CHP’nin 1923’te başlayan iktidarı, 27 yıl sonra 1950’de sona erdi. İktidara gelen yine CHP’nin kendi içerisinden çıkan bir muhalefet partisiydi (DP). Bir tek parti yönetiminin demokratik yollarla, seçimle değişmesi, iktidarın barışçı yollarla bir başka partiye geçmesi dünyada pek de görülmüş bir uygulama değildi. Muhalefet partisi seçimleri kazanırken devri sabık yaratmama vaadinde bulunmuştu. Ancak iktidara geldikten sonra muhalefet partisine yönelik hoşgörüsüz bir politikayı benimsedi.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin mallarına el konulması süreci, Türk siyasal tarihinde hem yasama hem de yargı organlarını meşgul eden çok yönlü bir sorun haline geldi. Demokrat Parti, iktidara geldikten sonra CHP’nin Tek Parti döneminde edindiği malları tasfiye etmek için yargı yolunu değil, yasama (TBMM) yolunu tercih etti. Bu dönemde Meclis egemenliği sistemi dolayısıyla Meclis’in kararlarına itiraz etme imkanı da yoktu. Bir Anayasa Mahkemesi olmadığı gibi Cumhurbaşkanı Bayar da partili bir cumhurbaşkanıydı ve tarafsız/uzlaşmacı bir kimliğe de sahip değildi. Oysa DP’nin lider kadrosu (Bayar, Menderes, Koraltan ve Köprülü), tek parti dönemi boyunca CHP milletvekiliydiler. Hatta Bayar, İktisat Vekili ve Başbakan olarak da görev yapmıştı.
DP, Halkevlerinin mülklerine el koyan 5830 sayılı kanunu Ağustos 1951'de Meclis'ten geçirdi. İsmet İnönü bu durumu, "yolsuzluk iddialarının mahkemede ispat edilemeyeceği korkusuyla mahkemelerden kaçılması" olarak eleştirdi ve iktidarı "meclisi mahkeme yerine koymakla" suçladı. Meclis’te çoğunluk sisteminin etkisiyle DP’nin ezici bir üstünlüğü vardı. Buna güvenerek de temyiz imkanı olmayan bir yasal düzenleme ile CHP mallarına el konulabilecekti. CHP açısından da ilginç olan CHP’nin Meclis’e değil mahkemelere güvenmesiydi. Anlaşılan o ki Türkiye’de 1950’lerde yargıya güven duygusu yüksekti.
14 Aralık 1953 tarihinde kabul edilen 6195 sayılı kanun ile CHP’nin tüm taşınır ve taşınmaz malları "haksız iktisap" gerekçesiyle Hazine'ye devredildi. Dönemin Cumhuriyet gazetesi başyazarı ve DP’ye yakın Nadir Nadi’ye ve muhalefet liderlerine (İnönü, Bölükbaşı) göre, bu gibi bir mesele bir hukuk devletinde mahkemelerce çözülmeliydi. Meclis’in kendisini mahkeme yerine koymasının Anayasa'ya aykırı olduğunu belirttiler.
1951’de Halkevlerinin kapatılmasını da beraberinde getiren bu sürecin ikinci adımı Aralık 1953’te tamamlandı. Mayıs 1954’te yapılacak genel seçimlerden 4-5 ay önce CHP tüm gayrimenkullerini ve mobilyalarını kaybetti. Bu sonu genel seçimler öncesinde çok zor durumda bıraktı. Buna rağmen CHP’nin 1954 seçimlerinde aldığı oy % 35 idi.
DP iktidarı, 27 Mayıs darbesiyle sona erdi. CHP’nin mallarına el konulması konusu, 1961 Anayasası ile kurulan Anayasa Mahkemesi ile gerçek anlamda bir yargı konusu haline geldi. CHP, 1963 yılında 6195 sayılı kanunun iptali ve mallarının iadesi için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi, 11 Ekim 1963 tarihinde aldığı kararla, DP döneminde çıkarılan bu kanunu bütün olarak Anayasa'ya aykırı bularak iptal etti. Bu karar ile 10 yıl önce Hazine’ye devredilen CHP malları partiye geri iade edildi. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra CHP malları tekrar hukuki/idari bir süreçle mahkemelik oldu. Milli Güvenlik Konseyi’nin (MGK) 16 Ekim 1981 tarihli kararıyla aralarında CHP’nin de bulunduğu tüm siyasi partiler feshedilmiştir. Partilerin taşınır ve taşınmaz tüm malları tekrar Hazine'ye aktarıldı, Atatürk’ün vasiyetnamesiyle CHP’ye bıraktığı İş Bankası hisselerinin idaresi ise Devlet Başkanlığı Genel Sekreterliği'ne verildi.
Sonuç olarak 1950'lerdeki CHP mallarına el koyma işlemi DP tarafından bilinçli olarak mahkemeye götürülmeden Meclis eliyle yapılmıştı. Bugün CHP’ye ilişkin meseleler özellikle mahkemeye götürülürken o dönemde mahkemeye götürülmekten özenle kaçınılmıştır. 1950’lerde kademeli olarak yasama organı eliyle CHP mallarına el konulurken 1963 yılında konu yargıya, Anayasa Mahkemesi'ne taşındı ve mahkeme el koyma işlemini hukuka aykırı bularak malların iadesine karar verdi. 1981'de ise askeri yönetim eliyle mallara yeniden el konuldu. Partinin 1992’den yeniden açılmasıyla tersine bir süreç yeniden yaşandı. Son günlerde yaşanan parti içi çatışmada partide hakimiyetin, paranın ve malların iki gruptan hangisinin elinde kalacağı konusunda ise karar mercii yargı olmuştur. Oysa bir önceki yazımda da belirttiğim üzere parti içi meselelerin parti içerisinde çözülmesinin esas olması gerektiğinin altını çizmek gerekir. Nitekim 1966-1972 yılları arasında parti içi çatışmada parti kurumları ve kurulları harekete geçirilmiş ama konuya yargıya yansımamıştı. Parti içi çatışmaya parti dışı dinamiklerin yön vermesinin Türk demokrasisi açısından sağlıklı bir sonuç vermeyeceğini görebilmek için müneccim olmaya gerek yoktur. Üstelik bu çatışmaların ardından ileride birlik sağlanacaksa elde edilecek zaferin “Pirus zaferi” olacağını ya da “Basra harap olduktan sonra” demek zorunda kalabileceğimizi hatırlatmak isterim.