler, pek çok çevrede haklı olarak kaygıya yol açmaktadır. Türkiye’nin Lübnan, Yugoslavya ve Çekoslovakya gibi ya da Irak ve Suriye gibi olabileceği endişeleri dile getirilmektedir. Aslında bu noktada çevre ülkelerden örnekler ortaya konması son derece normaldir. Diğer taraftan bu örnekleri kendi tarihimizden başka örneklerle zenginleştirmek de mümkündür. Bu konuda en somut örnek 19. Yüzyılın başından 20. Yüzyılın başına kadar geçen yüz yıllık süreçte Balkanların Osmanlı’dan kopuşudur.
Osmanlı’nın Balkan topraklarına ayak basması, 1350’lere rastlar. O tarihten sonra yani 14. Yüzyılın ortalarından 20. Yüzyılın başına kadar Balkanlarda egemen oldu. Osmanlı özünde bir Balkan imparatorluğu idi, Balkanlar imparatorluğun sağırlık merkeziydi. En önemli bölgesini orası oluşturmaktaydı. Osmanlı yüzyıllar boyunca bu toprakları bir Osmanlı Barışı (Pax Ottomana) ile yüzyıllar boyunca yönetti. Ancak söz konusu dönem milliyetçiliğin ve kapitalizmin egemen olmadığı, geleneksel ve dinsel yapının egemen olduğu bir dönemdi. Deyim yerindeyse milliyetçilik ve kapitalizm virüsü, bu iki virüsün yayılması Osmanlı’nın sonunu getirdi.
Balkan toprakları 19. Yüzyılın başından 20. Yüzyılın başına kadar iki şekilde Osmanlı’dan koptu. Birincisi kademeli bir kopuştu, ikincisi ise doğrudan kopuş. Bu kopuş sürecinde milliyetçilik düşüncesinin tüm dünyaya olduğu gibi Osmanlı topraklarına da yayılması, çok uluslu bir yapıya sahip olan Osmanlı’nın bundan etkilenmesinin payı büyüktü. İlave olarak buna büyük devletlerin (Rusya, İngiltere, Fransa…) Osmanlı’daki bu ayrılıkçı-milliyetçi-bağımsızlıkçı akımları emperyal çıkarları doğrultusunda desteklemesini de eklemek gerekir. Son olarak Osmanlı’nın değişen dünyaya uyum sağlayamayıp geleneksel yapısını sürdürmesi dolayısıyla içten çürümesini de ilave edelim.
Ayrılıkçı-milliyetçi ayaklanmalar içerisinde ilk olarak 1804 Sırp isyanı vardır. Bu isyan Fransız Devrimi’nin üzerinden 15 geçtikten sonra çıktı. Bu, devrimin etkilerinin ne kadar hızla yayıldığını göstermesi açısından anlamlıdır. İkinci Sırp ayaklanması, 1815’te çıktı. Bu iki isyan neticesinde Sırbistan özerklik kazandı. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve sonrasında imzalanan Berlin Antlaşmasıyla Sırbistan bağımsızlığını elde etti. Bu kademeli kopuşa örnektir.
Doğrudan kopuşa en büyük örnek ise 1821’de Mora’ya başlayan Yunan isyanıdır. Bu isyan milliyetçilik akımının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Ancak bu isyanın önemli bir farkı da Avrupa’da gördüğü destektir. Antik Yunan’a duyulan hayranlık belirleyici oldu. II. Mahmut döneminde çıkan isyanı Osmanlı bastırmakta zorlandı. İngiltere, Fransa ve Rusya isyanı desteklediler. 1827’de Osmanlı donanması Navarin’de yakıldı. 1830’da Yunanistan bağımsızlığını elde etti. Böylece Balkanlarda Osmanlı’dan ilk kopan devlet Yunanistan oldu. Sonraki süreçte Megali İdea fikriyle Yunanistan hep Osmanlı aleyhine genişledi. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda Osmanlı savaş meydanında kazanmasına rağmen masa başında kaybetti. Büyük devletlerin baskısıyla savaş bitirildi, II. Abdülhamit elde edilen toprakları geri vermek zorunda kaldı. Megali İdea’nın uygulamaya konması Küçük Asya Seferi ile başladı. Ancak Atatürk’ün liderliğinde kazanılan Türk Kurtuluş Savaşı neticesinde bir Küçük Asya Seferi Yunanistan açısından bir felakete dönüştü.
Romanya da kademeli kopan ülkelerdendi. Osmanlı’ya bağlı iki ayrı özerk prenslik olan Eflak ve Boğdan 1859’da birleşti. Bu bağımsızlığa doğru atılan ilk adımdı. 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı sonrasında imzalanan Berlin Antlaşması ile bağımsızlığını elde etti.
Bulgaristan da kademeli kopan ülkelerdendi. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında imzalanan Ayastefanos Antlaşması ile Büyük Bulgaristan amaçlansa da, bunun yerini alan Berlin Antlaşması ile özerk ve küçük bir Bulgaristan kuruldu. Özerk Bulgaristan Prensliği, 1908’de bağımsız oldu. Bulgaristan da kademeli kopan ülkelerden biridir.
Bunların dışında savaşla ve tek seferde kopan yerler de vardır. Bosna-Hersek, 1878’de Avusturya-Macaristan’a bırakıldı. Avusturya-Macaristan, 1908’de burayı tamamen ilhak etti. Arnavutluk, Birinci Balkan Savaşı sürecinde Osmanlı’dan koptu ve bağımsızlığını ilan etti. Osmanlı son Balkan topraklarını Makedonya’yı, Batı Trakya’yı Balkan Savaşları ile kaybetti. Edirne’yi de kaybederek Midye-Enez hattının doğusuna çekildi. Karşısındaki Balkan ittifakının aralarında anlaşmazlığa düşmesiyle güçlükle Edirne’yi geri alabildi. Bu noktada 500 yılı aşkın süredir Balkanlar’da süren Osmanlı egemenliği tamamen sona erdi. Balkanların kaybı ve uğranılan yenilgi olağanüstü ölçüde travmatikti. Ermeni tehcirini yapan İttihatçılar, Milli Mücadele’yi yürüten kadrolar ve Cumhuriyetin kurucuları bu kayıplardan büyük dersler çıkardılar.
Osmanlı’dan Balkan milletlerinin kopuşunu kolaylaştıran önemli faktör de Osmanlı’nın asimilasyoncu politikalar gütmemesi ve Balkan milletlerinin dinsel ve milli kimliklerini koruyabilmesidir. Bu noktada ne Osmanlı ne de Cumhuriyet, asimilasyoncu politikalar izlemedi. Dünyada bunun aksi pek çok örnek görmek mümkündür. Örneğin Latin Amerika’da İspanyolların yaptıklarına bakmak genel bir fikir vermesi açısından yeterlidir.
Balkanların kaybı beraberinde bölünme, parçalanma ve yok olma kaygısını Türk milletinin nezdinde en derinden hissedildi. Bu travmanın aşılmasını beklemek çok yerinde olmayacaktır. Ermeni ayrılıkçılığının Taşnak ayağına benzer bir şekilde PKK terörünün çıkışı arasındaki paralellikler, Sevr’in güncelliği ve halen Ortadoğu bölgesindeki hareketlilik, Türkiye’nin kaygılarını haklı kılmaktadır. Şüphesiz tarih aynen tekrar etmez. Üstelik Balkan milletleri imparatorluk dağılırken koptular ve ayrıca dönem içerisinde yaşanan ayrılıkçı hareketlerin milliyetçi karakteri kadar dinsel boyutu da vardı. Ayrılanlar büyük ölçüde Hıristiyan, kalanlar Müslüman’dı. Ancak bu tali bir aktördü. Temelde belirleyici olan imparatorluktan ayrılanların emperyalizmin motivasyonu ile kendi ulus-devletlerini kurma çabaları söz konusuydu. Bugün yaşadığımız meselede dinsel ayrılık yoktur ancak etnik ayrılıkçılık yapay bir zorlamayla ve yine büyük güçlerin kışkırtmasıyla sürdürülmektedir. Kurulan ulus-devletin etnik kimlik üzerine değil yurttaş kimliği üzerinden bir milli kimlik tanımladığı unutulmamalı, tarihsel deneyimlerimizden ders çıkarılmalıdır. Türkiye’nin ihtiyacı olan bir kimliğe ayrıcalık tanımak değil, ülkenin tümünü demokratikleştirmek, hukuk devletini, toplumsal barışı güçlendirmek, laiklik ve ulus devleti takviye etmek, diğer taraftan da üretime dayalı bir refah devletini takviye etmektir.